Masthead header

İrfan Akalp: “Şehir hakkında fazla bilinmeyen olayları tarihe not düşmek istedim.”

Söyleşi: Celal İnal

Kuyulu Kahvenin Yankısı adlı öykü kitabı üzerine İrfan Akalp ile söyleştik.

Ankara Masallarından oluşan “Kuyulu Kahvenin Yankısı” adlı kitabınız ARTE Yayınları tarafından yayımlandı.  Kitabınızın tanıtım metninde “Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi ülkemizde de ortak hafızayı oluşturan mekânlar hızla yok oluyor. Kentler yıkılıp yeniden yapılırken tarih de unutuluyor. Tarih deyince akıllara hemen devlet, ulus, kahramanlar, savaşlar ve bozgunlar geliyor. Okullarda ezberletilen tarihin içinde küçük insanın hayatına dair hiçbir bilgi verilmiyor.” oluşundan yola çıktığınız belirtiliyor.

Ankara’da doğup büyümüş bir yazar olarak yaşanmışlıklardan yola çıkan kısa öykülerden oluşan kitabınız “bizleri dayatılan politik kent algısının dışına çıkmaya davet ediyor.” 

Peki bu öykülerin ortaya çıkması ile ilgili bize neler söylemek istersiniz?

Hem yaşadığım dönemi hem de şehir hakkında fazla bilinmeyen konuları, olayları tarihe not düşmek istedim.

Kırk iki öyküden oluşan kitabınız bitince insan, “Acaba okuduğum bir roman mıydı?” diye sormaktan kendini alamıyor. Metinde zaman zaman görünüp kaybolan bir Orhan karakteri var, bu sizin seçiminiz miydi yoksa öykülerin sıralanışından mı kaynaklandı?

Aslında evet, otobiyografik bir roman yazma niyetiyle yola çıkmıştım. Tıpkı “Hatıra Defteri” tutar gibi yıllardır yazıp bir kenarda beklettiğim kısa metinler vardı elimin altında. Hani bazı film yönetmenlerinin iki saatlik film için onlarca saatlik parça filmleri önceden çekmesi gibi. Baktım ki çok sayıda sahne ve çok sayıda karakterler var ve hepsi de kitaba girmek istiyor, ben de fikrimi değiştirip kısa öyküler haline getirdim yazdıklarımı. Bir de olayların geçtiği yerler, semtler ve sokaklar gibi olay kahramanlarının kendine has özellikleri de böyle öykülü- romanımsı bir metnin ortaya çıkmasına yol açmış olabilir.

Neydi o özellikler?

Öykülerin neredeyse tamamı Başkent’te geçiyor. Edirne ve Bursa ile beraber İstanbul’dan sonra Ankara dördüncü başkent. İstanbul beş yüz yıldır, taa Fatih devrinden beri göç alıyor. Aksaray, Çarşamba gibi Anadolu’dan getirilenlerin yerleştirildiği semtler var biliyorsunuz. Ankara ise başkentlik ilanının öncesi ve sonrasında hem içeriden dışarıya hem dışarıdan içeriye göç alıyor. Balkan Harbi ile ardından gelen ve dört yıl sürecek olan Birinci Dünya Savaşı’nda Balkanlar’dan Suriye’ye, Kafkaslar’dan Girit’e kadar çok büyük topraklarda çok acılı kaçışlar, yer değiştirmeler oluyor. Yakın tarihte ise köyden kente göç başlıyor. Eskinin “Boşnak Mahallesi” gibi yerlerine bu kez de kentin çevresinde Sivas, Tokat gibi mahalleler ekleniyor. İşte tüm bu göçlerle gelenlerin ikinci, üçüncü ve daha sonraki kuşakları aşkları, acıları, umutları ve öfkeleriyle şehrin sokaklarına damga vurup kitaptaki yerlerini alıyorlar; Boşnak Selim’ler, Arnavut Rıza’lar, Kürt İdris’ler, Laz Osman’lar gibi.

Bir başka ayırt edici özellik de olayların çoğunun, şehri “eski ve yeni” olarak ayıran demiryolunun hemen yanında eski adı ‘Ölüler Tepesi’ olan Hacettepe’de geçmesi. Hacettepe yüzlerce yıllık kalenin etekleriyle daha dün kurulmuş Yenişehir arasına sıkışıp kalmış bir semt. İşte burada doğup büyüyen Orhan da bu semt gibi hem kuzeydeki Kale ile güneydeki Yenişehir arasına sıkışıyor hem de batı ile doğu arasında bocalıyor. Sık sık evin çatısına çıkıp oturuyor. Oradan Çankaya, Esat gibi zengin semtlere bakıyor. Bilirsiniz Metin Kaçan “Ağır Roman”ı yazmaya oturur ama bir türlü nereden başlayacağını bilemez. Memleketlisi Latife Tekin imdadına yetişip onu cesaretlendirir: “Kendini mahalledeki kilisenin çan kulesine çıkıp oturmuş olarak düşün, oradan bakıp aşağıda gördüklerini bir bir yaz!” der. İşte Metin Kaçan’ın Tarlabaşı’nda yaptığını Orhan Hamamönü’ndeki evin çatısına çıkıp yapıyor; oradan gördüklerini, tüm olup bitenleri yazıyor. Hani çocukluğu Anadolu kasabalarında geçmiş yazarlar vardır; trenler o kasabalardan geçip giderken yaşadıkları hüzünle karışık tuhaf duyguları anlatmışlardır eserlerinde. Orhan da asıl zenginliğin, yüzlerce yıllık geçmişi olan kendi mahallesinde olduğundan habersizce o çatıdan uzaktaki zengin semtlere bakıyor. 

Tıpkı bir roman kahramanı gibi İstanbul zaman zaman gelip sayfalar arasında dolaşıyor. Ankara ile İstanbul’un kıyaslanmasının bir sebebi mi var?  

Kıyaslama değil de iki kentin kaderlerinde bazı benzerlikler var diyelim isterseniz.

Nedir bu benzerlikler?

İki kentin de kaderi dehşet veren bir hızda yok olması… 1950 ve 60’lı yıllarda İstanbul’un köşkleri, konakları etraflarındaki yeşilliklerle birlikte yok olup yerlerini apartmanlara bıraktı. Aynı yıllarda Ankara’nın içinde bağ evleri olan üzüm bağları da aynı şekilde imara açılıp yok oldu. Her iki şehrin tarihinde de kenti yok eden büyük yangınlar var. Örneğin 1916 yangını Ankara’nın yarıdan fazlasını yok ediyor. Birkaç yıl sonra Millî Mücadele için Ankara’ya gelenler kalacak ev bulamıyor. Yeni başkentin ilk belediye başkanı eski başkent İstanbul’dan getiriliyor. Bazı devlet kurumları ve okullar İstanbul’dan Ankara’ya taşınıyor. Son yıllarda İstanbul Sulukule ile Ankara Hamamönü’ndeki uygulamalar çok büyük benzerlikler gösteriyor.

Bazı romanlarda mekânlar ve bazı objeler öne çıkar. Sizin öykülerinizde de büfe gibi ev içi objelerin sık sık öne çıkmasını nasıl yorumluyorsunuz? 

Evet, yaşanmış ve halen yaşanmakta olan şehirlerin eşyaları olan heykeller gibi çeşme başlıkları gibi birçok obje nasıl o kentin müzelerinde sergilenirse, evlerde de kuşaktan kuşağa aktarılan objeler camlı büfelerde sergilenir. Ninelerimizden kalan büfe büfe değil, zamandır belki de. 

Bir de genelevler, hapishaneler ve tekin olmayan semtler var öykülerin arka planında?

Var evet, İstanbul’da Kasımpaşa-Karaköy-Sultanahmet Cezaevi üçgeninde olduğu gibi Ankara’da da Hacettepe-Bent Deresi- Ulucanlar Cezaevi üçgeninde rant kavgaları yaşanıyor yer altında. 

Yazı serüveninizde sizi hangi yazarlar etkiledi? Öykülerinizde onlardan esintiler var mı? 

Bilmiyorum var mı yok mu? Ama bu öyküleri yazarken sık sık okuduğum yazarlar, şehir objelerine önem veren Selim İleri, Orhan Pamuk ve Ahmet Hamdi Tanpınar idi.

Yazmaya devam ediyor musunuz? Sırada yeni dosyalar var mı? 

Yazmayı evet, sürdürüyorum. Bir roman ya da novella gibi uzayıp giden bir metin var. Bir de size daha önce söz ettiğim, Kuyulu Kahvenin Yankısı’nın devamı niteliğindeki ergenlik ve gençlik öyküleri var sırada. 

Söyleşi için teşekkür ederim. Kitabınız kent hafızasını yeniden düşünmeye ve dayatılan politik kent algısının dışına çıkmaya vesile olsun, okuru bol olsun…

edebiyathaber.net (19 Eylül 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r