Masthead header

İlk Kitap: Ozan Ertürk | Mesut Örs

İlk kitap söyleşilerimizin bu haftaki konuğu Eksik Parça Yayınevi’nden çıkan “Ruhban – Yeni Çağ Mitolojisi” isimli romanıyla Ozan Ertürk.

“Ruhban- Yeni Çağ Mitolojisi’nin konusu evrenin, Dünya’nın ve insan vücudunun içinde geçen bir macera.”

Kendinizi kısaca tanıtabilir misiniz? Kitaplar hayatınıza nasıl girdi, “okur” olmaktan “yazar” olmaya giden yol nasıl başladı ve ilerledi?

Ben Ozan Ertürk, 36 yaşında ilk romanım “Ruhban – Yeni Çağ Mitolojisi” yayınlandı.
Eski pazarcı, radyocu ve reklamcıyım. Genç yaşlardan beri kitap okuyorum ve 17 yıl önce reklam yazarlığı ile başlayan yazarlık kariyerim bilimkurgu yazarlığı olarak devam ediyor.

Kitaplar ailem sayesinde hayatıma hem girdi hem az kalsın çıkıyordu diyebilirim. Girmesi çok erken yaşlarda beni tam da yaşım için olan kitaplarla tanıştırmalarıyla oldu. Beşinci sınıfta Jules Verne. Aslında hayal gücünü açan, harika, fantastik kitaplar. Ancak kitap okurken çok sıkıldığımı ve bir daha asla kitap okumayacağımı düşündüğümü hatırlıyorum.

Birkaç sene sonra, ortaokulda evdeki kütüphaneden rastgele bir kitap seçtim. Stephen King – Canavar. İlk 300 sayfa hiçbir şey olmamasına rağmen ‘yetişkin’ temaları beni kendisine çekmişti, okudum ve 300. sayfadan sonra olanlar beni tamamen değiştirdi diyebilirim. Bir daha kitap okumayı bırakamadım. “Kitaplarda her şey mümkün o zaman!” diye düşündüğüm ilk anı hatırlıyorum.

“Ruhban / Yeni Çağ Mitolojisi” isimli kitabınızın ortaya çıkış öyküsünü anlatabilir misiniz? Fikir nasıl doğdu, ismine nasıl karar verdiniz, yazma süreci nasıl gelişti, yazarken uyguladığınız belli rutinler veya ritüeller var mı?

: ) Direkt böyle söylemek istemezdim ama kitabın baş kahramanının beni bizzat ziyarete geldiğini düşünüyorum. Bunu şakayla karışık olarak arkadaşlarıma sesli, size yazılı olaraksöylüyor olmakla beraber kendi kişisel fikrimce aklıma daha mantıklı bir açıklama gelmiyor. Yani o anı öyle tarif edebiliyorum. Çok kısa bir anlığına kendi bedenime ve ellerime yabancılaştığımı hatırlıyorum. Belime kadar kar yağmış ve yağmaya devam eden bir yerdeydim (askerde), etrafta da mavi bir ışık yanıp yanıp sönüyordu. O an hem kitabın adını hem de konusunu ve hatta bütün hikâyesini, aynen kitapta olduğu sırayla ve kurguda zihnimde buluvermiştim. Birkaç saniyede her şey başından sonuna aklımdaydı. En şaşırtıcı kısmı da kitaptaki karakter isimleri bile. Daha sonra kitabı 5-6 kere baştan yazdım. Yıllar sürdü galiba tekrar tekrar yazmam. Bir türlü istediğim şeye dönüşmüyordu. Her türlü rutini denedim. Erken kalkıp yazmayı, uykusuz kalıp yazmayı, sarhoş yazmayı, dağda yazmayı, evden yazmayı, istifa edip kariyerime pazarcı olarak devam ederken yazmayı… Sonunda istediğim dili yakın arkadaşım Kül grubunun solistinin Adapazarı’nda yaşadığı 17 Ağustos depremini dinlerken keşfettiğimi hatırlıyorum. “İşte,” demiştim. “Kitabın bir anlatıcıya ihtiyacı var.” Böylece Ruhban’ın son hali yazılmaya başlandı.

Profesyonel olarak uzun süre hayatımı yazarlıktan kazandığım için yazarlığıma ve yazma rutinlerime dair fikirlerim biraz mesleki tecrübe içeriyor. Oturup yazılması gerekiyor. Bu bir iş ve günde sekiz saat yazmaktan daha doğru bir yazma rutini düşünemiyorum.

Dosyayı bitirdikten sonra yayınevlerine ulaşma, başvuru ve dosyanın kabul edilmesi sürecinden bahsedebilir misiniz? Bu süreçte yaşadığınız zorluklar olduysa bunları nasıl aştınız?

Biraz ilginç, üzücü ve zorlayıcı bir hikâye aslında. Her şey garip bir şekilde başladı. Çünkü kitabımı 40 yaşından önce bastırmak gibi bir niyetim yoktu. Sonra bir gece 10.30’da, çok da saygı duyduğum, uluslararası arenada ülkemizi temsil etmiş, işlerini sevdiğim bir beyefendi beni aradı. Dosyamın eline ulaştığını, çok beğendiğini, hemen basmak istediğini söyledi.  Beklemediğim bir anda hayallerim gerçek olacağı için epey şaşırmıştım. (Dosyayı hayatımda yeri çok özel olan birisi benden habersiz yayınevine göndermiş. Sonradan öğrendim)

Metnin son güncellemelerini yapıp yayınevine gönderdim. Bu sırada yayınevi de bana sözleşmeyi gönderdi. Sözleşme şartları biraz sertti. Yurtiçi ve yurtdışı haklarının neredeyse tamamı, konunun fikri mülkiyet hakları, yazara danışmadan dizi, çizgi roman ve tiyatro oyunlarına uyarlama hakları gibi çok sert maddeler içeriyordu. Ben de romanım hakkında uzun soluklu bir plan yaptığım için sözleşme şartlarını konuşmak için yayınevinden randevu istedim.

45 gün sonra ancak yüz yüze toplantı ayarlayabildim. Toplantıya gittiğimde garip bir şey oldu. Randevulaştığım kişi, buluşmamızdan beş dakika sonra uykusunun olduğunu, uyuyacağını söyledi (mazeretini bildirerek) ve benimle başka birinin toplantı yapacağını söyledi. O kişi gelip beni toplantı odasından balkona çıkardı. Ne beni, ne teslim ettiğim dosyamı daha önce duymamıştı. Bilimkurgu yazdığımı öğrenince bana vimeo.com’dan bir bilimkurgu videosu açtı. Yaşananlar beni biraz garip hissettirse de heyecanımı kaybetmedim. Yine de karşılaştığım özensizlik beni biraz üzmüştü.

Daha sonra yayınevinin benimle iletişime geçmesini beklemeye karar verdim. İki ay bekledim. Sözleşme detaylarıyla ilgili yayınevinden kimse bana hiçbir şekilde ulaşmadı. İki ay sonra da ben heyecanıma yenik düşüp yayınevini aramaya, oradaki kişiler ile iletişim kurmaya başladım. Her konuştuğum kişi “biraz ertelendi”, “gelecek ay mutlaka başlıyoruz”, “bize 15 gün daha ver” gibi şeyler söylediler.  O ertelenmeler 8 ay sürdü.

Zaten ben de 6. ayında bu yayınevi ile çalışmamaya karar vermiştim. Dolayısıyla o zaman, ne kadar imkânsız bir süreç olduğunu bilmediğim yeni yayınevi arama sürecine girmiştim bile.

Bu kadar zor olacağını, hatta neredeyse imkânsız olacağını nereden bilebilirdim. Gerçekten galiba 32 yayınevine başvurdum. Profesyonel bir beyaz yakalı geçmişine sahip olduğum için de, önce tanışma maili, dosya başvuru metni ve formlar, bilgiler, hatırlatma e-postaları, tanıdıklar bulup araya sokmalar ne varsa, 36 yaşındaki bir insanın aklına ne türlü “iş bitirici yöntem” gelirse onları denedim.

Tek-bir-cevap-bile alamadım. Bırakın ret cevabını, dosyanızı aldık, değerlendirme yapacağız,
6 ay sonra belki döneriz diyen bile olmadı. Gerçekten boşluğa konuşuyormuş gibi hissettiğim çok belirsiz bir süreçti . Fiziksel olarak gittiğim, dosyaları bıraktığım yayınevleri de oldu ama benimle dediğim gibi bir kişi bile iletişime geçmedi. Kolay pes eden biri değilimdir ancak denemeyi bırakmak üzereydim.

Derken başka bir yazarlık işimde danışmanlık yaptığım bir arkadaşım, şu an yayınevim olan yayınevine göndermemi tavsiye etti.  Nasıl olduysa Eksik Parça Yayınevi’ni atlamışım. Hemen iletişime geçtim ve gönderdim. Ve ilk cevabım geldi. “Dosyanızı aldık, teşekkür ederiz, biz size haber vereceğiz” denildi. Ben de cevap almanın şımarıklığı ile dayanamayıp normalde 4-5 ay beklemelerin normal kabul edildiği bir süreçte, 1 hafta sonra e-posta göndererek, “Nasıl olmuş beğendiniz mi?” diye sordum. Ne mutlu ki karşımda şu an editörüm olan harika birisi vardı ve “Evet” cevabını beni bekletmeden verdi. E-posta gönderdikten 10 gün sonra yayınevine tanışmaya gittim. 15 gün sonra da sözleşmeyi imzaladık.

İlk kitabımı bastırma sürecim emek mi, şans mı, kader mi bilmiyorum. Fakat tek bildiğim şey üzerinde neredeyse hiçbir kontrolümün olmadığı, gerçekten sürekli “bu iş galiba imkânsız” dediğim bir süreçti.

Evrenden ilk kitabını yayınlatmaya çalışan insanlara kolaylıklar diliyorum. Terapi isterlerse ücretsiz 1 saat ayırabilirim kendilerine.

İlk kitap hem yazar, hem yayınevi açısından soru işaretleriyle dolu, heyecanlı bir başlangıçtır. Siz “ilk kitap” olgusuna nasıl bakıyorsunuz?

Aslında “ilk kitap” benim için ayrı bir öneme sahip değildi. Ne okuduğum yazarların kitaplarına “ilk” gözüyle bakardım, ne de bakılmasına anlam verebilirdim. “İlk kitap” ne demek çok bilmiyormuşum yani, ilk kitabım yayınlanırken fark ettim. Gerçekten yeni bir dil, yeni bir yıldız da doğuyor olabilir, hiçbir şey de olmayabilir. Bu gerçekten aslında çok heyecanlı bir süreçmiş dediğiniz gibi hem yayınevi açısından, aslında hem de okuyucular açısından ve tabii ki de yazar açısından. Yani sonsuz potansiyelli edebiyat dünyasına kim olduğu bilinmeyen biri giriyor. İlk kitap çok heyecanlı bir ürünmüş o yüzden.

Beni şaşırtan başka bir bilgi daha öğrendim. Dünyada, ülkelerin edebiyat kaliteleri, yayınevlerinin bastıkları “ilk kitaplar” ile ölçülürmüş. Bir ülkede ne kadar çok yeni yazar kitabı basılıyorsa, o ülke edebiyata yatırım yapıyor olurmuş. Yani yeni yazar basabiliyor olmak, ülkenin edebiyat üretiminin kalitesini belirliyormuş. Şimdi bunu çok daha iyi anlayabiliyorum.

Eğer buna uygun zemini hazırsa, o ülkeden başarılı yeni yazarların doğması çok mümkün oluyor.

Kitabınızdan biraz bahsedebilir misiniz?

Kitabın içinde çok önemsediğim ve eşsiz olduğunu düşündüğüm “biçimsel” bir öneri var. Yani klasik romancılığa biraz kafa tutan, kendi hikâye anlatım biçimini icat etmiş bir önermeyle birlikte konuya giriş yapıyoruz. Romanın kendi dilini icat etmesinin romanın diline ve hikâyesine muazzam bir katkısı olduğunu düşünüyorum.

Konu ise evrenin, Dünya’nın ve insan vücudunun içinde geçen bir macera. İnsanın ve evrenin işleyişinde tekrar eden mekanizmaları açığa çıkararak, bir gezegenin insan olma deneyimini ve akabinde gelişen olayları konu alıyor.

Yeni çalışmalarınız var mı? Varsa, kısaca söz edebilir misiniz?

Yeni çalışmalarım Ruhban evreninin farklı maceraları üzerine olacak. Zaten yıllardır üzerinde çalıştığım bir konuydu, şimdi yayınevim ve editörüm ile birlikte yönetiyoruz süreci.

Yazar adaylarına tavsiyeleriniz neler olur?

Dünya edebiyatını, klasikleri ve sevdiği türde yabancı kitapları okumayı seven yazar adaylarına, benim en çok işime yarayan tavsiyeyi vermek isterim.

Zevk için, beğenilerinize uygun çeviri kitapları okumak yerine, en az iki sene, sadece ve sadece Türkçe yazılmış kitapları okuyun. Mümkünse başkalarının yazdığı sosyal medya metinlerini bile okurken çok dikkatli olun. Kendi dilinizi, gerçekten sadece kendi dilini bulmuş kişileri okuyarak arayabileceğinizi düşünüyorum. Kendi dilinizi keşfederken size en büyük desteği diğer Türk yazarlar verecek.

edebiyathaber.net (1 Kasım 2021)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r