Masthead header

Kadın yazınının yalnızlığı

Akşam için en az iki çeşit yemek, çocuklara kurabiye yapılması gerektiği halde yazıyoruz. Onlar, metne hiç bakmadan, ismimize bakıp eliyorlar.

Kadınların kültür, sanat ve edebiyat alanındaki üretimlerinin neden yeterince yer bulmadığına ilişkin sık sık bir şeyler söylenir, yazılır. Son olarak 19 Nisan tarihli Taraf’ta Cihan Aktaş’ın düşüncelerini okuduk: “Ancak kültürel alanda kadının varlığını Müslüman erkekler desteklemiyor da diyemeyiz. Aksi takdirde başörtülü kadınları aşırı süslü gösteren, süse püse gömülmeye sevkeden yayınlara ilişkin rahatsızlığı açıklamakta zorlanırdık” diyor.
Elbette herkes biraz bulunduğu yerden bakıyor, bunu anlamak lazım. Yine de erkekleri Müslüman olanlar ve olmayanlar, kadınları da başı örtülü ve örtüsüz diye ayırmadan ve konuyu biraz daha içerden bakarak anlamaya çalışmak gerekir diye düşünüyorum.
O halde yazı dünyasına tanınmamış bir kadın olarak ürün vermenin zorluklarını düşünelim: Bir elin parmak sayısı kadar azız. Toplumsal yaşamın yazılı yazısız dayatmalarına, modern dünyanın çıkmazlarına rağmen, sırtımızda çekip çevirmek zorunda olduğumuz evler, okula bırakmamız gereken çocuklar var. Akşam için en az iki çeşit yemek, çocuklara kurabiye yapılması gerektiği halde yazıyoruz. Onlar, metne hiç bakmadan, ismimize bakıp eliyorlar.

Nesrin’in öyküsü

Birkaç arkadaşım çoğu zaman yazdıklarını benimle paylaşır. Bu tartışmaları izlediğim, okuduğum sırada Nesrin yeni bir öyküsünü gönderdi. Dar zamanda okursam ıskalarım diye beklettim biraz. O da benimkileri okurken titizlenir, illa ki birkaç çapak bulur, işaretler. Öykünün yanında bir de not vardı. Gönderdiği dergilerden ses çıkmamıştı. Belki hiç okumamışlardır diyordu.
Elbette metnin sağlamlığı önemlidir, esastır. Nesrin’in öyküsü bu anlamda oldukça iyiydi. Tutumlu bir anlatımı, temiz bir dili vardı öykünün. Anlatmayan, gösteren bir atmosfer yaratmıştı. Peki, öyküsü yayımlanabilecek miydi? Sözünü ettiği saygın dergiler bu kez cevaplayacaklar mıydı? Zor. Neden zor?

Köşe başları tutulmuş

Yazıyoruz, yayımlamayacaklarını bildiğimiz halde ısrar ediyoruz. Onlar, köşe başlarını tutanlar, sevmiyorlar yazdıklarımızı. Bulaşıktan yeni çıkmış, kırmızı ellerimizle yazdığımızı biliyorlar. Tahta kaşığı tencerenin kenarına vururken birdenbire, o anda, o kısacık birkaç saniyede zihnimizde imgelerin parıldadığını ve yemeğin altını kısıp yazmaya koyulduğumuzu anlıyorlar. Edebiyat sektörünün eril editörleri belki bu nedenle yüz vermiyorlar kadın öykülerine. Görmezden geliyorlar. Onun yerine Rusya’ya iş gezisine giden özgür ruhlu bir şirket yöneticisinin kaldığı oteli uzun uzun betimlediği, toplantıya giderken takım elbise giymek zorunda kalmasının verdiği sıkıntıyı anlatan ve buna benzeyen öyküler yayımlıyorlar.

Odasız kadınlar

Virginia Woolf’un anlayış düzeyinde kavrayabiliyor, hatta içselleştiriyoruz ama iki artı bir odalı evlerimizde kendimize ait bir odaya sahip olamıyoruz. Henüz sırtımızdaki bütün yükleri silkeleyip kendi özgürlüğümüzü ilan edecek güne gelmedik. Ancak küçük, yeni kimi olanaklar yaratıp sınırlarımızı genişletmeye çabalıyoruz. Duvarlarımızı kalemlerimizle aşmaya çalışıyoruz.
Onlara evlerindeki kadınları hatırlatıyoruz. Ya kendi kadınları da tutar “Ceketlerini kuru temizlemeden almadım, öykü yazmaya uğraşıyorum” derlerse bir gün! Alimallah. Onca okumanın sonunun bu olacağını önceden nasıl kestiremedim diye hayıflan dur artık. Bunca şeyin arasında bir de bunu kotarırsa, ya gerçekten sağlam metinler çıkarsa ortaya, helal olsun diye düşünme hiç.
Taşı delen suyun gücü değil, sürekliliğidir. Yazmaya devam tabii. Kendimizi başka nasıl ifade edebiliriz ki? Günlük hayatın detaylarını, yoldaki yaşlı adamı ya da elma şekeri için ağlayan çocuğu, parktaki herhangi bir ağacı, o ağaca kazınmış bir ismi, yüksek kaldırıma çıkamayan engellileri başka nasıl görünür kılabiliriz? Ancak edebiyatla kendi iç sesimizi metnin iç sesiyle buluşturup kalıcı bir tınıya dönüştürebiliriz. İç dünyamızı bir tek ona açabiliriz.
Henüz yerine oturmamış taşlarımız var. O yüzden bunca ısrar. Yazmak biraz da kendini sağaltmaktır. Bu uğraş içinde olan herkes için. Yazıyoruz, yaşadıklarımızla aramıza mesafe koymak, kendimize biraz uzaktan bakabilmek için.

Eylem Ata Güleç – Radikal İki (26 Ağustos 2012)

edebiyathaber.net (30 Ağustos 2012)

  • nükhet dinamo - 05/09/2012 - 17:12

    Hevesle başladım, sıkılarak bitirdim bu metni. Bu yazının sığ bir bakış açısıyla yazıldığını düşündüm, çünkü her şeyi kalıplara sokuyor. Açıkçası ben bir feministim ama nefret dolu değilim. Anlamak ve henüz açılmamış yeni yollar inşa etmek ancak böyle mümkün bence… Öfke zaten maskülen bir enerji, oysa kadının getirebileceği bambaşka bir genişlik var hayata. Bence bu metni yazan kişi, biraz daha sorgulamak üzerine düşünmeli, “meli-malı”larını bir daha gözden geçirmeli; mesela sahiden kurabiyeyi anne mi yapmalı çocuklara? Belki yazar bir annenin çocukları, kelimelerle beslenmeli? Kim bilir?
    Ben iyi metnin yolu açıktır diye düşünüyorum; yazarından bağımsız yol alır. Kalemi tutanın vajinası olsa da, olmasa da…cevaplakapat

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r