Masthead header

Fanzin: Bir veda | İrem Şahin

dhdhHerkesin bir umudu vardır.

Bir savaşı,

Bir kaybedişi,

Bir acısı,

Bir yalnızlığı,

Bir hüznü

Çünkü herkesin bir gideni vardır.

İçinden bir türlü uğurlayamadığı.

Turgut Uyar

Başlangıcı sessiz olan hikâyelerin vedaları da sessiz olur. Belli belirsizdir hatta çıt bile çıkmaz. Senden başka kimsenin haberi olmaz. İçinde yaşadığını yine içinde bitirirsin.

Bu onun ilk vedası değildi. Hikâyesini çoğu kez bitirmeyi denemişti. Gideceği, gitse de varacağı bir yer yok diye. Bazen, geceler vedaya uygundur diye düşündüğünde, sanki her uykusundan önce ettiği duaymış gibi bu sefer bitti deyip uyurdu. Biten gecenin ardından gelen sabah yeni başlangıçlara uygun diye. Birkaç gün verdiği kararla yaşasa da sonunda en başa dönerdi. Ne de olsa onu düşünmek yılların alışkanlığıydı. Bitti dediği an düştüğü boşluk, ne yapacağını bilmezlik ve elbette özlem onu vedasından vazgeçirirdi. Henüz zamanı değil deyip rutin hayatına dönerdi: Onla dolu anlarına.

Yalnız bu seferki farklıydı. Ani bir karar değildi. Aslında bir karar da değildi. Hissetmişti. Uzun zamandır olan biten her şey bu hikâyeyle ilgili nasıl bir son yaşanacağını anlatıyordu. En başta, uyandığı ilk an aklına onun ismi gelmiyordu. Gün içinde de fazla aklına düşmüyordu. Sonra anıları, siliniyordu. Evet, bir şarkı, bir şiir, bir film hatta bazen basit bir cümle dahi onu hatırlaması için yeterli oluyordu. Ama farklıydı işte. Hiçbir şey yaşadığı, hissettiği gibi değildi. Daha çok, anıları sislerin ardından, çok uzaktan izler gibiydi. Belki izlemek bile denemezdi. Hayal gibi, rüya gibi, kulaktan dolma bir şey gibi, efsane gibi, hatta yok gibi.

Fark ettiği durum içine sinmiyordu. Tek dayanağını neden kaybetmek istesin ki? Var ya da yok, hayal ya da değil… Neden kaybetsin? Silinip gitmesin diye tüm o anılar, son gücüyle ucundan yakalamaya gayret etti. Anıları tüm detaylarıyla hatırlamaya çabaladı. Yaşananları bazen hatırlayamadı bazen de değişmiş buldu. Sislerin çoğaldığını hissetse de, ölmüş de onu bir daha göremeyecekmiş gibi üzülse de, her anının ayrı ayrı peşine düştü. Sanki kendine bir söz vermişti.  Unutmamak değil de anılara sahip çıkma üzerine bir söz. ‘Sevgimi eskiden olduğu şekilde hissedemesem de seni anmaktan hiç vazgeçmeyeceğim’ gibi bir söz. Çünkü bırakmak istemiyordu. Çocuk gibi, oyuncağı elinden alınmış gibi, sahip olduğu tek şeyi yitirecekmiş gibi, dünyası başına yıkılacakmış gibi geliyordu. Yatağa atsa kendini, yastıklara vura vura ağlasa birileri tamam seninle kalsın der miydi? Her şeye rağmen yapacaktı, bugün bu iş bitecekti. Bu sefer vakti geldiyse vedanın, yaşanacaktı. Ama nasıl? Sıradan bir hikâyeymiş gibi bitmesi imkânsızdı. Mutlaka özel bir veda olmalıydı.

Yol boyu anılarını düşündü. Hepsini, bazen sırasını karıştırarak tekrar tekrar hatırladı. Fazla değillerdi, bölük pörçüklerdi ama önemliydi hepsi. Bu kadar ayrı durmalarına gönlü hiçbir zaman razı gelmemişti. Aynı kutuda iki kol düğmesi gibi bir arada olmalılardı. Bunca zaman bir arada olamamalarına inat.

Eve varıp ışıkların yanmadığını görünce mutlu oldu. Karar verdiği veda için uygun bir akşamdı. Doğrudan odasına gitti, ışığı yakıp çalışma masasına yöneldi. Yatağının hemen yanındaki komodinin üzerindeki takı kutusunu boşaltıp aldı. Sonra çalışma masasına yöneldi; çekmeceden dosyayı alıp yere oturdu. Dosyanın içindekileri halının üzerine serdi. Şöyle bir göz attıktan sonra tren biletini aldı. Anılar yolculuk olmadan eksik kalırdı, iyi ki gitmişiz diye düşündü. Sonra çengel bulmacaya attı elini. Yardım edip nasıl takdir kazandığını hatırladı, o günkü gibi mutlu oldu. Ardından dergiyi aldı eline, beraber doğum günü kutladıkları yerde okuduğu dergiydi. Sayfaları karıştırırken Yusuf Atılgan’a denk geldi. Aylak Adam’dan bir bölüm okurken aklına başka bir kitap geldi ve yerinden kalkıp kitaplığa gitti. Bukowski’nin kitabını alıp yerine döndü. Yeşil kapaklı, sayesinde keşfettiği o kitap da kutuda olmalıydı. Araya bir de şiir sıkıştırdı Nazım’dan. Hatırlayabildiği kadarıyla okudu: ‘…Fakat onların böyle olduğunu ilk önce ben gördüm, çünkü ben yazdım ilk önce…’ Şiiri okuyan oyuncunun sesi kulaklarında yankılandı. Ne yazık ki beraber dinleme imkânları olmamıştı. Rüyalarını koymak istedi, son gördüğü rüyayı kutunun bir köşesine iliştirdi. Birkaç bozuk para ve o günle ilgili anısını koydu. Sonra aklına yaptığı taklit geldi. Evet, onun kahkahası da bu kutuda olmalıydı. En sona bir fotoğraf kalmıştı. Şimdiye kadar koyduklarında yüzünde beliren buruk gülümseme fotoğrafla birlikte derin bir nefes alışa dönüşmüştü. Sıra en değerli anıdaydı.

İlk olmasa da tek fotoğraflarıydı. Yan yana olmasalar da anlamlıydı. En önemli günde, doğum gününde, ne dileyeceğine karar vermeye çalıştığı anda, mumları üfleyeceği anda, ona bakıp gülümsediği tek fotoğraftı.  En değerli eşyasına son bir kez baktı, fotoğrafı yavaşça yerleştirdi, kutuyu kapadı.

Her şey tamamdı, dışarı çıktı. Nereye gideceğini biliyordu ama bu kutuya ne olacaktı? Bir veda nasıl tamamlanırdı? Ya ona el sallarsın ya da onu gömersin. Hiç el sallama şansı olmamıştı, bundan sonra da olamazdı. Geriye tek seçenek kalmıştı. Merdivenlerden hızlıca inip arka bahçeye yöneldi. Çok iyi bildiği bahçede, hemen girişte köşede duran ufak küreği aldı ve çok derin olmayan bir çukur kazdı. Kutuyu özenle koydu. Çıkan toprakla çukuru kapadı; etraftan topladığı yapraklarla kamufle etti ve ayağa kalktı. Karışık duygularla ve titrek bir sesle son kez mırıldandı: Elveda.

Yapması gereken son bir şey kalmıştı. Durağa gitti. Kısa bir beklemeden sonra otobüs geldi. Kızılay’a, onun en sevdiği, ikisinin en sevdiği kafeye gitmeliydi. Bu akşamın üstüne bir çay iyi olurdu. Gelmeyeceğini bilerek, son kez, onu bekleyebilirdi. Böylece inanabilirdi de gerçekten bu hikâyenin bitip bir devrin kapandığına.

İrem Şahin – edebiyathaber.net (20 Kasım 2011)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r