Hayatın Kıyısında Yaşam | Havanur Taflan

Ocak 22, 2026

Hayatın Kıyısında Yaşam | Havanur Taflan

Hayat bazen usulca daralıp merkezinden atar bizi. Kıyısında yaşamak zorunda bırakır. Hayatın görünürlüğünü sağlayan o ışıklarından yoksun… Hayatın gündelik akışının içerisinde kaybolup gider bu yaşam. Yine de geçmişin kırıntıları o karanlık dehlizden çıkıp hayatın mahkemesini kurmak için fırsat bekler. Eksiltilmiş hayatın unutulan tüm acılarını dile getirmek için… Tüm o dile gelenler… Büyük bir trajedi değilse bile yaşanmamış hayatın bütün hayıflanmasını barındırır içinde.

Marlen Haushofer’in Çatı Katı romanındaki kadın da tam olarak böyle bir yerden bakar bize.  İki çocuklu burjuva bir adamla evlidir kadın. Bir sınıf göstergesi olarak değil; düzenin, alışkanlığın ve sessiz uzlaşının adıdır burjuvalık burada. Aynı yatakta yatan kendi düşüncelerine çekilmiş iki farklı hayat… Sessizliğin hükümranlığında mutsuzlukların dile gelemediği bir yaşam. “Daha fazla yalnız kalmak istemiyordum. Bir an önce aile kurmalı ve ailenin odak noktası olarak büyükbabam gibi güçlü ve ağırbaşlı bir şekilde her akşam lambanın altında oturup hikâyeler anlatmalıydım. Yalnız bu arada güçlü ve ağırbaşlı olmadığımı, asla ailenin odak noktası olamayacağımı ve hikâyeler, en azından bir ailenin hoşuna gidebilecek hikâyeler anlatamayacağımı gözden kaçırmıştım.”

Yıllar sonra gelen eski günlüğünden koparılmış sayfalarla kadının geçmişine yolculuk yaparız anlatıda. Çatı katına çekilip okuduğu bu mektuplardan iki yıl süren bir sağırlık yaşadığını, kocasına ve küçük oğluna yük olmamak için dağ evine çekildiğini öğreniriz. Bu fedakârlık gibi görülse de…  Kendini hayattan kenara çekmesi fazlalık olmaktan korkmasının sonucudur oysa.

Yazar burada sağırlığı bir hastalık olarak değil, varoluşsal bir durak olarak gösterir. Duymamak, dünyadan kopmak değil; ona maruz kalmayı reddetmektir. Kadının sağır olarak geçirdiği zaman diliminde yaşadığı yalnızlık daha da görünür hâle gelmiştir. Çocukluğunda öğretilmiştir kendini geri çekmek ona. “İçimde hapsolmuş, ayak parmaklarını ısıtmak ve tüm diğer çocuklar gibi hoplayıp zıplamak isteyen küçük bir kız çocuğu yaşıyor hala. Ama onu hapsetmişler ve bu, küçük kız olmaktan vazgeçemeyen tüm küçük kızların başına geliyor. Şimdiki zamanla uzlaşamamamın tek suçlusu gerçekten benim.” Kıyıya itilmiş bir yaşamdır onunki. 

Hayatta kalmak için çabalayan bu kadının benliği ya susar ya uyum sağlar ya da sığınağı çatı katına çıkar. Gerçekten kendine ait olan tek yerdir çatı katı. Evin içinde ama evden ayrı… Burada böcekler, kertenkeleler ve özellikle kuşlar çizer. İnsan ilişkilerinin gürültüsünden arınmış bir aynadır doğa onun için.

1960’ların başında Salzburg’da bir gazeteye verdiği röportajda, Haushofer, “ailesiyle yeterince zaman geçiremediği” için suçluluk duyduğunu söyler. Bu suçluluk, bir ihmalin değil, kadınlığa dair önceden belirlenmiş bir ölçünün sonucudur. Hemen bir tavsiye gelir açıklamadan sonra; “Neyi yanlış yaptığını biliyorsun Marlen; Manfred senden bir dilim ekmek ve tereyağı istediğinde, ona üç tane yap.” Ne yazık ki tarih boyunca kadından yalnızca karşılık vermesi değil, daha fazlasını sunması beklenmiştir hep. Bu, kadın emeğinin ölçüsüzlüğünü norm hâline getiren bir buyruk değil midir o zaman?

Savaş sonrası Avusturya’nın kendisini mağdur ülke olarak yeniden kurmaya çalıştığı, geçmişle gerçek bir yüzleşmeden kaçındığı zamanlarda yazar Haushofer. Onun sessiz, içe dönük, gündelik olana yaslanan bu anlatısı; döneminin yüksek sesli edebiyat beklentisiyle örtüşmediğinden yayımlandığı yılda çok fazla eleştiriye maruz kalır. Bağırmayan yargılamayan dili yüzünden… Kadınların sessizliğinin ve direnemeyişlerinin onlara nasıl öğretildiğini göstermek ister oysa. Toplumsal olarak öğretilmiş çaresizliğin o sessiz sesini…  Kahramanıyla geri çekilerek yaşanmış bir hayatın fotoğrafını önümüze koyarken edebiyatın kıyısına bırakır kendini de. Hayat, ancak kenarına çekildiğimizde görünür hâle gelmez mi zaten? Belki yaşadığımız en büyük trajedi başımıza gelenler değil, bize öğretilenlerdir.

“Yaşamımdaki bütün yanlış kararları enine boyuna düşündükten sonra aldım. İnsanın düşünmesi gerektiğini küçüklüğümden beri kafama kazıdıkları için hâlâ sürdürüyorum bu alışkanlığı. Ya ben insan değilim ya da direktifler yanlıştı. Düşünmeyi, gözlerim kapalıyken ve resimleri göremediğimde, körlere eşlik eden bir rehber köpek gibi kullanıyorum. Ne yazık ki, öğrenilmiş düşünme alışkanlığı düşüncelerimin bana eziyet etmelerine ve beni asla rahat bırakmamalarına yol açıyor.”

Bazen hayatın kıyısına çekilmek ve ona karşıdan bakmak… Ama hep orada kalmak…  Haushofer’in kahramanı gibi biz de çoğu zaman sessizliği seçer, görünmezliğe razı olur geri çekilmeyi erdem sanırız. Oysa o zaman merkeze ait olma ihtimalini kendi ellerimizle kaybetmez miyiz?

“Çoğu zaman yüzüstü uyuyakalıyorum. En azından birkaç saatliğine, dünyaya sırtını dönmek büyük bir şans.”

Kendi hayatımızın merkezinde miyiz, yoksa kıyısında mı? Bu soruyu cevaplamak zorundayız hepimiz. Evet, bu sorunun cevabı, ancak kıyıya çekildiğimizde belirir.

Ama…

Yalnızca cevap aramak için…

Ben Hiç Kimseyim! Ya siz kimsiniz?

Emily Dickinson

Kaynak:

Marlen Haushofer,  Çatı Katı, Çev.Serap Gülerçin Karluk, YKY

Yorum yapın