
Kanada edebiyatının dünyaca önemli ismi Margaret Atwood, 1939’da Ottawa’da doğdu. Babası entomolog olduğu için çocukluğu, Kanada’nın kuzey ormanları ile şehirler arasında, yarı-göçebe bir hareketlilik içinde geçti. Bu erken deneyim, onun edebiyatındaki iki temel izleği belirledi:Doğa–medeniyet gerilimi ve merkez–çevre bilinci.
Atwood yalnızca kurmaca yazan bir yazar değil; eleştirmen, kültürel yorumcu ve bilinen bir entelektüeldir. Feminist tartışmalarda, çevre sorunlarında ve ifade özgürlüğü ve insan hakları meselelerinde sürekli söz aldı.
Atwood’un 1972 tarihli eleştiri kitabı,A Thematic Guide to Canadian Literature, Kanada edebiyatı için bir kurucu metin sayılır. Burada Kanada yazınının temel izleğini “hayatta kalma” kavramıyla açıklar:Kanada edebiyatında kahraman fetheden değil, tutunan figürdür.
Atwood’ın en bilinen ‘’Damızlık Kızın Öyküsü’’ eseri kadar diğer bir önemli eseri de ‘’Kedi Gözü’’ dır.Atwood bu kitapta,’’kadınlar arası iktidar,belleğin güvenilmezliği ve çocuklukta öğrenilen şiddetin hayata sızması’’konularını ustaca işler.
Atwood’ın asıl sorusu şudur; Hatırladığımız şey mi gerçektir, yoksa hayatta kalabilmek için kurduğumuz bir anlatı mı?
Bu yönüyle Kedi Gözü, Bergsoncu anlamda süre (durée) ile yazılmış bir romandır;geçmiş, “geçmişte” kalmaz; şimdiye sızar.
Elaine, yıllar sonra doğduğu kent Toronto’ya bir ressam olarak döndüğünde, anılarını anlatırken okuyucuyu katmanlardan oluşan yeni hikâyeler labirentine götürüyor. Şehirde yürürken her köşe başında, her eski okul binasında veya her vadi girişinde sanki çocukluğu pusuda bekliyormuş gibi hisseder. Modern Toronto’nun şık restoranlarında otururken bile zihni sürekli 1940’ların ve 50’lerin karanlık, karlı ve kasvetli dünyasına kayar. Geçmişin acılarını sanki yeniden yaşar.
Elaine’in çocukluğundaki şehir; tutucu, gri, “İngiliz” usulü terbiyeli ve boğucudur. Atwood, Elaine’in gözünde bu dönemi genelde baskılanmış duygular ve katı sosyal kurallarla betimler. Döndüğünde bulduğu şehir ise kozmopolit, şık, pahalı kafelerle dolu ve “sanatsever”dir.
Elaine bu yeni hali hem yabancılayıcı hem de yüzeysel bulur. Kendi travmalarının geçtiği yerlerin şimdi lüks butiklere dönüşmüş olması onda bir tür bilişsel çelişki yaratır. Sık sık doğduğu şehrin mekânlarını zihninde yeniden çizer:
”Pencerenin önünde oturup kahvemi içiyorum. Tırnaklarımı kemirerek 5. kattan aşağı seyrediyorum. Bu açıdan bakınca yayalar üstten bastırılıp ezilmiş gibi görünüyor. Deforme çocuklar gibi. Bütün çevre basık damla kutu gibi depo binalarıyla dolu. Arkada ise basık demiryolu toprakları uzanıyor. Burada trenler eskiden ileri geri manevra yapardı. Bir zamanlar pazar günleri buradaki tek eğlence buydu. Daha ötede basık Ontario Gölü görünüyor. Başında bir sıfır, bitiminde bir sıfır, arduaz kuşunisi renginde, yılan ve akrep zehriyle ağzına kadar dolu. Orada gelen yağmur bile kanser yapıcıdır.”
Bir ressam olarak Elaine, şehri görsel detaylar üzerinden tanımlar: Işığın yansıması, köprülerin altındaki karanlık, kışın kasveti… Onun için Toronto, çocukluğunda dondurulmuş bir cam bilyenin içindeki manzara gibidir. Sergisinin adının “Kedi Gözü” olması da bu keskin, bazen mesafeli ama her şeyi gören bakış açısını simgeler.
”Jon’un stüdyosu King Caddesi’nde, liman bölgesine yakın bir yerde. King Caddesi eskiden hani şu hiç adım atmadığınız yerlerden biriydi; soluk renkli eşya depolarının, antrepoların, gürültülü kamyonların, binalar arasında kuşkulu geçitlerin bulunduğu bir yer… Şimdilerde moda oldu.”
Atwood, Elaine aracılığıyla Toronto’yu; içine girildiğinde çıkılması imkansız bir labirent ve insanın kendi geçmişiyle yüzleşmek zorunda kaldığı bir “hesaplaşma sahnesi” olarak resmeder. Mekânların değişimi, Kedi Gözü’nde sadece dekoratif bir unsur değil; Elaine’in hafızasının, travmalarının ve Toronto’nun (dolayısıyla Kanada’nın) geçirdiği kültürel evrimin bir haritasıdır adeta.
”Sanatçılar üşüştü oraya. Doğrusu ya, ilk sanatçı dalgası gelip gitti bile. Bunların yerini şimdi pirinç tabelalar, havalı kafeler, itfaiye kırmızısına boyanmış ısıtma boruları ve avukatlık firmaları aldı.”
Bir çocuk olarak terk ettiği yurdunu, döndüğünde bir ressam bilinciyle anlatırken yer yer “ben”i açığa çıkarmaktan kaçamaz:
”Ressamım ben. Bir kabadayılık anında bunu pasaportuma bile yazdırdım. Çünkü öbür seçenek ev kadınıydı. Bu ise benim asla beceremeyeceğim bir şey. Saygın insanlar ressam olmaz. Ancak abartılı, gösterişçi, teatral insanlar ressam olabilir. Sanatçı sözü beni utandırıyor. Ressamı yeğliyorum. Çünkü daha geçerli bir iş gibi görünüyor. Sanatçı bayağı zevksiz, tembel biridir; bu ülkedeki insanların çoğu size böyle diyecektir. Ressam olduğunuzu söyleseniz de tuhaf tuhaf bakarlar size. Ama doğal yaşama dair iyi resimler yapar ya da resimden büyük paralar kazanırsanız o başka elbette. Yine de çoğu zaman ressamlığımla övünüyorum ve ucuz kurtulduğumu düşünüyorum.”
Elaine Risley’nin çocukluk anılarını deşerken içinde bulunduğu ruh hali, basit bir “özlem” ya da “nostalji” değildir. Çocukken hafızasında hâlâ taşıdığı savaşın acılarını hatırlar:
”Bazen hava hücumu olur, canavar düdükleri çalar. Annem, savaşın hiçbir zaman buralara kadar gelmeyeceğini söylese de hemen perdeleri kapatır, ışıkları söndürürüz. Savaş uzak, çatlak bir sesle radyodan süzülerek gelir. Londra’dan gelen sesler statik elektriğin içinde solup pesleşir. Annemle babam radyo dinlerken kuşkulu görünürler. Ağızları sımsıkı, gergin; kim bilir belki de kaybediyorlardır savaşı.”
Elaine, çocukluk travmalarını (özellikle Cordelia ve diğer kızların ona yaptığı zorbalıkları) anlatırken sanki kendi hayatını değil de mikroskop altında bir böceği inceliyor gibidir. Bu, bir ressamın nesnel bakışıdır. Acıyı doğrudan hissetmek yerine; o acının rengine, şekline ve ışığına odaklanır. Bu duygusal kopukluk, aslında geçmişin canını yakmasını engellemek için geliştirdiği bir savunma mekanizmasıdır.
Elaine; yaşadığı acıları küçümseyerek veya onlarla alay ederek başa çıkmaya çalışır. Toronto’nun tutucu geçmişine ve kendi çocukluğunun saflığına karşı iğneleyici bir mizah kullanır. Ancak bu sinizm, derindeki büyük bir boşluğu ve iyileşmemiş yaraları gizler. Geçmişe duyduğu öfke, aradan geçen yıllara rağmen sönmemiş, sadece soğumuştur. Bu öfkenin altında yatan en önemli neden ise yıllar sonra Toronto’ya döndüğünde eski eşiyle karşılaşmasının gerginliği ve kendisinde bıraktığı anılarla yeniden yüzleşmesidir.
Anılarını anlatırken Elaine sık sık “görünmez” olma isteğinden bahseder. Çocukken zorbalıktan kurtulmak için geliştirdiği bu “yok olma” arzusu, yetişkin Elaine’in de ruhuna işlemiştir. Toronto’ya döndüğünde hem sergisiyle takdir edilmek ister hem de kimsenin onu tanımamasını, geçmişinin onu bulmamasını diler.
Elaine’in cebinde taşıdığı kedi gözü bilyesi, onun ruh hâlinin sembolüdür: Sert, soğuk, dışarıdan gelen darbelere dayanıklı ama merkezinde her şeyi gören bir göz. Anılarını anlatırken tam olarak bu bilye gibidir; hem orada mevcuttur hem de her şeye dışarıdan, cam bir kürenin arkasından bakar.
Elaine’in çocukluğundaki vadi (the ravine), hem özgürlüğün hem de dehşetin mekânıdır. Dere ise Cordelia tarafından neredeyse boğulmaya terk edildiği, ölümle burun buruna geldiği tekinsiz bir “geçiş” bölgesidir. Elaine’in çocukluğundaki evler; ağır perdeli, dantelli, Viktoryen dönemden kalma bir ahlakçılığın kokusunu taşıyan, “temiz ve tertipli” olmanın her şeyden önemli olduğu boğucu mekânlardır. Bu evler, kadınların toplumsal rollere hapsedildiği hapishaneleri simgeler.
Roman, aslında James Joyce’un Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi eserine Kanada usulü bir cevaptır. Ancak burada kahraman bir erkek değil, bir kadındır ve “sanatçı” olma süreci estetik bir uyanıştan ziyade, travmalardan örülmüş bir zırh kuşanma sürecidir.Daha somut bir ifadeyle, Joyce’un kurduğu erkek-merkezli sanatçı anlatısını içeriden dönüştüren bir karşı-yazı (kadın merkezli) kurduğunu söylemek daha gerçekçi olacaktır.
















