Masthead header

İrem Uzunhasanoğlu: “Unutmaya çalıştıkça unutamadıklarımız en derinimizde saklanıyor.”

Söyleşi: Mahmut Yıldırım

İrem Uzunhasanoğlu ile Doğan Kitap’tan çıkan üçüncü romanı Evvel Bahar üzerine konuştuk.

Geçtiğimiz ay Doğan Yayınevinden çıkan “Evvel Bahar” sizin üçüncü romanınız, öncelikle düş dünyanızla ilgili şu soruyu sormak isterim, Evvel Bahar bir düşün gerçekliğe bürünmesi mi?

Evvel Bahar’ı düşün gerçeğe bürünmesinden çok gerçeğin düşe dönüşmesi olarak niteleyebilirim. Bu romanımda hayatın içinden ve çok gerçek bir hikâye anlattım. Parçalanmış, dağılmış ailelere mensup çocukların içlerinde besledikleri travmalarının onları büyüyünce neye dönüştürdüğünü irdeledim; yatılı okulda büyüyen iki genç kızın birbirine tutunma hikâyesini yazdım. Birbirlerinin izini yirmi yıl kaybeden iki yakın dostun yeniden karşılaştıklarında yaralı ruhlarına merhem olup olamayacağını sorguladım. Şehirde yaşayan, orta sınıf, eğitimli kadınların sıkışıp kaldığı kısır döngüyü, doksanların bombalı eylemlerinde öldürülen gazeteci babasının izinden giden ama gücünü yitirmiş bir kadını ve de ailesi terk ettiği için uzak bir kıtada kendine yaşam kurmak isteyen güçlü bir kadını anlattım. Aile kavramını ters çevirip ona bir de farklı bir kadrajdan baktım ve bu kadraj fazlasıyla gerçekti.

Evvel Bahar romanınızda “Masallara olan inanç hiç yitmez, masallar ancak yeniden yazılır,” diyorsunuz. Bu söz adeta romanın kalbini oluşturuyor. Postmodernizmin bir tekniği de Doğu’nun geleneksel masal ve/veya hikâyelerini eserin merkezine alıp oradan yeni bir kurgu inşa etmektir. Bu teknik ve yeniden inşa süreci hakkında neler dersiniz?

Masalların ya da kadim metinlerin merkeze alınıp üzerine yeni bir metin inşa edilmesi örneğini son dönemde çok fazla görüyoruz. Bu teknik, dünya edebiyatına Ulysses gibi önemli bir roman katmış örneğin. Şu an yurt dışında çok revaçta olan bir akım oluştu, ünlü yazarlar mitleri ya da Shakespeare gibi yazarların hikâyelerini yeniden kurguluyor. Ben Evvel Bahar romanımı kadim bir anlatı üzerine inşa etmedim, sadece dünyanın en başından beri tek bir masal olduğunu ve bizim o masalı kendi karakterlerimizle yeniden yazıp, kendi dekorumuzla yeniden oynadığımızı anlattım. Bin sene önce yazılmış bir kahramanlık hikâyesi de okuduğunuzda elinizde kalan temalar hep aynı. İnsan değişiyor, sahne değişiyor ama masal hep aynı kalıyor. Bu romanı yazarken aklımda iki ana metin vardı. Binbir Gece Masalları ve Decameron. Her iki anlatıda da karakter ölmemek için, yaşama tutunmak için hikâyesini anlatıyor. Vebadan kaçan on gencin birbirlerine sığınıp hikâyeler anlatarak hayatta kalması… Şehrazad’ın masalı en güzel yerinde kesip, “Bu yarın anlatacağımın yanında ne ki Şahlar Şahı efendimiz,” diyerek yaşamaya devam etmesi… Beni en çok etkileyen bu oldu. Yaşamak için, var olmak için anlatmak. Romanın sonlarına doğru Öykü ve Ozan’ın bir arabanın içinde mahsur kaldığı ve uyumamak için birbirlerine masallar anlattıkları bir sahne var. Geçmişin zaman makinasından bir masal devşirip kendilerine uyarlıyorlar. Bu da onları hayatta tutuyor.

Masal anlatıcısı Judith Liberman: “Masallar bize bir zamanlar bildiğimiz ama sonradan unuttuğumuz şeyleri hatırlatır…” der. Peki, biz insanların unuttuğu şeyler nedir?

Unutmuyoruz, unutamıyoruz ne yazık ki. Romanda hafızası silinmeye yüz tutmuş bir demans hastası kurgulamamın tek sebebi de bu unutabilmeye bir çare aramış olmam. Gerek toplumsal belleğimizde birikmiş güncel olaylar, gerek kişisel belleğimizdeki tortular bizimle lanetli bir hazine gibi sonsuza kadar yaşıyor. Unutmaya çalıştıkça unutamadıklarımız en derinimizde saklanıyor. Angelus Novus gibi yıkıntılarımızın üzerinde yükseliyoruz ama bir kanadımız hep kırık, bir yanımız hep eksik.

Romanda erkek kötücüllüğü var mı? Yazdıklarınızın bugünün Türkiye’sinde tam bir karşılığı olduğunu düşünüyor musunuz?

Romanda kötü erkek, kötü anne-baba, kötü aile, kötü çocuk diye bir kavram yok. İyi ve kötü görece kavramlar. İhmal edilmişlik var, terk edilmişlik var, yalnızlık var, hayata tutunma çabası var, bunları kadınlar olduğu kadar erkekler de deneyimliyor. Yaşanmışlıklarda cinsiyeti eşitlemekte fayda var.  Ama şu da bir gerçek ki, Evvel Bahar bir kadın anlatısı, kadının var olma çabasına biraz daha fazla önem veren bir roman. Kadınların hayata tutunma çabasına şahit oluyoruz. Türkiye’deki karşılığına gelince, toplumsal, fiziksel ya da psikolojik şiddete maruz kalan kadınların olduğu bir coğrafya burası, biz İstanbul sözleşmesi diye haykırıp bir ses olmak isterken toplumun en çekirdek birimlerinde baskı, şiddet yaşanmaya devam ediyor. Evvel Bahar bu hikâyelerin yarattığı travmalarla ilgileniyor.

Karakterlerinize isim verirken ince düşündüğünüzü görebiliyoruz. Güçlü kadınlar ve etkili isimler… Bir edebi tür olarak da “Öykü” ismini kullanmanızdaki ve Evvel Bahar isminin öyküsündeki derinlik nedir?

Öykü’nün acıklı bir öyküsü vardı. Firuze’ninse değerli bir taş olmasına rağmen hayatında bir türlü hak ettiği değeri göremeyişi, kendine kimlik araması, kimlik ararken ismini defalarca değiştirmesindeydi aradığım derinlik. Adar mart ayı ve ateş demekti ki Firuze’nin kalbini ateş gibi yakmıştı. Evvel Bahar’a gelince, baharın ilk zamanlarına halk arasında verilen bir isim. Çiçekleri ve baharları ima eden bir tınısı olmasına rağmen aslında mevsim döngüsünde sıkışıp kalmışlığı anlatıyor. Bahar umudu simgeliyor, kar kışın ve fırtınanın ardından gelen bir tutam tazelik, gökyüzüne geri gelen kuşlar. Ama sonrası? Yine aynı kısır döngü…

Üslubunuzu belirlerken nasıl bir okur profili hedeflediniz, ya da bunu dikkate aldınız mı?

Okur profil hedefim, okunmama kaygım ya da bir hedef kitleye hitap etme gibi bir derdim, meselem yok. İçimden gelen dürtüyü takip ediyorum, bir hissikablelvukunun peşindeyim. Beni ayakta tutan bir yazı tutkusundan başka hiçbir plan program yok kafamda. Bu noktadan sonra yazmadan yaşayabilir miyim? Asla. Bu benim edebiyatla aramdaki kişisel bir mesele. Bu hazzı bazen çevirdiğim metinlerden alıyorum bazen de ürettiklerimden. Seni rahatsız eden meseleleri içinden çıkarıp atmak, kurmaca dünyasının büyüsüne kapılmak, Virginia Woolf’u, William Shakespeare’i çevirmiş olmak hiçbir hazza denk düşmüyor. Edebiyata tutunuyor, edebiyatla özgürleşiyorum.

Belli bir kitlenin değil sadece edebiyatın içindeyim ve öyle kalmak istiyorum.

edebiyathaber.net (10 Eylül 2020)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r