“Kadınlar Ülkesi, Sarı Duvar Kağıdı ve Diğer Öyküler’in” yazarı C. P. Gilman ve eserleri üzerine bir inceleme | Gökçe Tokatlıoğlu

Aralık 19, 2023

“Kadınlar Ülkesi, Sarı Duvar Kağıdı ve Diğer Öyküler’in” yazarı C. P. Gilman ve eserleri üzerine bir inceleme | Gökçe Tokatlıoğlu

Charlotte Anna Perkins Gilman (1860-1935) öncü Amerikalı ütopik feminist, sosyolog, roman, şiir, öykü, kurmaca yazarı olarak tarihte yer almakta. Kütüphaneci ve editör olan babası o bebekken aileyi terk eder. Çocukluğu yoksulluk içinde geçer, eğitimi düzensiz ve sınırlı olan Gilman annesi ve aktivist feminist iki teyzesiyle büyür. Böylece eşitliğe olan arzusu ve bağımsız ruhu gelişir. Bir süre Rhode Island Dizayn okuluna gider[1]. Birinci dalga feminizmin başta gelen kuramcılarından biri kabul edilir. Kültürel Feminizm geleneğini devam ettirmiştir. Sıra dışı kavrayışı ve yaşam tarzı nedeniyle gelecek nesil feministleri etkiledi. Yazın hayatı 1890’larda başladı kadın, ahlak, çalışma ve toplum sorunları üzerine düşündü, yazdı. 1896’da Londra ‘da Enternasyonal Sosyalist İşçi Kongresi’nde delege oldu. Kadının gerçek özgürlüğünü ancak ekonomik bağımsızlıkla sağlayabileceğini, kadının cinsel rolünün ve analık görevinin aşırı vurgulanmasının toplumsal ve ekonomik yeteneklerine zarar vereceğini Women and Economics (Kadın ve Ekonomi 1898) kitabında savundu. [2]

Kuzey Amerika ve Avrupa’da büyük bir kitleye ulaştı, 7 dile çevrildi.[3] 1909’da Forerunner (Öncü) adlı dergiyi kurdu. On yıl sanatçı Charles Stetson’la evli kaldı, evlilik rutinine uygun olmayan yapısı melankoli ve sinir kriziyle sonuçlandı. California’ya seyahatinin ardından kızıyla California’da bir kent olan Pasadena’ya taşınıp, boşandı, sonra kuzeni avukat George Gilman ile evlendi. Eşini kaybettikten bir sene sonra ameliyat edilemez göğüs kanserine yakalanınca 1935’te intihar etti. Bugün en iyi hatırlanan çalışması yarı otobiyografik hikâye olan, doğum sonrası şiddetli depresyon krizinden sonra yazdığı  “The Yellow Paper” Sarı Duvar Kağıdı***.[4]

Ütopik edebiyat dalgasının en önemli temsilcisi olan C.Perkins Gilman’ın Herland (Kadınlar Ülkesi) kitabı 19.yüzyılın sonlarına ve 20. Yüzyılın başlarına, Thomas More’un Ütopya’sından (1516) sonra damgasını vurmuştur. Ancak birinci dalga feminizminden sonra unutulmaya yüz tutmuşken 1960’larda yeniden keşfedilir.

Diğer kitaplarında da üzerinde durduğu, özellikle Herland’ de (Kadınlar Ülkesi) ütopik sadece kadınların yaşadığı ve üremenin partenogenez (cinsel birleşme olmadan) olarak sağlandığı bu her sorunu halletmiş, sadece kadınların yaşadığı medeni ülkeye üç erkeğin seyahatini anlattığı romanda insan ırkının erkeğe bağımlılığı olmadan yaşayabileceğini, bu bağımlılığın doğa tarafından zorunlu olmadığını belirtir. Anneliğin kadının tüm diğer işlerden uzak durmasını ve erkek tarafından korunmasını gerektirmediğini, kadınların başat enerjilerini erkeği memnun etme ve erkeği cezbetme yeteneği üzerine kullanmadığında yeteneklerini geliştireceğini söyler. Sınıf arkadaşı olan Van, Terry ve Jeff’in bu maceralı hikâyesi sosyoloji öğrencisi Van’ın perspektifinden anlatılır. Terry-Alima, Van-Ellador, Jeff-Celis ikilisinin bir yılı aşkın sürede Kadınlar Ülkesindeki yaşam deneyim ve gözlemleri, iki medeniyetin farklılıklarıyla açıklanır. Celis’in yeni anneliği, Ellador’un dünyanın geri kalan medeniyetlerine gitme arzusu ve ülkenin yerinin açıklanmama şartıyla üç kişinin ülkeden ayrılışlarıyla kitap sonlanır.

Herland’de anaerkil kuramcıların düşündüğü gibi annelik sevgisi ve bunun toplumu bir arada tutan güç oluşu, kız kardeşlik olgusuna yapılan vurgu ve birlikte hareket bilinci, duygudaşlığı, topluluğun uygulamaları bugünkü kadın ve ekolojik hareketlere referans olmuştur. Dinsel inançları ana tanrıça ya da panteist inançtır. Bu ülke kadınların barışçı, vejeteryan olduğu, tarımsal üretimle yaşamlarını devam ettirdikleri, ev kavramının olmadığı, kolektif çocuk yetiştirmeyi uygulayan 3 milyon nüfuslu, kimsenin ulaşamadığı bir yerdedir. Gilman, Herland’i anaerkil ütopya üzerine kurar; yönetimde, eğitimde, çocuk bakımında, toplumsal gelişimin ve medeniyetin gelişiminin her aşamasında erkeksiz bir dünyada sadece kadınlar vardır.

1915’te yazdığı Kadınlar Ülkesi kitabının çıkışını sağlayan, Kadın ve Ekonomi kitabındaki Perkins’in düşünceleri şöyledir: toplumların gelişimi için iş birliği önemlidir. Kadının eve bağlanması, yaratıcı bilgi gerektiren işlerle ilgilenmelerinin engellenmesi, kadının gelişmesini yavaşlatan bir durumdur. Bu durumu değiştirmek içinse önerisi, kadın ve aileyi ekonomik bir birim olarak gören düşünceyi kırmaktır. *[5]1904’te yayınladığı The Home (Ev) kitabında ise şöyle der:

“Yuvada ne özgürlük ne de eşitlik vardır. Baştan sona bir sahiplik söz konusudur; hükmedici baba….köle ruhlu anne, ve tamamen bağımlı çocuk”[6]

 Gilman özel alanın kamusallaştırılmasını savunur yani ortak çamaşırhane, mutfak ve çocuk bakımı gibi. Bu işlerin 24 saat ücretsiz ve süresiz değil, ücret karşılığı yapılması fikrini ele alan çalışmasıyla bilinen 1841’de basılan “Ev Ekonomisine İlişkin Anlaşmalar” adlı kitap Gilman’ın büyük teyzesi Catherine Beecher tarafından yazılmıştır.*[7]

Her Land Kadınlar Ülkesinin devamı niteliğinde olan With Her In Our Land (Onunla Bizim Ülkemizde) adlı ikinci kitapta Her Land’ de idealize edilen feminist toplum bakışına zıt olarak, dışarıdaki gerçek erkek egemen toplumun karanlık yönlerini çizer.[8]Bu gezide Van ve Ellador 1. Dünya Savaşı ile karşılaşır ve Ellador çatışma, katliam karşısında dehşete düşer. Uzun seyahatleri Amerika’dan Çin’e, Japonya’ya, Hindistan’a, Mısır’a uzanır. Roman Ellador ve Van’ın Herland’e dönüşü ve oraya yerleşmeleriyle biter Ellador bir erkek çocuğu doğurur.

1911’de yazılan Moving The Mountain (1979’a kadar basılmadı). Bu ütopik üçlemenin ilkidir. Roman Tibet’te ve yerel kıyafetler içinde bir adam ile 3. tekil kişide anlatımıyla başlar. Otuz yıl Tibet’te yaşayan John Robertson dağda uçurumdan düşer ve yerel halk tarafından iyileştirilir, hafızasını kaybeder, dünyadaki tüm değişimlerden habersizdir. Kardeşi Nellie onu bulur ve son 20 yılı hatırlamasını sağlar. Nellie ve ailesinin yaşadığı Amerika yeni dünya ise ütopik bir yerdir; insanlar günde 2 saat çalışır, eğitimde eşitlik vardır. Suç ve yoksulluk, iş gücü, sorunu, ırk sorunu, hastalıklar yoktur. Sanayide elektrik enerjisi ve rüzgar enerjisi kullanır. Gilman Yeni İnsancıllıktan bahseder. Robertson sonunda süper modern dünyada karşı koyduğu çoğu şeyi kabullenir. [9] Gilman çok erken bir dönemde toplumsal yapı içinde kökleşen eril değerleri her yazdığı eserle sorgular bizleri de yüzyıl sonra bile bunlar üzerine düşündürtür.

Sarı Duvar Kağıdı ve Diğer Öyküler : Gilman’ın New England Magazine’de 1892’de yayınlanan Sarı Duvar kağıdı adlı öyküsü, 1899’da kitap haline gelir. Başlangıçta, kitap ilk yayınlandığında  okuyucular kitabı psikolojik, gotik korku hikayesi olarak aldılar, hikâyenin 20. yüzyılda yeniden keşfiyle,1973 yılında yeniden basılan bu kanonik öykü, bilimsel ilgi görmeye başladı.[10] Hikâye delilik ve korkunç sonuçları nedeniyle gotik kabul edilir. Bazı eleştirmenler Gilman’ı insan zihninin bozulmasını dikkate değer bir tasvirle anlattığı için Edgar Allen Poe’nun hikayeleri ile karşılaştırırlar.[11]

Özellikle zamanının saygın ailelerindeki evlilik kurumunun içindeki kadının durumunu eleştirmesi, kadın ve erkek rollerinin keskin ayrılığı, kadının ikinci sınıf vatandaş olması gibi konuları kapsamasıyla daha kompleks bir yapıya sahip olduğu anlaşıldı[12]

Gilman’ın feminist perspektiften yazılmış, bu 7 hikayesinde ilk öyküsü hariç, diğerlerinin kurgusu şaşırtıcı sonlara ve mizah dolu içeriğe sahiptir.

İlk öykü; hamilelik sonrası depresyonu tedavisi için uzak bir kır evine taşınan, doktor kocası ve erkek kardeşi tarafından evden çıkması okuması, yazması yasaklanan kadının hikayesidir. O dönemlerde ruhsal sıkıntı içindeki kadın için önerilen iyileştirme yöntemi; bol bol uyuması ve kendini yormamasıdır. Karamsarlık, kapalı kalmak, dış dünyadan yalıtılma, çözümsüzlük, zihinsel hastalık, karı- koca arasındaki güç mücadelesi, o yüzyıldaki orta sınıf evliliği ve annelik gibi konular bu öyküde yer alır. Hikâyede soluk sarı renkli, bazı yerleri yırtık duvar kağıtlı odasında hapis kalan kadının adı hiçbir satırda geçmezken, karısına patronluk taslayan ve ona yardım ediyor gibi görünen doktor eşinin adı “John” pek çok satırda geçer. Bu hikâyede ataerkil bir toplumun kısıtlamaları içinde sıkışan kadın sembolize edilir. Anlatıcı duvar kağıdının içindeki kadına dönüşür, özdeşleşir ve zamanını artık kağıtları yırtmaya ve ordan çıkmaya çabalayarak, dört ayak üzerinde yerlerde sürünerek geçirir. Yüzyıl öncesinden farklı olarak günümüzde bir kadının neden sıkıntı yaşadığı Feminist terapinin konusu olduğunda  önce baskıcı ataerkil normlara karşı bir sorgulamayı benimser.

 Diğer öykülerde ise; Gilman bakışını, dünyalarını ev dışına açan, mücadele eden, örnek olmasını istediği kadınların hayatlarına çevirir. Üç Şükran Günü adlı öyküde yalnız yaşayan iki oğlu olan kadının hayat mücadelesi ve evlenmeye karşı çıkarak kendi kendine yeterli olabileceğini ve ekonomik durumunu düzeltip, evini ipotekten kurtarması, Kulübecik adlı öyküde ev içi rollere hapsedilmeyen ideal bir kadın erkek ilişki hikayesi, Geri Döndü’ de kocasının hizmetçisiyle ilişkisini öğrenen Bayan Marroner’in, hamile hizmetçisi saf Gerta’yı alıp evi terk etmesi, Bir Değişiklik Yapmak adlı öyküde Sarı Duvar Kağıdı’na taban tabana zıt, aynı durumdaki  iki kadının çıkışsız gibi görünen rollere saplanıp kalmadan, zorlukları birlikte kollektif ve dayanışmayla  nasıl atlatabileceğini gözler önüne seren, umutla biten  hikâyesi anlatılıyor. Keşke Erkek Olsaydım’da zarif, çekici bayan Mollie’nin kocası Gerald’in yerine bir günlük erkek olmak istemesiyle başlayan hikayede paraya sahip olma duygusunun, güvenlik hissinin verdiği rahatlığı, kadınların şapkalara kıyafetler yaptıkları anlamsız harcamalardan, sınırsız isteklerine; kadın ve erkek dünyasının farklılıkları üzerine düşünmemizi sağlar. Son öykü Bay Peebles’in Kalbi’nde, ellili yaşlarda sağlık sorunu olan, dükkân sahibi bir adamın, doktor baldızının tavsiyesiyle Avrupa turuna çıkışını anlatan özgürleştirici hikâyesini anlatır.

Etkileyici, zamansız hikayelerin başında gelen Sarı Duvar Kağıdı kült bir öykü olarak kabul edilir. Yurt dışında 1977’de, 2016’da 2021’de çekilen uzun metrajlı ve kısa  filmlere konu olmuştur.

Dipnotlar

[1] Encyclopedia.com

[2] Josephine  Donavan Feminist Teori, İletişim Yay. 1997

[3] Anabritannica.com

[4] goodreads.com

[5] -Josephine D.a.g.e.

[6] Josephine D.a.g.e.

[7] 19.yy başlarında ütopyacı sosyalistlerden olan Robert Owen ve Charles Fourier özel alanda yapılan işlerin kamulaştırılması fikrini ortaya attılar

[8] Storytel intro.

[9]Wikipedia.org (synopsis)

[10]Janet Beer and Heilmn/http://Yale-NewHaven Teachers Institute,  Why is Yellow Paper Gothic?

[11] Link.springer.com Feminist Usher Domestic Horror In Gilman’s The Yellow Paper

[12] Sparknotes.com: The Yellow Paper

edebiyathaber.net (19 Aralık 2023)

Yorum yapın