Seyahate çıkmadan önce, evde bavulumu hazırlarken ilk işim, bavuluma fotoğraf makinemle, bir defter koymak olur. Çünkü günü gününe gördüklerimi yazıya geçirme sabırsızlığına yakalanacağımı daha evden çıkmadan bilirim. Çıkacağım o yolculuğa sıkı sıkıya bağlanmak adına, yaşamdan kopmamak adına yazarım. Eğer bir sabah kalksam ve bütün yazdıklarım kaybolmuş olsa üzülürüm elbette. Günlük tutmak bence bu. En eğlenceli yazı şeklidir de. Başkalarının günlüklerini okuyunca bu fikrim daha da sabitleşiyor. Yazılan her şey ilk günkü tazeliğiyle saklanıyor günlüklerde. Okur ile yazan kişi arasındaki o samimi havayı daha kolay kurmaları gibi günce yazınının tartışılmaz üstünlüğünü kim yadsıyabilir! O an önümde boş duran sayfalara neler yazacağımı, şüphesiz bilemem ama o satırların yazılacağı andaki ruh durumum yazıyı belirleyecektir, onu bilirim. Kısaca ‘o an’ı boş sayfalara hapsedeceğimi bilirim. Evet, yalnızca içinde bulunacağım ‘an’ı yazacağımı bilirim. O ‘an’ı yakalamak ve tüm zamana yaymak isteğidir bizleri günce tutmaya iten. ‘An’ı ortaya koymak ve o ‘an’ları sonsuzluğa taşıma isteğimiz. Üstelik kendi yaşamımızdan bir kesit!

Edebiyat ve sanat dünyasından tanınmış kişilerin kaleminden yazılan günlükler, tüm gerçekliğiyle yaşamı yansıtan birer ayna olarak karşımıza çıkarlar. Günlükler, yazarlarının iç dünyasını kurgusuz bir biçimde sergileyerek günlüğün sahibine ilişkin ayrıntılı bilgilere birinci elden ulaşmamızı sağladıkları gibi, yazıldıkları dönemin önemli olaylarına ilişkin tarihsel belgeler olarak da önem kazanırlar. Öyle bir çağda yaşıyoruz ki “değişim” ivedi. Dünü, bugünü bilmezsek yarını nasıl anlayabiliriz? Günlükler düzenli olarak tutulmuş, tarih atılmış notlardan mı ibarettir yoksa bundan fazlasını mı içerir?
Bu konuda en genelleyici tanımı usta günlükçü, romancı André Gide yapmış: “Günlüğün anıdan tek farkı, günü gününe tutulmuş olmasıdır.” Edebiyatın ana damarlarından biri olarak her günlük, bir portre, bir öykü, bir anı, bir tarih yazısıdır. Öğretmeye bağlı, gerçekçi anlatım türlerinden biri olan günlükler, bir kişinin önemli ve kayda değer bulduğu olayları, gözlem, izlenim, duygu, düşünce ve hayallerini günü gününe tarih belirterek anlattığı yazı türüdür. Latincedeki “dies (gün)’den türetilmiş “diarium” (günlük) sözcüğünden gelir. Örneğin 1409- 1431 yılları arasında Fransız bir papanın tutuğu Parisli Bir Burjuvanın Günlüğü o dönemi araştıran tarihçiler için önemli bir kaynaktır. İngiliz günlük yazarı John Evelyn’in Diary (Günlük) adlı günlüğü, 17. yüzyıl İngiltere’sinin toplumsal ve kültürel yapısına ışık tutar.
Tarihte ilk defa Romalılar günlük kullanmış. Edebi içerikten yoksun, birtakım kamu kuruluşlarında yapılan işlemlerin unutulmaması amacıyla tutulan ve “commentarii” adıyla anılan bu ilk günlükler, duygusallıktan uzak notların kabaca birleşiminden oluşmuş. Tarihte, bu çeşit günlüklerin, savaşlar ve askerî hareketleri not etmek amacıyla kullanıldığı da görülmüş. Edebiyat değeri taşımayan bu günlükler şüphesiz tarihçiler için önemli belgeler. Osmanlı Teşrifatçılarından Ahmet Ağa’nın Kara Mustafa Paşa’nın İkinci Viyana Kuşatması’nı günü gününe kaydettiği Vakay-ı Beç adlı eseri (Aslı Viyana Milli kütüphanesinde olup Viyana Önlerinde Kara Mustafa Paşa ve Viyana Kuşatması Günlüğü olarak Türkçeye çevrilmiş), Yavuz Sultan Selim’in Çaldıran ve Mısır seferini anlatan Haydar Çelebi Ruznamesi o dönemlerin olaylarına ışık tutması yönünden önemli belgelerdir.
Günlüklerin edebî değer kazanması ancak Rönesans sonlarına doğru başlamış. 1768-1840 yılları arasında İngiltere Kraliçesinin nedimesi ve roman yazarı olan Fanny Burney, saray dedikodularına ve pek çok olaya kendi duygusal izlenimlerini ekleyerek yazdığı günlükle, İngiliz edebiyatında önemli bir yere sahip olmuş. 19. yüzyılın ortalarına doğru, romantizm akımının en yoğun dönemini yaşamasıyla birlikte günlükler, edebî değeri ve içeriği bakımından çoğalmaya, yaygınlaşmaya ve yazarlarının iç dünyasını yoğun duygularla yansıtmaya başlamış.
Bir edebiyat günlüğü, yalnızca bir edebiyatçının elinden çıkmış günlük değil, edebiyat olaylarına, kişilerine ve sorunlarına yönelmiş günlüktür. Özellikle Batı’da, 20. yüzyılda yaygınlaşan bu tür günlükler, “özel günlük” olma niteliğini de taşır. Aynı zamanda başka türlerde yapıtlar veren André Gide, Julien Green, Max Frisch, Stefan Zweig gibi yazarlar, geride edebiyat günlüklerinin seçkin örneklerini bıraktılar. Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarının acılarını derinden yaşayan bu duyarlı yazarlar, içinde bulundukları dönem ve ortamla ilgili duygu ve düşüncelerini, iç dünyalarını açıkça ortaya koyan birer belge niteliğinde günlükler ele aldılar. Zweig, savaşın acımasızlığının ve acılarının kusursuz bir tanığıydı. Günlüğüne yazdıkları, çoğu kez, kişisel ya da siyasal bir heyecan ya da değişim anına duyduğu tepkiyi o anda dile getirmekti; bunu yaparken özgür, kendisiyle baş başa ve yalnız olduğunun bilincindedir. Ama en önde gelen neden, kendi kendine hesap vermek ihtiyacıydı. Uzun bir aradan sonra, 1912 yılının Eylül’ünde yeniden Günlükler’ini tutmaya başladığında, şöyle yazmıştı: “Nedeni şu:”Eski günlüklerimden birini okurken birden belleğimin ne kadar donuklaştığını, tehlikeli, hastalıklı derece donuklaştığını hissettim.” Bundan yaklaşık otuz yıl sonra, özyaşamöyküsü olarak kaleme aldığı Dünün Dünyası adlı yapıtının giriş bölümünde, yine aynı konuda şöyle demişti: “İnsan belleğini, kimi şeyi rast-gele tutan, kiminiyse rastgele yitiren bir öge olarak değil, bilerek düzenleyen ve bilgece ayıklayan bir güç olarak görüyorum.”
Bir başka günlük örneği olarak Gide’in günlüğünden söz edebiliriz. Gide, Kalpazanlar adlı romanını yazdığı süreçte bir günlük tutar; yapıtının aşamalarını, kuramını apaçık ortaya koyar. Öte tarafta, Gide’in bu ‘edebiyat’ günlükleri, en özel günlüklerden de sayılır, onu, yazarın kendi iç dünyasına vurduğu bir neştermiş gibi ürpertiyle okuruz. Edebiyat günlüklerinin iki unutulmaz örneği de Katherine Mansfield ve Virginia Woolf’un günlükleridir. Mansfield, henüz on altı yaşındayken yazmaya başladığı Bir Hüzün Güncesi’nde yazarlık tutkularını, hırslarını, kıskançlıklarını, kırgınlıklarını içtenlikle ortaya serer. Bu hüzünlü günlük, Mansfield’ın erken ölümünden sonra yayımlanır. 1914’ten, ölümünden bir yıl öncesine, 1922 yılına uzanan bir zaman dilimini kapsar bu günce. 10 Ekim 1922’ de şöyle yazar: “Bunları kendim için yazdım. Şimdi J’ye (kocası, editör, eleştirmen John Midleton Murry) yollayacağım, o ne isterse yapsın…” Eşi, Mansfield’in el yazısıyla yazdığı dağınık notları- öyküleriyle ilgili kısa notları yollanmamış mektupları, vb- düzenleyerek sıraya koyar, yer yer gerekli açıklamalarla bitlilikte yayımlar.
Virginia Woolf da Bir Yazarın Günlüğü’nde, adından da anlaşılabileceği gibi, yapıtını ve yazarlığını merkeze alır. Bir Yazarın Günlüğü türünden metinler, bugün edebiyat tarihçileri ve meraklı okurlar için hazine değeri taşır. Örneğin 20 Ağustos 1930’a şöyle not düşer: “Dalgalar, sanıyorum (100. sayfadayım) kendini bir dizi dramatik monolog halinde çözümlüyor. Önemli olan onların homojen bir biçimde iç içe girip çıkmaları, dalga ritminde. Art arda okunabilirler mi? Bu konuda hiçbir fikrim yok. Sanıyorum, bu şimdiye kadar kendi kendime tanıyabildiğim en büyük fırsat; bu yüzden de herhalde en tam fiyasko. Ama bu kitabı yazdığım için kendime saygı duyuyorum-evet- benim doğal kusurlarımı sergilese bile.”
Zaman içinde edebiyat günlüklerinin de alt kolları oluşur. Eleştiri günlükleri, okuma günlükleri yazılmaya başlanır. Bunun Türkçede yayımlanan son örneği, Alberto Manguel’in Okuma Günlüğü adlı yapıtıdır. Öte yandan, günlük, modern romanda da bir imkân olarak belirir, bir anlatım tekniğine dönüşür. Örneğin çağdaş edebiyatın büyük yapıtları Sartre’ın Bulantı’sı, Rilke’nin Malte Laudris Bridge’nin Notları ya da Martin Walser’in Jocob Von Gunten’ı, günlük biçimiyle yazılır. Fer-nando Pessoa’nın başyapıtı Huzursuzluğun Kitabı’nı okurun karşısına hep farklı kimliklerle çıkan şairin günlüğü olarak okumak da mümkün. Yalnızca edebiyat alanında değil, öteki sanat dallarında da tutulmuş olan günlükler, hatırı sayılır metinler kazandırmışlardır dünya kültür mirasına. Örneğin Kierkegaard’ın günlüğü, felsefe tarihinin en önemli yapıtlarından biri olarak önümüzde duruyor. Marcel Proust’un günlüğü, Camus’nun Defterler’i de hem günlük edebiyatı hem de felsefe tarihi için önemli metinler. Rousseau’nun İtiraflar’ı da günlük türüyle akraba sayılabilir. Ressamlar bu konuda felsefecilerden daha üretken: Dali’nin, Delacroix’nın, Klee’nin günlükleri iyi birer sanatçı günlüğü olduğu kadar resim sanatı üzerine ilginç düşüncelerin gelişmesinde etken olmuşlardır. Sinemacılardansa Cocteau’nun, Zavattini’nin, Tarkovski’nin günlükleri unutulmamalı. Özellikle, Türkçeye Zaman Zaman İçinde adıyla çevrilen Andrei Tarkovski’nin günlüğü, sadece sinema tarihi için değil, edebiyat tarihi için de eşsiz bir eser olarak nitelendirilmeyi hak ediyor.
Batı edebiyatının, günlük türünün kökleşmesini iyi şair ve yazarlara borçlu olduğunu söylemek, herhalde yanlış olmaz. Victor Hugo’dan Charles Baudelaire’e, Goethe’den W.B. Yeats’e, Dostoyevski’den Whitman’a kadar birçok şairin, yazarın yolu günlüğe uğramış. Kafka’nın günlüğünü okuduğunuzda, bunu ancak Kafka’nın yazabileceğini sezersiniz. Marcel Proust, Stendhal, Gombrowicz, Romain Rolland, Batı’dan ilk akla gelen diğer günlükçüler. Bir de bütün ömrünü günlük yazma işine vermiş, bizim edebiyatımızda hiç olmayan Thoreau, Léataud, Anais Nin, Amiel (Tam 174 defter doldurmuştur! 17000 sayfa tutan günlüklerinin bulunmasıyla ün kazandı) gibi isimler var ki onları da saygı ile anıyor edebiyat dünyası.
Raşel Rakella Asal
Kaynakça
Albert Camus- Defterler, Cumhuriyet Kitap, 3 Eylül 2009
Virginia Woolf, Bir yazarın güncesi, Oğlak yayınları, 1996
Katherine Mansfield, Bir Hüzün Güncesi, Can yayınları, 1994
Stefan Zweig, Günlükler, Can yayınları, 1999
Cesare Pavese, Yaşama Uğraşı, Can yayınları, 2005
Susan Sontag, Sanatçı: Örnek Bir Çilekeş, Metis yayınları, 1998


















