Masthead header

Geç de olsa güçlü öyküler | Halil İbrahim Özbay

Yıllardır şiirleriyle içimizi sağaltan usta şair Mehmet Mümtaz Tuzcu, okurlarına güzel bir sürpriz yaparak, bu kez de öyküleriyle Tam Karşım(ız)da Tam Ortada.

Günlük hayatın alışageldik iletilerini taşımak gereksinimiyle ortaya çıkan sözü, sanata dönüştürme amacı, ilkin onu bir düzene sokma (manzum) kaygı ve çabasıyla kendini göstermiş, ağızdan çıkan söz, insanın içinde durduğu gibi durmadığından ve bir kalıba sığmadığından, kalem ve kelam sahipleri şiirle başlayan edebiyat sanatına yeni olanaklar kazandırma yolunda, şiirden anlatıya geçişte ortaya çıkan köprülerden biri olarak hikâye türünü, akışı kontrol edilemeyen zamanın üstüne, yepyeni malzemelerle, nazımdan bambaşka bir yapı, teknik ve dil kullanarak inşa etmişlerdir. Yalnızca tarihsel gelişimini değil; hikâye anlatıcıların bir öyküyü çatarken anlatma tekniğini, dili, zamanı, mekânı kullanışını, insana (kahraman) ve olaylara yaklaşımını göz önünde bulundurduğumuzda, o köprünün altından çok sular aktığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Manzum hikâyeleri, söylenceleri, masalları bir tarafa bırakırsak, ilk öykü örneği, dünyada 14. yüzyılda, bizde ise ancak 19. yüzyılda bugünkü anlamda özgün bir tür olarak belirli bir forma kavuşmuştur.

Batı edebiyatıyla kıyasladığımızda beş yüz yıl gibi büyük bir açığımızın olduğu öykü türünde, rakamsal ve tarihsel olarak ortaya çıkan bu farkın, bugünkü öykücülüğümüze bakıldığında hiç olmazsa niteliksel anlamda çoktan kapandığını söyleyebilirim. Bizdeki en büyük sorun –hemen her alanda olduğu gibi- ortaya çıkardığımız kaliteli ürünleri, aynı kalitede dünyaya tanıtma ve pazarlama konusunda. Üstelik öykü ve roman, başka dillere çevrilirken şiir türüne kıyasla, sanatsallığından çok daha az kaybeder. Yapıtları, elbette yazıldıkları dilde okunduğunda çok daha enfes tatlar ve derinlikler taşıyan Sait Faik’in, Bilge Karasu’nun, Ferit Edgü’nün, Sabahattin Ali’nin, Orhan Kemal’in –ve nihayet hikâye anlatmaya dayalı bir diğer tür olan roman yazarlarımızın- diğer dünya dillerine çevrildiğinde de, bilinen çağdaşlarından hiç de aşağı kalır yanlarının olmadığını iddia edebilirim. Bayrağı bu usta isimlerden devralan, onların torunları yaştaki genç öykücülerimizin de dünyadaki başarılı çağdaşlarıyla rahatlıkla boy ölçüşecek ve hatta onlardan çok daha katmanlı, dil işçiliği, kurgu ve tekniği ileri olan yapıtlara imza attığını görüyor ve okuyoruz.

Sözü edebiyat yapan ince işçiliğe duyarlı çok sayıdaki genç öykücünün hakkını teslim ederken, tam da burada azınlıkta da olsa son zamanlarda okuduğum, azımsanmayacak sayıdaki öykücünün hiç de sanatsal bulmadığım üslupları hakkında, bazı önemli eleştirilerimi dile getirmek istiyorum.

Edebî bir tür olan öykünün yüreği diyebileceğimiz, hatta onu sözün en damıtılmış hâli olan şiire akraba yapan –âdeta- dna’sını bozarak, dil işçiliğini, yoğunluğunu, fazlalıktan âzâdeliğini hesaba katmayarak yazılan, edebî tat vermekten uzak öykülere, kitap raflarında, dergilerde son zamanlarda sıkça rastlıyoruz. Belki bir blog sayfasında, yine son zamanlarda sayıları hızla artan ve hızlı tüketilen gündemden beslenen çokça mizah, azca magazin-kültür dergilerinde okuduğumuzda pek de yadırgamayacağımız, hatta gülüp geçeceğimiz; dilimizde edebî bir tat, hafızamızda sanatsal bir haz bırakmadan unutacağımız bu öykümsü yazılar, hem de ciddi yayınevleri tarafından ‘öykü’ etiketi altında raflardaki yerini alınca, doğrusu, öykü türüne alın terini, yüreğinin mürekkebini akıtmış sanatçılara büyük haksızlık gibi geliyor bana. Alfabeyi yalayıp yuttuğunu iddia eden ve yuttukları alfabenin boğazında kalan son harfleriyle adlandırılan –güya x, y, z- kuşağının içine dâhil edilen kimi genç kalemler! Ne kadar da kasmadan yazdıklarını, üniversite sınavlarındaki uzun paragraflardan korkmadıkları gibi edebiyat yaparken de cesur olduklarını, alfabenin sonuna yetişemeyen eski kuşak yazarların dildeki hassasiyetlerini aşırı bulup onlar gibi süslü ve edebi bir dil kullanmaktan uzak durduklarını göstermek niyetiyle, kişisel bloglarındaki, mizah ağırlıklı magazinel dergilerde kullandıkları, özensiz ve sözün terbiyesinden geçmemiş, asgari sanatsal bir tür amaç için terbiye edilmemiş bir dili, yazdıkları öykülerde de hiçbir çekince duymadan kullanmaktadırlar.

Terbiye sözcüğünü kullanırken, burada ahlakî bir kaygıdan söz etmediğimi söylememe gerek yok sanırım. Söylemeye çalıştığım şey, bir yazarın, argoyu ve özensiz dili, yazdığı öyküdeki kahramanları kadar geniş ve rahat bir şekilde kullanamayacağıyla ilgilidir. İşaret etmeye çalıştığım bu durumu, kimi yazarda üslup haline gelmiş dildeki bu özensizliği, isim vermeden, kimseyi incitmeden; ama yayınlanmış da bir öyküden –eskilerin deyimiyle- numune alarak somutlamam gerekirse “çocuktuk lan” cümlesini, edebiyatın mihenk taşına sürtebilirim. Burada yazar, geçmişteki safça inanışlarını, masumane aldanışlarını okurla paylaşırken, tam da bu cümleyi kullanıyor. “Lan” diye seslendiği, bu yazarımızın kitabını alıp okumaya değer gören sevgili okur. Bir kahraman konuşmuyor burada; yazar bizzat okurla konuşuyor. Alfabenin hangi kuşağından olursa olsun, geçmişin, günümüzün ve hatta gelecek siber uzay çağının hiçbir edebi şahsiyeti, yazdığı öyküde bir üslup oluştururken, böyle bir savrukluğu ve bendedimoldu’culuğu, hak olarak görmemelidir kendinde.  

Bir diğer önemli konu, anlatılanı öykü yapan ve ‘zaman’, ‘mekan’, ‘kahraman’ kadar öykünün vazgeçilmezlerinden olan ‘olay’ unsurunun bazılarınca yanlış ve eksik değerlendirilmesidir. Refik Halit Karay’ın, Orhan Kemal’in, Necati Cumalı’nın, en başarılı örneklerini verdiği olay (vaka) öykücülüğünün dışında, bilinenin aksine durum (kesit) öykücülüğünde de ‘olay’ unsuru vazgeçilmezdir. Şu farkla ki örneğin Orhan Kemal’in öyküsünde kahramanın yaşadığı olay, öncesi (gelişimi), etki ânı (vuku bulması) ve sonrasıyla serim-düğüm-çözüm bölümleriyle verilirken; kesit öykülerinde, olayın bu üç aşamasından yalnızca birinin ağırlığı söz konusudur. Yazar, ya olayın henüz başlamamış olduğu bir durumu, ya olay anındaki gözlemlerini ya da olmuş bitmiş bir olay sonrasının üzerinde bıraktığı etkiyi öyküleştirir. Anlatılan, yine olayın bir kesiti olduğu için bu adı alır sonuçta. Yoksa olay unsuru olmaksızın anlatılan kahramanın ya da mekânın belirli bir zaman dilimi içinde betimlemesiyse, bu da öykü olmaya yetmez zaten. Edebiyatta bir üçüncü tarz olan ve dünyada Kafka’nın; bizde de Haldun Taner’in başarılı ilk örneklerini verdiği modern öykülerde, her gün görülen ama üzerinde pek düşünülmemiş bazı durumların hayaller ve olağanüstülüklerle anlatılması da dış dünyadan gayrı; insanın içinde vuku bulandan başkası değildir.

Hiçbir şey anlatmayan öykü olmaz. Ben, kesit öyküsü ya da modern öykü yazıyorum demek, hiçbir şey anlatmamak demek değildir. Bunu söylerken kastetmek istediğim “kısa öykü nakavtla kazanmak zorundadır” diyen Julio Cortazar’ın öykücüden beklediği müthiş bir son, okura yıldızları saydıran bir etki de değildir. Ama bir ‘son’ ve bir ‘etki’dir. Bir öykücü asgari olarak öyküsüne güzel başladığı gibi güzel de sonlandırabilmeli ve okur üzerinde bir etki bırakabilmelidir. Zaman yalnızca hayatta değil, öyküde de değerlidir. Öykü de okumaya değer olmalıdır.

Bu uzun girizgâhı yapmamın nedeni, Alakarga Yayınları’ndan çıkan yeni bir öykü kitabı, Tam Karşımda, Tam Ortada. Daha önce şiirlerini okuduğumuz usta şair Mehmet Mümtaz Tuzcu, bu kez kısacık öykülerinden oluşan bir kitapla “tam da karşımızda”. Kesit öyküsü içinde değerlendireceğimiz bu anlatılar toplamı, dilime ilk dokunuşta, Memduh Şevket Esendal öykülerindeki tadı verdi bana. Günlük yaşamın hay huyu içinde, pek de dikkate almadığımız, alışılagelmiş anların, sıradan insanların ağzında gevezelik olacak ayrıntılarını, bir şairin, bir yazarın dilinden nasıl da etkili bir öyküye dönüştüğünü hayranlık ve ilgiyle okuyoruz.

Mehmet Mümtaz Tuzcu’nun kaleme aldığı ve genellikle orta sınıftan insanların çok da politik görünmeyen kaygılarını, günlük endişelerini, diğer insanlarla ilişkilerini sayfalar boyunca okurken, olay öykülerinde daha çok rastladığımız merak duygusuna dayalı, gerilimi yüksek yaşamlar içermemesine rağmen ve hatta öykülerinin çoğunun omurgası bir olay’a da dayanmamasına rağmen, yazarın okura sunduğu bu kesit’ten öykülerde anlatılmayan olay’lara varıyoruz. Okur da en az yazar kadar, hayal gücünü, öyküleri çatarken harcadığı emeği, Tam Karşımda, Tam Ortada adlı kitabı okurken göstermek zorunda kalıyor bu yüzden. Bu yazının girizgâhında vurguladığım yanlış bilmelerden birini yeniden vurgulayacak olursam, demek ki neymiş: Kesit öyküsü de olsa, hemen her öykü bir olay’dan rüzgâr alarak titretir öykü sayfalarını.

Mehmet Mümtaz Tuzcu, orta sınıftan insanların orta halli günlük anlarını kesit öyküsü içinde değerlendirirken, aslında bir olay’ın öncesi, ânı ya da sonrasını öykülerinin yaratım noktası olarak belirliyor. Sıradan bir kalemin ucunda gevezelik, anlamsızlık, önemsizlik gibi görünebilecek ayrıntılar, dile gelmeyen, derinde saklı bir olay’ın su yüzeyinde değilse de kâğıt yüzeyindeki görünen küçük bir parçası oluyor ki altındaki buzdağının büyüklüğünü bilmek okurun kapasitesine, o öyküyü anlamak için harcayacağı emeğe kalıyor.

Çok sıkı şiirlere imza atmış olan Mehmet Mümtaz Tuzcu, bu kitaptaki öykülerinde de şiirlerinde kullandığı çağrışımlı, imgeli bir dili yeğliyor. İlk okuyuşta kendini ele vermeyen dizelerle dokuduğu şiirleri gibi öykülerindeki dilin de öyle kolay yenilir yutulur bir dil olmadığını, ince işçilikle, katmanlı anlatımla kurduğu cümlelerin ucu açık çağrışımlara gebe olduğunu görüyoruz. Öyle ki zamanın uzak noktalarına, geçmişin naif ilişkilerine, boş vermişliklerine, kızgınlıklarına, rutinlerine – Memduh Şevket Esendal’ın yaşadığı yıllara kadar olmasa da- Tuzcu’nun kendi yaşam tarihinin uzak noktalarına göndermeler taşıyan, zamanın kelimelerini içeren (kaabil-i isti’mal, mokasenler, münekkid), hatta o yıllarda en çok kullanılan ve belki de bugünkü gençlerin çoğunun duymadığı insan isimleriyle (Baise, Süeda, Gazanfer, Mübeccel, Müfit) örülü dilin sihirli halısına bindirip edebî bir seyahate çıkaran öyküler bunlar.

Kimi genç öykücülerin pek önemsemediği dilin müziğini, şiirlerini örerkenki titizlikle öykülerinin vazgeçilmezi yapan usta bir şairden sürpriz bir kitap Tam Karşımda, Tam Ortada. Üslupsuzluğun neredeyse üslup olduğu kimi yeni nesil öykücülere, hikâye etme geleneğini yeniden hatırlattığını düşündüğüm deneyimli bir öğretmenin, her okunduğunda çok daha farklı çağrışımlara yol açan, belki de onların çok tanımadığı, eskilerde kalmış, unutulmuş hayatların hem naif hem de küçük hesaplarını içeren ve hem burnumuzun ucundaki hem çok uzağımızda kalmış zamanlara açılan katmanlı ve şiirsel öyküler. Yazımın başından beri söylemeye çalıştıklarımla ilgili bir somutlama, küçük bir örnek olması açısından kitaptaki öykülerinden birini bitiriş cümlesini tam da buraya alarak, son sözü kitabın yazarına, sevgili Mehmet Mümtaz Tuzcu’ya bırakmak yerinde olacaktır:

“Upuzun, karmakarışık düşler; ağır kilimlerin altına süpürülmüş sevda yanıklarını, öç alırcasına boca ediyor saçsız şakaklarımıza, ürküten, ağrılı uykusuna ihtiyarlığın.”(Alyans, syf. 37)

Halil İbrahim Özbay – edebiyathaber.net (21 Aralık 2020)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r