Masthead header

Eski rüyalara yeni masallar | Zeynep Zelan

MERVEKOCAKKURT (26)“Rüyaların yapıldığı maddeden yapılmayız biz ve uykuyla çevrilidir küçücük hayatımız…”
(William Shakespeare)

Eskiler ‘masallarını anlatıp uyuyakaldılar’ belki Cemil Meriç’in dediği gibi… Biz masalları terk ettiğimizden beri, rüya görmeyi de unuttuk. Her şey gerçek yaşamda gördüğümüz kadarıyla kaldı, kanatlı uyku kelebekleri uçup gittiler başka diyarlara. Onlar gitti biz kaldık bir türlü bitiremediğimiz işlerimizler baş başa. Büyükler masallarını anlatıp sonsuz uykuya yattı, biz uyanmalarını bekledik. Aslında uyuyanın kendimiz olduğunu fark etmeden… Ya da uyandık ve gerçek sandığımız her şey “Oysa Rüyaydı”.

“Bir rüyadaydık. Azdık. Çoğaldık sonra.”

Yazar Merve Koçak Kurt öykü kitabı “Oysa Rüyaydı” ile ikinci kez çıktı okur karşısına. İlk kitabı “Ellerin Mavi Kelebek” 2014 yılında yayımlandığında oldukça ilgi gören ve kendine has bir okur kitlesi edinen yazar, yine kokular, sesler ve renklerle bezenmiş öyküleriyle yazarlık serüvenine devam ediyor. Çeşitli dergilerde öyküler kaleme alan Kurt, Edebiyat Haber için de söyleşiler yapıyor ve yazılar yazıyor.

Toplam 22 öyküden oluşan “Oysa Rüyaydı”  Hece Yayınları tarafından yayımlandı. Merve Koçak Kurt, bu kitabında bazen dış anlatıcı olarak kahramanların yanından geçen hafif bir rüzgâr gibi kendini de hissettirmeden anlatıyor öykülerini, bazen de birinci tekil ağızdan, kalbini açar gibi… Kitabın kapağında çiçekler arasında aya yaslanmış uyuyan bir kadın görüyoruz. Yanı başında bir kuş bekliyor. Ay şeffaf, kadının yakasında danteller var. Az sonra uyanacakmış gibi kadının yüzü, uykuyla uyanıklık arasında, rüyanın pamuktan bulutlarından kopacakmış gibi… Rüya ve çiçek tıpkı kapakta olduğu gibi kitabın da arka fonunu oluşturuyor.

Bir rüyadaydık. Azdık. Çoğaldık sonra. Hıdırellez’in dalına tutunup bahara çıktık. Kitapta her öyküye eşlik eden ya da öykünün bir yerlerinde hatırlanan bir rüya var. Öykülerdeki rüyalar, gerçeklikten kopuk değil, daha ziyade gerçekle iç içe, kol koladır. Yaşadığımız hayatın da bir rüya olduğu kabulünden hareketle “rüya içre rüya” durumu söz konusu öykülerde. Kimi zaman hatıra gelen bir eski rüya ile gerçeği anlamlandırmaya çalışır kahramanlar, kimi zaman da her şey gerçek sanırken “oysa rüyaydı” hissine kapılırlar. Kelimelerle oynar yazar, eteğinden dökülen uçuş uçuş kelimelerle, fonda nihavend bir şarkı eşliğinde rüyalara eşlik edersiniz siz de. “Öyle bir rüya ki bu, masala dönüşsün, yüzlerce yıl dilden dile aktarılsın, baki kalan o hoş seda olsun; gönüllere şifa, yaralara merhem…”

Bir rüyamasalın izindenOYSARÜYAYDIKAPAKSON

Yazarın ilk kitabını okurken kelimelere sinmiş kahve kokusu ne kadar hissediliyorsa “Oysa Rüyaydı”yı okurken de bu kez çiçek kokuları eşlik ediyor öykülere.Yine mutfak penceresinden bakacağız karşı duvara. Suya değen yağmur kuşları gibi… Balkonumuzda belki bir begonya, belki bir küpe çiçeği. Bir sardunya belki de. Durmaksızın kanayan bir kırmızı, dizlerimiz parçalanalı beri.” Kimi zaman bir iğde ağacı kokusu duyuruyor yazar, kimi zaman bir fesleğen, akşamsefası, keditırnağı… Çiçekler öykü karakterlerinin bir kaçış noktası adeta. Kokusunu içine çekerek, renkleriyle içini ışıtarak dertlerden, sıkıntılardan, kalbe işleyenlerden kurtulmak için bir çıkış kapısı, bir derin nefes… “Yazıyorum. Yazarken ellerim iğde kokuyor. O ayrıldığım kapının önündeki iğde. Dönüp baktığımda görüyorum ki, başka ağaç yok beni bekleyen. Uçuk sarı tonları saçlarının tonlarına yaklaşıyor, karışıyor hatta. Bu güz olmasa ne eksilir hayatımızdan?”

Filmler nasıl sinemasal oluyorsa bu öyküler için de rüyamasal tabirini kullanmak yanlış olmaz. Tıpkı gerçeğin düşle karıştığı gibi rüyalar da masallarla iç içe geçmiş durumda ve  “Yaşanan bu rüyamasalın anlatılmaya ihtiyacı var.” Yazar da anlatmış öyle içinden geldiği gibi, rüya görür gibi, masal anlatır gibi… “Bir anda kendini içinde bulduğu rüyanın etkisiyle mi masala dönüşüyordu kurduğu cümleler? Yoksa ta ezelden gelen o tanışıklığın verdiği duyguyla mı?”

Kitapta yazar kimi zaman üçüncü yüzyılın Suriye’sine götürüyor “gece saçlı kraliçesi Zenobia”nın izinden “Palmira’nın Düşüşü”ne, kimi zamanda babasına aldığı kelebek desenli kravatı babası beğenmeyince kelebekleri nereye sığdıracağını bilmeyen bir kız çocuğunun “Kelebekler Öldüğünde” dolan kederli gözlerine… Bazen bir Vuslat Ayini’nde vecd içinde dönen dervişlerin arasından, “Sevdiğim Otobüs Kenarında” cama başını yaslayıp yolları düşlere karışan bir kadının hüznüne, bazen de “Çemberinde Rüyanın” kelimelerle dünyayı değiştirebileceğine az kalsın inanacak Lena’nın düşlerinden, “Feyruz’un Sesinde” ziyadesiyle üzgün Rima’nın kader çizgilerine yolculuk ediyoruz. Bu yolculuklardan okura düşen dingin bir zihinle, belki elinde bir kahve,  öykülere kendini bırakmak…

Yazar kitabını “Sevgili Okur”a ithaf etmiş. Yani Oğuz Atay’ın Korkuyu Beklerken kitabında ‘Demiryolu Hikâyecileri-Bir Rüya’nın son cümlesinde: “Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?” diye sorduğu okura. Atay’ın bir rüyasından esinlenerek yazdığı öyküdeki gibi okurunu bekliyor Merve Koçak Kurt da… Bir rüyamasalın izinden gidecek olan okuru…

Oysa rüyaydı. Biliyordum. Yıllar önceydi. Vurulmuştum. Bir kurşun kalbimin kenarından sıyırıp geçmişti ve ılık ılık kan akıyordu. Parmaklarımı uzattım. Ucuna kan bulaştı. Ayaktaydım hâlâ. Acının keskinliğinden gözlerim kararıyordu. Öylesine gerçekti ki rüyam, yıllar geçse de üstünden unutulacak gibi değildi.”

Zeynep Zelan – edebiyathaber.net (5 Haziran 2017)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r