Kenan ilinde Yusuf olmak | Nihat Dağlı

Ocak 22, 2024

Kenan ilinde Yusuf olmak | Nihat Dağlı

“Kaybettim Yusuf’u Kenan ilinde / Yusuf bulundu vü Kenan bulunmaz.”

Yunus Emre

Kırk yıl yürüdüğüm yolun, girdiğim o kadar patikanın bıraktığı veya kendimi düşerken bulduğum yerde,  kendime sarılarak ve dahi başımı okşayarak söyleniyorum: Bize ne oluyor da nihayette başkasından düşüyor, öylece kendimizle kalıyoruz? O kadar ses, o kadar renk, bir yığın insan ve görü biçimi, epey süre “oya”layan kod, bir yerden sonra, niçin hiç olmaya başlıyor? Geçtiğimiz sokaklar, vardığımız mekânlar, kendimizi aralarında bulduklarımız, bütün bir etraf, kalbimizden tutan tek bir cümle kuramaz oluyor. Neden? Her dem, her vakit kendi başımıza kalmıyor ama yine de kendimizle, yalnızlığımızla kalıyoruz. Sebep?

Canım benim diyorum kendime; dağ başına, kimsesizliğe, hiçbir şeyliğe doğmuyoruz. Bir etrafa doğuyoruz, doğarken bir hikâye buluyoruz kendimize. Sokağın, toplumun, bir tarihin toplamı olan ailemiz karşılıyor, tutup sarmalıyor bizi. Kendi başımıza yetemediğimizden, bulduğumuz şeyle kalabiliyor, yetinebiliyoruz. Tutanlara tutunarak tutmayı öğreniyoruz. Yediriyor, içiriyor, giydiriyorlar. Bir göz armağan ediyorlar sonra. Durdukları yerden bakıyor, görüyor, öylece iş tutuyoruz. Çağrısına uyduğumuz sokak, sokağın götürdüğü cadde ve meydan, bir şekilde yolumuzun düştüğü arka mekân, tenhada kalmış kuytu; kent, çokluk, kesret, katman katman üzerimize biniyor. Evin sesi, sokağın sesi, meydanın sesi akışarak, karışarak sızıyor içimize. Ve bir ses daha… Eve bir baba yerleştiren toplumun, topluma göz kulak kesilen daha cüsseli babanın, devletin sesi bırakmıyor peşimizi. Ve nihayet o gün geliyor: Ailenin, sokağın, çarşı-pazarın, toplumun, hepsinin değnekçisi devletin, egemen ve dahi muktedir kimliğin yerleştiği bir mekân oluyoruz. Doğarken, bir ihtimal gibi duran kendiliğimiz, bir kendilik olarak belirme ihtimalimiz çoklukta, katman katman dehliz olan etrafta altta kalıyor, görünmez oluyor, boğuluyor. Başka türlü bir göz olma imkânıyken, yerleşik olanın biz üzerinden görmesini sürdüren bir mekân oluyoruz. Kaybediyoruz kendimizi, Kenan ilinde Yusuf kaybolmuş oluyor.

Peki dert ne? Kaybolmuş olan neden kaybolduğunu dert edinsin veya her kaybolmuş olan niçin bu derde düşmüş olsun? Ne oluyor da birileri neyi kaybettiğini hatırlar, üzerine binmiş olan ağırlığı kaldırır, öylece kendisine giydirilmiş olandan taşar, düşer? Sorunun cevabı var mıdır bilinmez. Bilmesek de, olur bir şeyler, kimileri başka türlü belirir. Maruz kaldığıyla kalmaz, yetinmez, öylece durmazlar. Kuşku, meseleyi başka türlü görme hâli ruhlarına çalınmış, ölmez olan bir can ile yolda olurlar. Değilse, Platon’un mağarasından çıkış gerçekleşmezdi, bir diğer mağaradan doğan sesle şehirlere dönülmezdi. Bu, ayrıksı olanlar için kaçınılmazdır da. Zira bir ömür gurbette, başkasında, başka bedenlerde kalınmaz, ait olunan yer aranıp durulur. Öyle denir, insan ait olduğu yeri bulana dek gurbettedir. Gurbet ki, ısırıcı bir şey olarak kişiyi iter kendinden, arayışa sokar, yola çıkarır. Arayışa giren, yola çıkan candır aslında; Kenan ilinde, çoklukta bulunmak istenen Yusuf’tur, bir olma hâlidir, kendiliktir.

Uzunca yolun bir yerinde, yolların tozu içinde tenhaya düşüldüğünde, bir ağacın gölgesinde üst baş silkelenip tozdan soyunulduğunda, eve varılmış gibi çıplak kalınır, kendi olunur. Bir dağın kuytusunda kendi başına değil, bir etrafın/çevrenin/kalabalığın içinde yalnız kalınır. Etraf, çevre, kalabalık seni tutamaz artık. “Oya”lamaz, tatmin edemez olur. Düşersin ondan, üzerinden düşer o, sesi kısılır onun. Yusuf’u, canını bulmuş ve de Kenan’ı, çokluğu yitirmişsin çünkü.

Kırk yıl yürüdüğüm yolun, girdiğim o kadar patikanın bıraktığı veya kendimi düşerken bulduğum yerde  kendime söylenirken; Arafta Yedi Gece‘nin kahramanı Kenan’ın kendini vurduğu gecelere, açtığı yedi hikâyeye aktım. Daha ilk sayfalarda sesimi buldum. Yalnızlığımın, bir kendilik olarak kalmamın kubbesinde duyulan müziği duydum. Tragedya üzerinde düşünürken, en çok trajik olana yakın düşmüşken; bütün zıtlar doğru ve seçilemez olurken, aralarında gidip gelirken…

Kenan, “Kırk sene bir mağarada kalır gibi gölgelerle dost oldum. Eflâtun’dan mülhem, zincirlerimi kırdım da pişman oldum” der. Kenan iline düşmüş, orada uykulara karışmış, sonra can havliyle uyan(dırıl)mış bir Yusuf’tur Kenan. Zincirlerinden kurtulmuş, mağaranın kapısından dışarı gün ışığında gölgelerden olmuştur. Ki bu başa bela bir özgürleşme hâlidir; halk içinde hakikat ile kalmanın çetin ağırlığı… Varlığının, bütün bir varlığın karşısına oturtulma, mükellef kılınma… Herkes uykudayken uyanık kalma, kesif bir sessizlikte nöbetçi olarak dikilme… Hangisini seçeceksiniz? Uykunun kaçınılmazlığı ve huzuru mu, yoksa uyanıklığın aydınlığı ve ağırlığı mı? İkisi de göz ardı edilemez, ikisi de taşınası değil. Kenan için de böyle olsa gerek, “Hiçbir yere ait olamamak nedir bilir misin? Konacağın bir ağaç dalı bulamamak mesela, nedir? Bilir misin, kalabalıklar arasında yalnız kalmak nedir, söyle bilir misin? Benim bir evim yok artık; sinesine sığındığım evi kaybettim” diye söylenir. Öylece görür Kenan, tanıklık eder, içinden geçer hikâyelerin. Her bir mesel onu zıtlar arasında bırakır, hakikatini gösterir, yaşatır ona. Çünkü payına kendine uyanmak, dolması beklenen bir boşluk olarak kendisi düşmüştür. Platon’un çetin yoksunluk arzusu olarak tanımladığı eksiklik hâli… İnsan bu yoksunluk arzusuyla eksikliğini tamamlamak ister. Bir çok nesnede tamlığı arar, umar. Öylece koyulur yola. Varır da. Varır ama umduğunu bulamaz bir türlü. Visalde, kavuşmada, yerleştiği şeyde arzusu dinmez, mutmain bir kalp kesilemez. Her nereye varmışsa, varmak istediği yer olmaz bu, canını sıkar bulduğu şey. Bir daha, olmadığı yerde sanır ihtiyacını. Platon’un yoksunluk arzusu ile Schopenhauer’un can sıkıntısı arasında bir salınım olur yaşamı. Öyle der Kenan: “İnsan, yüreğinde bir boşluk ile dünyaya geliyor. Hiçbir şey kâfi gelmiyor; dünyaya dair ve dünyaya ait olan ne varsa doldurmuyor içini. Sonra sevdalar ile teselli buluyor ve fakat o da yetmiyor değil mi? Çünkü o boşluk, dünyaya ait değildi. Herkesin bildiği ama bir kalıba dökemediği, ezel ile ebed arasında bir gizdi.”

İnsan varlığa içkin, ona dahil bir formdur. Varlığın dışında bir şey değiliz ki, varlığın kendisi, ondan bir şey bizi tamamlasın, tatmin etsin. Ezel ile ebed arasında bir giz isek, aradığımız da bu cinsten olmalı. Bir giz, ele avuca gelemeyen bir bilinemeyen. Böyledir ki, bir şekilde bir masal, bir şiir, bir müzik, bir mecaz tutar, bizi arkasından sürükler. Platon’un Devlet‘ine, ütopyalara yurttaş yazarız kendimizi, memleketimiz başka türlü bir şey ve yer olur. Kenan da kendini bir kitabın karşısında bulur, Râzabad’a Yolculuk çeker onu kendine. Yedi bab, yedi hikâye, yedi kahraman, yedi kapı çıkar karşısına…  Kalbine bir yurt bulur sanki. Zira, “Râzabad kimsesizler ülkesidir; dünyada tutunacak bir dal bulamayanlar, onun sadrında emniyettedir. Her neredeyse, başka bir yerin hayali ile avunur insan. Hayali hakikat ile devşiren Râzabad’a inan! (…) İki zıddın arasında yürüyenler, meyletmeden birinden bir diğerine, nihayet Râzabad’a erişirler. Ve orada zıtlardan yalın kalarak, bir’lik makamına yükselirler.” Kenan, Râzabad’a Yolculuk’ta zıtlar arasında sırlı bir deneyimden geçer. Zıtlardan birini dışlamanın, üzerini çizmenin, ona karşıt olmanın yersizliğini keşfeder. Her bir şeyin bütünü mümkün kıldığını, o veya bu değil hem o hem bu demenin bir’leştirdiğini, dağılmaktan kurtardığını, Kenan’da Yusuf’u buldurup yaşattığını deneyimler.

Cihan Çetinkaya’nın romanı Arafta Yedi Gece’yi okurken, romanın kahramanı Kenan’ın hikâyesine açarken kendimi, kırk yıl yürüdüğüm yolun ben diye kurduğunun ve sonrasında bu benden bir şekilde düşüşümün neyi içerdiğini gördüm. Çok şeyi kaybetmiş olmam ve şimdi de bir müphemlik hâlesi içinde kaybolmuşluğumu imleyen yersiz yurtsuzluğum çok da sorun değil sanki. O veya bu değilim çünkü, hem bu hem de oyum. Çoklukta bir, birde çokum.

edebiyathaber.net (22 Ocak 2024)

Yorum yapın