Masthead header

İnsanlar Neden Dedektif Romanları Okurlar? | Edmund Wilson

Yıllardır dedektif romanlarından söz edildiğini duyarım. Aşağı yukarı tanıdığım herkes onları okuyor ve bu kitaplar hakkında içine dahil olmayı başaramadığım uzun tartışmalar yürüyor gibi. Bana hep Woodrow Wilson’dan W.B. Yeats’e kadar çağımızın en ciddi kamusal figürlerinin çoğunun bu kurgu biçiminin tutkunu olduğu anımsatılır. Pek hoşuma gitmeyen birkaç Chesterton hikâyesi dışında, Sherlock Holmes’un erken dönem taklitçilerinden bu yana dedektif romanı okumamıştım. Okuduğum taklitçi, Düşünen Makine adında bir karakter icat eden ve bu karakter hakkındaki öykülerinin ilk cildini 1907 yılında yayımlayan merhum Jacques Futrelle idi. Oniki yaşımda bu edebiyat biçiminden sıkıldığımı hissetmeye başlamış, Sherlock Holmes’un beni büyülemesine karşın, Düşünen Makine’den sıkılmış ve onu terk etmiştim.

Kısa bir süre önce değişik popüler kitap türlerini örneklemeye başladığımdan beri, üretim hacmiyle baş etmek için kitap dergilerinin özel editörler istihdam etmek zorunda kaldıkları bir ölçekte üretilen ve olağanüstü popülerleşen bu kurgu türünün örneklerini incelemem gerektiğini düşünüyordum. Okuduklarımın ortalamanın üzerinde kitaplar olacağından emin olmak için, mütehassısların özellikle saygı duyduğu yazarların yeni kitaplarını bekledim. Rex Stout’un Nero Wolfe öykülerinin son cildi Not Quite Dead Enough (Yeterince Ölü Değil) kitabıyla işe başladım.

Bulduğum şey beni oldukça şaşırttı ve hevesimi kırdı. Kitabın, aşağı yukarı kırk yıl önce Jacques Futrelle’in ürettiğinden daha büyük bir sadakatla eski Sherlock Holmes formülünü yeniden ürettiğini gördüm. Her şeyden önce başkalarıyla kıyas kabul etmez, emsalsiz bir özel dedektif vardı. Kokain ve viyolin müptelası olmasına karşın, her daim entelektüel yetenek ve dehasını kullanmaya hazır olan Holmes gibi, Nero Wolfe da, üstün zekâlı, resmi ve törensel davranışlara meraklı bir adamdır. Kinayeli konuşma ve egzantrik alışkanlıkları olan dedektif, orkide yetiştirme ve gurme yemeklerin müptelasıdır. Kahramanın yanında da ona hayran olan çömezi vardır. Azıcık kalın kafalı Scotland Yard müfettişi Lestrad, karşımıza Polis Departmanı’nın şaşkına dönmüş, enerjik müfettişi Müfettiş Cramer olarak karşımıza çıkar. Aşağı yukarı tek fark, ince ve hareketli bir adam olan Holmes’un yerine, Nero Wolfe’un şişman ve uyuşuk bir adam olmasıdır. Canileri intihar etmeye zorlamaktan hazzeden Holmes’un aksine Wolfe onları adalete teslim etmekten hoşlanır. Thirty-fifth Street West’in uzak köşelerindeki evinde kendisine daima eşlik eden birası ile koltukta sadizmin tadını çıkaran Nero Wolfe’un sessiz geceleri ve zengin yemeklerinden hoşlandım. Rex Stout’un kitabını oluşturan iki öykü Not Quite Dead Enough (Yeterince Ölü Değil) ve Booby Trap (Bubi Tuzağı) beni hayal kırıklığına uğrattı. İki öykü de, alışılagelmiş öykülerden daha kısaydı. Bu öykülerde büyük dedektif, ordu için ciddi bir askeri eğitimden geçtiğinden dikkatini asıl mesleğine veremiyordu. Bu nedenlerle sözünü ettiğim öykülerin, yazarın bu türde verdiği örneklerin en iyisi olmayabileceği sonucuna vardım. The Nero Wolfe Omnibus (Bütün Nero Wolfe Öyküleri) kitabında yer alan, daha önce yazılmış iki öyküyü de okudum: The Red Box (Kırmızı Kutu) ve The League of Frightened Men (Korkmuş Erkekler Cemiyeti).

Her iki öykü de bana umut ettiğim heyecanı vermekten uzaktı. Daha sonraki hikâyeler yarım yamalak ve derinlikten yoksun ise, bunlar da karman çormandı. Öyküler hiçbir yere ulaşmayan ve hikâyede gerçek hiçbir işlevi olmayan bölümlerle doluydu. Sherlock Holmes’a dönüp baktığım zaman Nero Wolfe’un orijinalinin ne kadar uzak ve soluk bir kopyası olduğunu gördüm. Conan Doyle’un eski hikâyelerinde mizah, şık at arabalarının masalsı şiiri, Londra’nın kasvetli kulübeleri ve yalnız taşra malikâneleri vardır ki, Rex Stout’un öykülerinin arka planını oluşturan modern New York’ta bunları taklit etmesinin yolu yoktur. Sürprizler bile orijinal metinde daha eğlencelidir; Sherlock Holmes’da en azından tavanı aşağı inen bir yatak odanız, hizmetkârların zilinden aşağı inen eğitimli bir yılanla karşılaşırsınız. The League of Frightened Men (Korkmuş Erkekler Cemiyeti) adlı öyküde zeki akıllıca bir psikoloji numarası kullanılsa da – gizemli sorunun cevabı genellikle ne beklenmedik ne de hayal mahsulüdür. Birkaç tane eğilmiş paslı çivinin altındakini bulmak için, talaş yutarak çok sayıda sandığı açmak zorunda olduğum hissine kapılmaya başladım. Dedektif romanlarının, romanın tanıtım ve değerlendirme yazılarını hazırlayan eleştirmenlerin gizemin çözümünü kamuya açıklamasını yasaklayan gelenekten yararlanarak haksız kazanç sağladığı gibi beni dertlere sevk eden bir inanç beslemeye başladım. Bu gelenek hem kurgunun önemli bir bölümünün anlamsızlığının gizlenmesine yarıyor, hem de dedektif romanı yazarlarının başka hiçbir türün yazarına nasip olmayan türden bir korumadan yararlanmasını sağlıyor. Sırrın açığa çıkacağı beklentisiyle gerilim yaratmak zor değildir; ama okurda beklediğine değdiği hissini uyandıracak kadar dâhice, pikaresk ya da eğlendirici bir suç işleme yolu bulmak için biraz yetenek gereklidir. Rex Stout’un yanlış izler, ipuçları ve bitmek tükenmek bilmeyen sapmalarla gizlediği asıl sır, ancak kitabın son bölümünün boşluklar bıraktığı anlaşıldığında ölçeği kavranabilen hayal gücü yoksunluğudur.

Uzmanlar, devam ettirilen Doyle geleneğinin, dedektif romanının yaygınlaştığı on yıllar boyunca dedektif romanı janrında yapılanların hepsini veya türün en iyilerini de kapsamadığı düşüncesindedirler. Bulmaca içeren dedektif romanları da vardı; bana bu türün Agatha Christie’nin öykülerinde yaratıcılığın doruklarına ulaştığı yönünde güvence de verilmişti. Böylece Agatha Christie’nin Death Comes As the End adlı yeni kitabıyla beni oyuna getirdiğini itiraf etmeliyim. Katilin kim olduğunu tahmin edemiyor, kitabı okumaya ve katili tahmin etmeye teşvik ediliyordum. Kitabın sonunda katilin kim olduğunu öğrendiğimde şaşırmıştım. Ama Agatha Christie’den hiç hoşlanmadım, umarım hayat boyu onun bir kitabını daha okumak zorunda kalmam. Bu noktada muhtemelen Death Comes As the End kitabında anlatılan öykünün MÖ 2000 yılında Mısır’da geçtiğini ve kitabın yazarın tipik eserlerine tam da benzemeyen Lloyd C. Douglas türü bir tadı olduğundan da bahsetmeliyim kuşkusuz. (“Güneşin altında kayığın içine kucağında küçük Teti ile serilip uzanırken, Nil üzerinde beraber yelken açmak, balık tutmak ve gülmek için Khay yoktu artık.”) Yazım tarzının aşırı duygusallığı ve bayağılığı, kitapları okumayı edebi açısından imkânsız hale getiriyordu. Sırf sorunun çözüldüğünü görmek için baştan sona bu tür bir kitabı okuyamazsınız. İkiboyutlu bir evrende bile kendi başlarına var olmalarına izin verilmeyen, kitabın hangi bölümünde ya da zaman çizelgesinin hangi dakikasında olduğunuza bağlı olarak güvenilir veya tekinsiz görünmesi, kuşku uyandırmak için yapmacık davranması gereken karakterlere ilgi duyamazsınız. Anlatılan suç öykülerinde karakterler geliştirmeye çalışan ve belli bir tarzda Nero Wolfe ve Archie Goodwin karakterlerini yaratan Bay Stout’un durumunda, bunu oldukça rahatsız edici bulmuştum. Ama Mrs. Christie Mr. Stout’tan daha uzmanlaşmış olduğundan ve çözülmesi gereken bulmaca üzerinde daha az zaman harcaması gerektiğinden, insanı alakadar eden öyküleri ya tümüyle bertaraf etmek ya da metni bu öykülerin oldukça tatsız parodisiyle doldurmak zorunda kalıyor. Yeni romanında gerilimin üç aşamasında kendisine yarar sağlayacak kuklalar üretmek zorunda: ilk önce kimin öldürüleceğini, daha sonra kimin cinayetleri işlediğini, son olarak da kadın kahramanın iki adamdan hangisiyle evleneceğini önceden kestiremiyor olmanız gerekli. Bütün bu oyunlar, sihirbazın dikkatinizi kartlardan uzaklaştırmak için kullandığı garip ve gereksiz el hareketlerine benziyor. Oyunlar, bir sihirbazlık gösterisi gibi sizi hafifçe şaşırtıp, hafifçe eğlendirebilir. Ama Death Comes as the End gibi bir gösterideki konuşmalar sürekli sıkıcı ve bir kâğıt oyununun zarafetinden yoksundur.

Edebiyatın çok sayıda kişinin ilgisini çekiyor gibi gözüken bir alanına haksızlık edebileceğimden korkarak, Alexander Wollcott’un “Amerika’nın ürettiği en iyi dedektif romanı olarak nitelendirdiği” ve yayımlanmasından itibaren Dashiel Hammett’in Jimmy Durante’nin deyimiyle “entelektüellerin baş tacı” olmasına yol açtığı için bu alanın klasiklerinden biri olduğunu varsaydığım Malta Şahini’ni okudum. Ama 1930 yılında neyi baş tacı ettiklerini düşündüklerini anlamak zordu doğrusu. Mr. Hammett, Pinkerton dedektifi olarak gerçek bir deneyimin avantajına sahipti. Hammett, Sherlock Holmes’un eski formülü ile gangesterlere ilgi duymanın moda olduğu günlerde okurların yeni bir biçimde ürpermesini sağlayan yeraltı dünyasının soğuk zulmünü kaynaştırmıştı. Ama bunun ötesinde, öyküye hayali bir yaşam kazandırma becerisinden yoksundu. Yazar olarak yeri, Rex Stout’un mertebesinin de altındadır, tıpkı Rex Stout’un James Cain’in altında olduğu gibi. Malta Şahini, her gün günümüz gazetelerinde güçlü çene yapılı kahraman ile kaşarlanmış güzel maceraperest kadının iniş ve çıkışlarla dolu maceralarını izlediğiniz çizgi dizilerin pek de üstünde görünmüyor.
Dedektif romanının T.S. Eliot ve Paul Elmer More’un hissettiği ve benim hissetmeyi başaramadığım büyüsü nedir? Hayal gücü ile dolu bir kurgu eseri olarak bana tümüyle ölü gibi gözüken bir tür bu. Graham Greene’ın hayranlarının iddia ettiği gibi, casus romanları şiirsel olanaklarını ancak şimdi gerçekleştiriyor olabilir; psikolojik dehşet duygusunu sömüren cinayet romanları ise tümüyle farklı bir konudur. Ama gerçek anlamıyla dedektif öyküsü en iyi ürünlerini ondokuzuncu yüzyılın sonunda vermiştir. Edgar Allan Poe’nun mantıksal çıkarsama yoğunluğunun bir kısmını M. Dupin’e aktardığı, Dickens’ın sunduğu gizemleri toplumsal ve ahlaki önem taşıyan konularla zenginleştirdiği, sırrın çözümünün cidden söylemek istediği bir şeyin dışavurumcu sembolü olduğu bu dönemden sonra dedektif romanı gerilemeye başlamıştır. Yine de dedektif romanı okur üzerindeki etkisini korumuş, hatta iki dünya savaşı arasındaki yirmi yılda öncesinden daha da popüler hale gelmiştir. Bu durumun ciddi bir nedeni olduğuna inanıyorum. Bu yıllarda dünya, her şeye işleyen yaygın bir suçluluk duygusu ve sorumluluk sahibini nihai olarak saptamak mümkün olmadığı için kaçınılması imkânsız gibi gözüken ve her an gerçek olabilecek bir felaket korkusunun egemenliğindeydi. İlk günahı kim işlemişti ve bir sonraki günahı işleyecek olan kimdi? Romanlarda ikinci cinayet daima beklenmedik bir anda, soruşturmanın devam ettiği bir noktada işlenir; Nero Wolfe’un öykülerinin birinde cinayet tam da büyük dedektifin ofisinde işlenir. Herkes şüphelidir ve caddeler kime sadık olduğunu bilemediğimiz pusuda ajanlarla doludur. Hiç kimse suçsuz değildir; hiç kimse güvende değildir; sonuçta katil saptandığında hissedilen duygu rahatlamadır – ne de olsa katil sizin ya da benim gibi normal bir insan değildir. Katil, meslek erbabının “George Gruesome” olarak tanıdığı kötü kahramandır. Katil, yanılması imkânsız bir Güç, suçun kimin üzerinde kalması gerektiğini çok da iyi bilen mağrur ve her şeyi bilen dedektif tarafından yakalanmıştır.

(E. Wilson, A Literary Chronicle: 1920-1950, 1952)

İngilizceden çeviren: İdil Eser

Bu yazı ilk kez kitaplık dergisinin 81. sayısında yayımlanmıştır.

edebiyathaber.net (22 Temmuz 2012)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r