Masthead header

Melisa Ceren Hasmaden’in Irmak Zileli ile gerçekleştirdiği röportaj.

Irmak Zileli ile “eşik” üzerine

İlk romanlar beni hem korkutur hem de heyecanlandırır. Çünkü ya harcadığınız zamana hayıflanırsınız ve kolay kolay bir daha o yazarın gelecek kitaplarına el uzatmazsınız ya da bir sonraki kitabını merakla bekleyeceğiniz bir yazar keşfetmiş olursunuz. Bu kez şanslıydım, çünkü “Eşik” ve yazarı Irmak Zileli ikinci gruptan çıktı.

“Eşik” için –ana karakterin hikâyesinden yola çıkarak- bir büyüme romanı desek, eksik hatta güdük kalır. Irmak Zileli, ortak bir serüvenden yola çıkan insanların yaşam içinde tekrar tekrar biçimlenişlerini, değişimlerini, umutlarını, zaaflarını, başarılarını ve hatta beceriksizliklerini; kısacası yaşamlarının hikâyelerini dökmüş ortaya. Ve hepsinin ortasında, bu insanları çelikten bir halkayla birbirlerine bağlayan Eylül’ün yaşamı filizleniyor.

Okuma keyfini kaçırmamak için roman hakkında daha fazla tüyo vermeden söyleşimize geçelim iyisi mi.

Eşik ilk romanınız. Hem bir anne-baba-kız ilişkisinin hem de bir dönemi masaya yatırıyorsunuz. İçten dışa bir baba-kız, bir aile, bir dönem hikâyesi olarak açılıyor roman. Peki, hikâyenin otobiyografik yanı var mı, varsa ne kadar baskın? Böyle bir kurguda yazarın kendi yaşantılarını göz ardı etmesi zor gibi geliyor bana.

Ben Eşik’te, otobiyografik malzemeyi kullanarak, otobiyografik özelliğini aşan bir roman yazmaya çalıştım. Thomas Mann bir yerde diyordu ki, “İnsan yalnızca bir birey olarak kendi hayatını değil, aynı zamanda ayırdında olarak ya da olmayarak çağının ve çağdaşlarının da hayatını yaşar.” Dolayısıyla, romancı, tek bir insanın (tümüyle hayali bir insan da olsa) hikâyesini yazarken, çağının ve çağdaşlarının da hikâyesini yazıyor. Böyle düşününce, Eşik’te anlatılan hikâye aslında roman kahramanları olan Eylül’ün, Ayşe’nin, Hasan’ın, Atilla’nın hikâyesi değil yalnızca. Bizi etkileyen bütün romanların büyüsü orada sanıyorum. Roman kahramanlarının gerçekliği bizi etkiler. Ne kadar uydurma olurlarsa olsunlar, eğer “iyi” uyduruldularsa bir o kadar da gerçektirler.

68-80 arası devrimcilerin hikâyeleri çokça yazıldı çizildi. Bir kısmı mitleştirildi, efsaneleştirildi. Siz bakışınızı bu neslin yetiştirdiği çocuklara çeviriyorsunuz? Bu efsaneler çocuklarının gözünden nasıl görünüyor? Kahraman olmak ebeveyn olmayı nasıl etkiliyor?

Bununla ilgili binlerce farklı hikâyeyle karşılaşabiliriz. 68’lilerin çocukları, 80 kuşağı dediğimiz bir kuşak. Bu kuşağı ortaklaştıran şey yaşadıkları toplumsal, siyasal ortam. Kiminin babası hapse girmiş, kimi hapse girenleri televizyondan izlemiş. Ortak değer yargıları oluştuğu gibi, farklılaşmalar da görülüyor. Her biri farklı seçimler yaparak kendine bir yol çiziyor. Bu anlamda her birey çağını ve çağdaşlarının hayatını yaşamakla birlikte, adı üstünde bireysel bir dünyaya sahip. Bu anlamda bir kuşağın anne ve babasına yönelik bakışını tekleştiremeyiz bana göre. Nasıl 68 kuşağının her bireyi ortak ve birbirinin aynı bir zeminde sabitlenmediyse, çocukları da öyle değil. Tipleştirmekten ve kolaycı genellemelerden kaçınmak gerekir bana göre. Bir romancı için bu ikisi bıçak sırtı bir nokta.

Bir baba ve devrimci olarak Hasan, bir kardeş, devrimci, eş ve anne olarak Ayşe, bir ağabey, arkadaş ve dayı olarak Atilla… Hepsinin kesişme noktası ise Eylül. Karakterlerin zaman zaman birbirlerini tamamlayan zaman zamansa çatışan bu roller arasında sıkışıp kaldığını görüyoruz. Sizce tüm bu rollerin seçimler, fikirler ve eylemler üzerindeki etkisi ne kadar ya da nereye kadar? Mesela Ayşe eğer hareketin liderinin kardeşi olmasaydı kararları, seçimleri daha farklı olur muydu?

Rollerimizden bağımsız seçimlerde bulunduğumuzu söylememiz sırf roman kahramanları açısından değil, kendimiz açısından da oldukça yanıltıcı olurdu. Seçimleri oluşturan sayısız etken var. Bunlardan biri de rollerimiz kuşkusuz. Ama bazen öyle bir nokta olur ki, kişi örneğin baba olmasına rağmen bu rolü reddetmesini gerektiren seçimlerde bulunabilir. Hasan’ın yaptığı gibi. Bazen de Ayşe’nin durumunda olduğu gibi, yaptığı seçimler, toplum tarafından birinin kız kardeşi ya da karısı olmasına yorulur. Seçimlerdeki öteki etkenler yok sayılır. Bu romanda, Ayşe bunun ikilemini sık sık yaşıyor, hatta sırf insanların bu konudaki önyargıları yüzünden bambaşka bir aileye doğmuş olmayı diliyor. Hasan, babalık rolünü reddederek yeni bir yönelime giriyor. Peki Eylül? Çok sevdiği babasını karşıya alma pahasına bir seçim yapıyor. Demek ki o da seçimini yaparken babasının kızı olma rolüne rağmen yapıyor bunu. Bu roman bir kadının var oluş hikâyesi ise eğer, Eylül’ün bu var oluşunun yaptığı seçimler sonucu gerçekleştirdiğini söyleyebiliriz. Aslında bu, Ayşe için de geçerli. O da bir seçim yapmış vakti zamanında. Seçimlerimizin gerçek bir var oluş anlamına gelmesi için illa ki akrabalık rollerinin dışına çıkmamız da gerekmiyor demek ki… Sonuç olarak fikir ve eylemlerimiz bazen bu rollerin etkisiyle biçimlenir, bazen onlara rağmen.

Yer yer dönemin ideolojik tartışmalarına, yer yer ailenin ve toplumsal rollerin sorgulanmasına, vb.lerine yer veriyorsunuz. Romanda ortaya atılan her tartışmada farklı cephelerin fikirleri bir şekilde dile geliyor. Bu nokta önemli: çünkü yazarın tartışmayı karakterlerine bırakması, sazı eline almaması zor iş kimi zaman. Siz bu mesafeyi koruyabildiğinizi düşünüyor musunuz? Ya da bu mesafenin gerekliğine inanıyor musunuz?

Bu romanda bir yazar sesi yok. Anlatıcı ses her ne kadar üçüncü tekil bir anlatıcı olsa da aslında kahramanlarının bilincinde gezinen bir ses. Romanın ilk 100 sayfasında anlatıcı ses, çoğunlukla Ayşe ve Hasan’ın ruhuna girerek anlatıyor hikâyeyi. Onların bakışından. Onların bilincinden bakarak aktarıyor her şeyi. Şöyle düşünün, sokakta yürüyorsunuz ve anlatıcı ses sizin içinizde. Sonra bir arkadaşınızla karşılaşıyorsunuz. O ana kadar, sizin gözlerinizle görüyoruz biz her şeyi. Ama sonra anlatıcı ses sizden arkadaşınıza geçiyor, âdeta siz onunla el sıkışırken. Biz de artık onun bilincinden bakıyoruz dünyaya. İlk 100 sayfa böyle ilerledi. Ama bu arada Eylül büyüdü ve 10 yaşına geldi. O andan itibaren Eylül’ün “aklının erdiği” dönem başladı. Bu sayede anlatıcı Eylül’ün içine yerleşti ve romanın sonuna dek oradan hiç çıkmadı. Hep Eylül’ün bilincinden ve bakışından aktarıldı hikâye. Benim derdim de buydu zaten. Bir hikâye anlatmak istedim. Bu hikâyeyi o kişiler nasıl yaşadıysa öyle. Söylemek istediğim şey bunun içindeydi. Eylül ne yaşadı, nasıl yaşadı ve sonunda ne tür seçimler yaptı? Eşik’in meselesi zaten bu.

Eylül’ün büyüme serüvenine tanıklık ediyoruz roman boyu. Doğrusu Eylül kolay büyümüyor, zorlanıyor, yıpranıyor büyürken. Üzerindeki baskı büyük. Hasan her ne kadar bir baba olarak otoritesinden/iktidarından gönüllü feragat etmiş gibi görünse de bu iktidarı sonuna kadar kullanıyor. Hasan’ın kızıyla ilişkisi, Hasan’ın kuşağının devrimcilerinin “halk”la ilişkisini de hatırlatıyor bana biraz? Siz ne dersiniz?

Böyle bir yorum yapmak mümkün. Ama unutmayın ki, Ayşe de o kuşağın bir devrimcisi. Buna rağmen Eylül’e yaklaşım açısından bakacak olursak Hasan’la taban tabana zıtlar. O kuşağın devrimcileri içinde halkla bu türden bir ilişki kuranlar olduğu gibi, hiç öyle bir tarz benimsemeyenler de var. Tıpkı Ayşe ile Hasan’ın kızlarıyla kurdukları ilişki örneğinde olduğu gibi.

Romanda en zor iş Ayşe’ye düşüyor gibi. Onun üstlendiği roller daha fazla. Anne olmak sanki biraz değiştiriyor Ayşe’yi. Hasan’ın isyanı buna mı? Kadınların yaşamla daha uzlaşmacı olmaya meyil ettiği böyle bir eşik var sanki romanda.

Ben Ayşe’nin tutumunu uzlaşmacılık olarak nitelemezdim. Nitekim Ayşe bir noktadan sonra ağabeyiyle de çatışmayı göze alabiliyor. Aslında Ayşe ile Hasan’ın temel farkı sorumluluk karşısındaki tutumları. Ayşe hayata karşı hep sorumluluk duygusuyla yaklaşıyor. Hasan ise sorumluluklarını üzerinden atmasını sağlayacak seçimler yapıyor. Hangisi gerçek bir özgürleşme, buna okur karar verecek.

Biraz da diğer çalışmalarınızdan söz edelim. Yayın dünyasının içinden bir isimsiniz. Eleştiriler kaleme almanın yanı sıra, dergi ve kitap editörlüğünü de sürdürüyorsunuz. Yazar – editör – eleştirmen kimlikleri bu romanın yaratım sürecinde nasıl karşı karşıya geldiler?

Bu bence çok önemli bir soru. Yazmak isteyen/yazan herkes için önemli. Ben Eşik’i 2 yılda yazdım. Ama bu 2 yıl, doğrudan romanı kaleme aldığım bir zaman dilimini tanımlıyor. Bence, bu 2 yılın öncesinden başlayarak, okuduğum ve üzerine yazdığım tüm romanların Eşik’e çok büyük bir katkısı oldu. Bana eleştirel bir göz kazandırdılar. Okuduğum ve bana ait olmayan her metne karşı edindiğim bu eleştirel göz, kendi metnim söz konusu olduğunda kaybolup gitmedi. Neyse ki gitmedi. Bence bir romancı için en büyük tuzak kendine karşı duyduğu aşırı güvendir. En büyük yarar ise, yazdıklarına keskin bir eleştirel gözle bakabilmesidir. Aslında editörlük de bir tür eleştirmenlik olduğu için, bu kapsamda değerlendirilebilir. Şu kadarını söyleyebilirim, ben Eşik’i yazmaktan çok silerek yazdım. Kabaca bir hesapla 326 sayfalık romanın bir o kadarı da silindi diyebiliriz…

Söyleşi: Melisa Ceren Hasmaden

Röportaj Varlık Dergisinin Eylül Sayısında Yayınlanmıştır.

Ç o k   O k u n a n l a r