
“Bu aralar Kazancı Yokuşu’nu keşfediyorum. Öyle huzurlu bir erkek kıraathanesi vardı ki geçen gün bomboştu oturdum. Bugün de başka bir kafede tek müşteriyim. Yanda da deri koltuklu acayip şık bir kahveci açılmış o da bomboş. Cihangir’in kahvecileri tıklım tıklım doludur. Burası kötü namlı bir sokak olduğundan kimse pek gelmez ama son bir iki yılda bir sanat galerisinin açılışıyla değişti. Ancak gene de travestilerin yoğun olduğu geçmişin izinden kurtulmuş mu bilemiyorum. Gerçi bol bol kuru temizlemeci var. Nedense fuhuş olan yerlerde hep kuru temizlemeci, yıkamacı, ütücü vb. olur. Güzel olan bu sokaktaki kahvelerin içinde aynı Cihangir’de gibisin ve kralsın çünkü sessiz. Yanında saçma sapan konuşmalar yapan Cihangir gençleri yok. Daha ciddi ve dramatik bir dokusu var… daha gerçek ve damarlı.” Elfe Uluç, Facebook’taki sayfasında güçlü gözlemlere dayalı küçük öyküler, anılar paylaşır. 23 Ağustos’ta da bunları yazmış. Ben de yorum olarak, “Eski mahallem… Çok güzeldi… maalesef enteller geldi mahalleyi bozdu, ben de taşındım” diye yazdım. Tabii espri yapıyorum sandı ve “Evet bozulma başlamış fark ettim. Enteller deri koltuklarıyla her yerde” diye cevap verdi.
“Bozulma” lafım abartılı gelebilir ama Kazancı Yokuşu’nda bir “soylulaştırma projesi” gerçekleştirildiği kesin. Ama dünden bugüne bir şey değil. Yıllardır sürüyor ve nihayet amaca da ulaşılmış görünüyor.
Kazancı Yokuşu, Taksim Meydan’ından Sıraselviler caddesine doğru yürürken ilk soldaki sokaktır. Adına uygun olarak yokuştur ve Taksim’i Fındıklı’ya bağlar. Sokak aynı zamanda Gümüşsuyu ile Cihangir mahallelerinin sınırını da oluşturur. Sokağın bir yanında oturanlar Cihangir, diğer yanında oturanlar Gümüşsuyu muhtarlığına bağlıdır. Taksim’den yokuşa sapıp biraz yürüdünüz mü Kazancı Ali Ağa Camii’ni görürsünüz. Bu küçük camiyi 16. yüzyılda Kazancıbaşı el-Hac Ali Ağa yaptırmış. Sokağın adının da Kazancı Ali Ağa’dan geldiğini düşünebilirsiniz ama farklı iddialar da var. İnternette ve son yıllarda yayımlanan birçok yazıda “Kazancı Yokuşu adını Ordinaryüs Prof. Dr. Tevfik Remzi Kazancıgil’in konağından almıştır” deniliyor. Taner Ay da Edebiyatın Beyoğlu’nda Kazancı Yokuşu’ndaki Kazancıgil’in 32 odalı konağından, muhteşem kütüphanesinden ve oranın Yahya Kemal, Halide Edip, Peyami Safa gibi yazarların devam ettiği önemli bir edebiyat mahfili olduğundan söz ediyor ama sokağın adının bu konaktan aldığını söylememiş. 18. yüzyıla ait edebî bir metin olan Safvet’in Tophane Yangınnamesi‘nde Tophane çevresindeki yer ve sokak adları arasında “Kazancı” adı zaten geçiyormuş (Doç. Dr. Yunus Kaplan, “Beyitlere Akseden Ateş: Safvet’in Tophane ve Galata Yangınnameleri”, Journal of Turkish Language and Literature Volume:7, Issue:1, Winter 2021, ss. 94-119). Dolayısıyla Tevfik Remzi Kazancıgil’in 1920’lerde konağa yerleşmesinden çok önce sokak ve bölge “Kazancı” adıyla biliniyormuş.
Halen Kazancı’da yaşamaya devam eden Mahir Öztaş, İstanbul Sokakları: 101 Yazardan 101 Sokak kitabındaki “Kazancı Yokuşu” yazısında sokağın geçmişini garsoniyerler, bohem evler ve bıçkın delikanlılar üzerinden anlatır. Akademi’nin yakınlığı nedeniyle sokakta sanatçılar, film artistleri de yaşamış.

Tabii Kazancı Yokuşu denilince akla ilk gelen kitap Ferhan Şensoy’un Kazancı Yokuşu’dur. 1978’de yayınlanan kitapta Şensoy, yokuşun mahalle hayatını içeriden bir bakışla, içten bir dille, bol mizah katarak anlatır. Şensoy, 1 Mayıs 1977’de yaşananları da anımsatır kitabında. Bilindiği gibi Taksim’deki mitinge saldırılınca birçok kişi Kazancı’ya doğru kaçmış ve yokuşun başında bir kamyonun yolu kapatması nedeniyle büyük bir sıkışma yaşanmış, çok sayıda insan ezilme ve boğulma sonucu ölmüştü. Bu elim olay nedeniyle yokuş, 1977’den sonra sıradan bir İstanbul sokağı olmaktan çıkıp Türkiye’nin siyasal belleğinin en güçlü mekânlarından biri haline geldi. Her yıl 1 Mayıs öncesinde burada anmalar yapılıyor. 2025’te DİSK, KESK, TMMOB ve TTB tarafından Kazancı Yokuşu’nda 1977’de ölenler anıldı.
1950’lerden itibaren Yokuş çevresindeki Sormagir, Pürtelaş gibi sokaklarda sanatçıların, yazarların yaşadığı ve bohem hayatın merkezlerinden biri haline geldiğini anlıyoruz.
1986’da Karacan Yayınları’nda çalışmaya başlayıp düzenli bir maaşa kavuşunca Kızıltoprak’taki aile evimden ayrılıp Avrupa Yakası’nda, işe kolay gideceğim, geceleri kolay döneceğim bir ev tutmaya karar vermiştim. Yani kendime ait bir evim olacaktı. Cihangir ve çevresi de ilk hedeflerimdendi. Mazhar Candan, Cihangir’de oturuyordu, ilk hedefim orası oldu ama uygun fiyatlı bir daire bulamadım. Sonra galiba Mahir Öztaş, “Bizim sokakta boş bir daire var” deyince Kazancı Yokuşu’na gittim ve aradığım daireyi buldum. Bir oda bir salon bir evim oldu. Hızlıca evi döşeyip yerleştim.
Her katında bir daire olan apartmanda üst katımda ev sahibinin kızı oturuyordu, daha sonra gazeteci arkadaşım Ercan Yaşa’da onun da üst katını tutacaktı. Sakin bir apartmandı.
Gündüz gözüyle baktığınızda mahalle ve sokak da sakindi. Çünkü buralarda yaşam havanın kararması ile başlıyordu.
Gece gözüyle bakınca mahalle tam da Mahir’in tarif ettiği gibiydi. Çoğunlukla Beyoğlu’nun pavyon ve sazlarında ya da genelevlerde çalışan kadınlar ve onların bıçkın sevgilileri yaşıyordu. Araya, sanatçılar ve yazarlar sıkışmıştı. Örneğin yokuşu inip Akyol sokakla buluştuğu yerdeki apartmanın ikinci katına bakınca Turgut Özatay’ı kadife robdöşambrı ile görmek mümkündü.
Bizim apartmanın tam karşısında Laz bakkal vardı. Ferhan Şensoy’un sözünü ettiği bakkal mıydı bilmiyorum ama üç kardeş mahallede olan bitene hakimdi. Alışverişlerimi onlardan yapmaya başladım ve kısa süre sonra evin anahtarını bırakacak, arkadaşların telefonla bıraktığı notlarını alacak kadar ahbap olmuştuk.
Meğerse bizim sokak ve çevresi ünlü bir kabadayının kontrolü altındaymış. Bunu anlamam için iki olay yaşamam gerekti. Birincisi fıkra gibi bir şey. Bir akşamüstü işten eve dönüyorum. Mahallede çok sayıda kahvehane var. Üst tarafta olanın önüne geldiğimde birkaç adım önümde yürüyen ceketli genç “Heyyy! Var mı bana yan bakan! Kim ulan bu mahallenin kralı!” diye haykırdı. Ve daha bir saniye geçmeden kahveden orta yaşlı bir adam yıldırım hızıyla fırladı ve delikanlıya bir yumruk çakıp devirdikten sonra sokağa yatırıp tokatlamaya başladı. Tokatlama işlemi bitince de sakin bir şekilde kalkıp gence siktiri çekti. Delikanlı “Abi valla burada olduğunu bilmiyordum. Bağışla. Ayağının altını öpeyim!” diye af dileyip sessizce yürüdü gitti.
İkinci olay da bir süre sonra yaşandı. Karşımdaki Laz bakkalın üst katını büro yapmışlar, bir takım siyah takım elbiseli adamlar gelip gitmeye başladı. Hallerinden mafyatik tipler olduğu belli, çevreye kötü kötü bakışlar atıyorlar ama bir sorun çıkarmıyorlar. Sonra, bir akşamüstü, bizim apartmanın önünde sert bir fren sesi duydum, polisiye filmlerdeki gibi bir araba durmuş, kapısına mevzilenmiş kişiler karşıdaki büroya kurşun yağdırıyordu.
Tüm olay iki dakika kadar sürdü. Sonra arabalarına binip gittiler. Ardından aşağıdaki kahveden adamlar çıktı, yerdeki boş kovanları topladılar. Ertesi gün karşı apartmandaki siyah takım elbiseli adamlar kaybolmuştu. Laz Bakkal, bizim mahalleyi kontrol eden kabadayının hapse girdiğini duyunca rakip kabadayının adamlarını bölgeyi ele geçirmek için yolladığını ve bu büroyu tuttuklarını anlattı. Yıllar sonra bir kitapta o sırada Beyoğlu ve çevresinde ünlü iki kabadayı arasında müthiş bir güç kavgası yaşandığını okuyacaktım.
Ben taşındığım sıralarda aslında mahallede önemli bir değişim yaşanıyormuş, yokuş ve çevresinde bir trans topluluğu oluşmaya başlamış. Özellikle Başkurt Sokak, Pürtelaş Sokak, Kazancı Yokuşu ve Ülker Sokak’ta evler tutmuşlar. Bunlar yüksek kiralarla çok kötü durumdaki evleri tutup, 3-5 kişilik gruplar halinde yaşamaya çalışıyorlardı. Çalışma bölgeleri Tarlabaşı Bulvarı ve çevresi olduğu için herhangi bir rahatsızlık yaratmıyorlardı. Mahalleli de onların yüksek kiralar ödemesinden, bakkalda kasapta bol para harcamasından memnun gibi görünüyordu.
Benim bu arkadaşlarla tanışmam bir bayram sabahı oldu. Ramazan boyunca sahur saatlerinde davul çalıp herkesi uyandıran davulcu bahşiş toplamaya gelmiş. Meğerse bizim arkamızda, yani Pürtelaş’ta yaşayan translar bu davulcudan çok rahatsızmış. Çünkü tam onlar işten dönüp uykuya yattıklarında gelip evlerinin önünde davul çalıyor ve uyandırıyormuş. Şimdi davulcuyu yakalamışlar, “Sen miydin bizi bütün Ramazan uykumuzdan uyandıran!” diye azarlarken ortalarına almış “Malatya.. Malatya.. bulunmaz eşin!” türküsü eşliğinde davul çaldırıp oynuyorlardı. Bu davul çalıp oynama işi o kadar uzadı ki bir süre sonra davulcu “Abla pardon abi bırakın da gideyim!” diye yalvarmaya başladı. Ama bizimkiler bırakmıyor, sürekli türkü söyletip oynatıyordu davulcuyu.
Sonra trajedi başladı. Polis olduğu söylenen kişiler geceyarıları evlere baskınlar yapıyor, kapıları kırıp ve trans kadınlar götürülüyor veya en kısa zamanda mahalleyi terk etmeleri söyleniyordu.
Bu aslında Beyoğlu’nu soylulaştırma projesinin bir parçasıydı. Hortum Süleyman diye anılan bir emniyet amirinin Beyoğlu’nu temizleme görevini aldığı ve bu operasyonları onun yürüttüğü söyleniyordu. 1989’da bu operasyon iyice yoğunlaştı. Sonra da 1990’larda değişim yaşanmaya başladı. 1980’lerde Beyoğlu pavyonlara ve birahanelere kalmış gibiydi. 1980 darbesiyle gelen gece sokağa çıkma yasakları da gece hayatını neredeyse tamamen felç etmişti. İstiklal Caddesi’nin 1990–91’de yayalaştırılmasıyla birlikte Beyoğlu yeniden kültür ve eğlence merkezi haline geldi. Hayal Kahvesi, Kaktüs, Dersaadet, Jazz Stop gibi barlar, kültür merkezleri açıldı ve günümüzde hasretle anılıp özlenen 90’ların Beyoğlu’su oluştu. Cihangir, İstanbul’un sanatçı ve bohem mahallesi olarak yeniden ün kazandı. Kiralar ve daire fiyatları fırladı ve orada da kafe ve barlar açıldı. Yani soylulaştırma projesi gerçekleştirilmiş oldu.
Bu sırada bizim mahallenin Kazancı Yokuşu’nun da sakinlerinin değişmeye başlamıştı. Translar tamamen yok olmamıştı, ona daha zaman vardı ama bizim sokaktan çekilip daha çok Ülker sokakta yoğunlaşmaya başlamışlardı. Bizim sokakta onlardan boşalan yerler ise yüksek kiralarla beyaz yakalılara, bohem hayat yaşamak isteyen üniversitelilere ve Beyoğlu’nda yeni mekân açanlara ya da oralarda çalışanlara kiralanmaya başlamıştı.
Bu değişimi bizim apartmanda da hissettik. Sessiz sakin bir apartmanken bol gürültülü hale gelmişti. Üst katta komşu sabaha kadar partiler veriyor, sabaha karşı üçte, düzenli olarak biri apartmanın demir giriş kapısını tekmeliyordu. Birkaç gün sabrettikten sonra bu kişi ile yüzleşmeye karar verdim. Tam kapıyı tekmelerken aşağı indim ve tekmecinin giriş katını tutan bar sahibi olduğunu öğrendim. Barını kapattıktan sonra iki elinde içki ve yiyecek dolu poşetlerle eve dönüyor, elleri dolu olduğu için kapıyı tekmeleyerek geldiğini sevgilisine bildiriyor ve kapıyı açmasını sağlıyormuş. Kapıya attığı tekmelerin bizi rahatsız edeceği ise hiç aklına gelmemiş. Çünkü apartmandaki herkesin kendi gibi gece çalışıp gündüz uyuduğunu sanıyormuş.
Sonra birden bizim apartmanın yanındaki çöplük olarak kullanılan küçük boşlukta bir manav açıldı. Bu derme çatma bir dükkandı ve doğru dürüst bir şey satılmıyordu. Domates, salatalık ve maydanoz gibi iki-üç çeşit vardı ve hepsi pörsümüştü. Yine de yeni bir rakip olarak bizim Laz Bakkalın dikkatini çekmiş. Tam karşılarındaki bu manavı izlemeye almışlar. İlginç bir şekilde mahalleli bu manava hiç uğramazken gece yarısına doğru bazı arabalar durup hızlıca alış veriş yapıyormuş. En çok satılan ürün de bir “ot”, maydanozmuş. Yani adam manavmış gibi davranıp uyuşturucu satıyormuş.
Bir-iki gün sonra otçu manav gözden kayboldu. Yakalandı mı, kaçtı mı bilmiyorum. Ardından çok yağmurlu bir gün bizim Laz Bakkal ve kardeşleri kazma ve kürekle manavın derme çatma dükkanına giriştiler ve yerle bir ettiler. Manavdaki sebzeleri de sokağa döktüler. Sebzelerin yağmur suyuyla Fındıklı’ya doğru yüzdüğünü anımsıyorum.
O günlerden bir gece, bağırış çağırışlarla uyandım. Karşı apartmanda oturanlar dehşet içinde bizim apartmana bakıyor, “Kadını aşağı atacak! Kurtarın!” diye haykırıyorlardı. Camdan eğilip baktım ve gerçekten de belden yukarısı dışarıda, aşağı sarkıtılmış, düşmek üzere bir kadın gördüm. Bu bizim yeni komşumuzdu. Taşındığında selam verip kendini tanıtmak ihtiyacı duymamıştı ama yüksek kirayla evi tuttuğunu öğrenmiş, bunu gerekçe gösterip ev sahibi bizim kiraları da ikiye katlamak isteyebileceğini düşünüp endişelenmiştik, o nedenle kendisinin varlığını biliyordum. Evde sevgilisi ile birlikte yaşıyormuş.
Önce üst kata çıkıp müdahale etmeyi düşündüm ama o gece bende kalan arkadaşlar daha sağduyulu olduğu için “Aman karışma! Kadına bunu yapan adam kim bilir sana ne yapar!” diye engellediler. Ben de karakolu aradım. Telefona çıkan polise durumu izah ettim. “Evliler mi!” diye sordu. “Evliler mi bilmiyorum ama birlikte yaşıyorlar” diye cevap verdim. “Karı kocanın arasına girilmez!” deyip kapattı telefonu. “Karı kocanın arasına girilmez!” lafının doğruluğunu ertesi gün öğleden sonra bizzat yaşayarak öğrenecektim.
1990’ların başıymış. SHP’li Hüseyin Aslan Beyoğlu Belediye Başkanı seçilmiş (1989-1994), İstiklal caddesini kesen her sokağın başına bir büfe açmış, kiraya vermişti. O büfelerin önünde oturup ucuza çay içmek, tost yemek mümkündü.
Cezmi Ersöz’le buluşacaktık. Mis sokağın İstiklal caddesi girişindeki büfede buluşmaya karar verdik. Oraya gittiğimde masada üç kişi daha oturuyordu. İki kadın ve bir erkek. Kadınlardan biri şair Emel İrtem’miş. İlk kez orada tanışmış olduk, dostluğu baki kaldı. Biyografisine bakarsanız, Emel, Eskişehir Sağlık Meslek Lisesini tamamladıktan sonra zorunlu hizmeti için Van’da üç buçuk sene görev yapıp 1990 yılında İstanbul Üniversitesi Latin Dili ve Edebiyatı bölümüne başlamış. Çeşitli hastanelerde ve ilk yardım birimlerinde hemşirelik yapmış. Hemşirelik mesleğinin zorluklarından konuştuğumuzu anımsıyorum. Diğer kadın ve erkeği, Cezmi, “Bak sana dünyanın en mutlu ve huzurlu aşıklarını tanıtayım! Birbirlerini ne kadar çok seviyorlar bilemezsin!” diye tanıttı. Tahmin edeceğiniz gibi dün gece yarısı üst katta kavga eden çiftti bu. Gece ölümcül bir kavga etmişler, adam kadını pencereden atmaya çalışmıştı ama şimdi karşımda gözlerinde aşk ışıklarıyla, el ele, kol kola, sarmaş dolaş oturuyorlardı. Bir şey diyemedim. Polis memuru haklı çıkmıştı.
Otuz sene geçmiş. Elfe Uluç’un Facebook’taki paylaşımını okuduktan sonra Kazancı Yokuşu’na gittim. Elfe Uluç çok güzel ve oldukça gerçekçi anlatmış. Görüntü tıpkı anlattığı gibi. “Kentsel dönüşüm” denen şey burada da yaşanmış. Birçok eski apartman yıkılıp yerlerine yeni ve daha çok katlıları yapılmış. Kazancı Yokuşu’nun Taksim’e birkaç dakika, Fındıklı’ya yürüme mesafesinde olması sokağı kısa süreli konaklama açısından cazip hale getirmiş. Bu binaların çoğunun otel ya da kısa süreli konaklama için kiralanan yerler olduğu anlaşılıyor. Elfe Uluç’un anlattığı gibi kafeler var. Arada eski yıllardan kalan bir kahvehane ya da bakkal görmek mümkün ama bizim Laz Bakkal’ın yerinde kafe, marangozun yerinde ise bir dizayn stüdyosu açılmış.


















