Masthead header

Erdal Öz şefkatli bir yayıncıydı | Feridun Andaç

Erdal Öz’ü her hatırladığımda, Sina Akyol’un “Lokman’la Geçen Şen Günlerim” şiirinden dizeler gelir aklıma.

Yaralısın romanını okuduğum 1974 yılı. “Yeniden doğuş” diyebileceğim bir sürecin ilk adımı benim için. Doğduğum kenti, bir daha dönmemek üzere, terk ediyorum.

“Papirüs”, “Yeni Dergi”, “Varlık”, “Türk Dili” ve “Yeni A”cıların, “İkinci Yeni”nin, “1950 Kuşağı”nın, “68’liler”in izini sürmeliyim…

1975’te Cem Yayınevi’ne adımımı attığımda Erdal Öz’ü buluyorum karşımda. Kitabının kapağına yansıyan o mahzun gülümseyiş şimdi daha canlı duruyor.

Yayınevine girişte, sağdaki dar koridora açılan kapının ucundan birini görünce yöneliyor, soruyorum:

“Oğuz Bey’le görüşecektim…” Daha sözümün ardını getirmeden, “… ama önce Erdal Öz’le tanışmak istiyorum!”

Niçin gelmiştim?

Koltuğumun altına dosyamı alabilecek cesaretim yoktu henüz.

Cağaloğlu’na adımımı okuyacağım üniversiteden önce atmış edebiyatseverlik yolculuğumun buradaki seyrine ilkin Sait Maden’le çıkmıştım. O, bir tür yol haritası çizmişti bana; ne nerede, kim ne yapar gibisinden meraklı sorularıma yüksünmeden yanıt verir, okumalarıma ivme katardı.

Cem Yayınevi’ni biliyordum. Erdal Öz’ün oraya geliş serüvenini, yayıncılığa adım atışını kendisinden dinlemiş, Oğuz Akkan’la yazışmalarından okumuştum. Öz, ilerleyen dostluğumuzda, arşivindeki birçok mektubun/yazının örneğini almama olanak tanımış, hatta ilk öykü kitabı Yorgunlar’ın üzerinde düzeltmelerini yaptığı o ilk basımını da gözden geçirmem için bana vermişti.

Erdal Öz, daha ilk adımda, Arkadaş Kitaplar’la çocuk kitapları yayıncılığında bir çığır açmıştı aslında. İlk kitap Nâzım Hikmet’in Sevdalı Bulut’uydu. Mehmet Sönmez’in güzelim çizgileri/renkleriyle bezenmişti kitap. Ve ardı gelmişti bu dizinin.

Yaralısın’ın tutması, çok basım yapması sonrasında, hapisten de yeni çıkan Erdal Öz’ün İstanbul’a gelmesinde Oğuz Akkan’ın etkisi olmuştur. Akkan’ın kurduğu Cem Yayinevi dönemin gözde bir yayıneviydi. Yaşar Kemal, Aziz Nesin, Orhan Kemal, Tarık Dursun K., Zeyyat Selimoğlu, Leyla Erbil, Nezihe Meriç, Bekir Yıldız, Osman Şahin…gibi yazarlar, Nobel Dizisi, klasikler, şiir dizisi… İyi bir okur için çağrıydı elbette.

Erdal Öz’ün dışında Oğuz Akkan’ın Türkân İlen’i, Ali Uğur’u, hatta Raşit Gökçeli’yi orada tanıdım. Birçok yazarla orada karşılaştım, ilk kitabım Cem’de çıktı.

Var ettiği bir kimlik

Gene aynı binada Can Yayınları’nın kurulup ortaya çıkışına tanık oldum.

1987 ise, Erdal Öz’le şen günlerimizin miladıdır.

Gülderen Bilgili’nin Bir Gece Yolculuğu öykü kitabı üzerine yazmıştım. Yayınevine uğradığım bir gün onu konuşuyorduk. “Bak, öğlen buraya gelecek, bekle tanıştırayım seni,” demişti.

Gülderen’le başlayan dostluğumuzda Erdal Öz bir neşeydi, sevinçti. Buluşmalarımızda sık sık ondan konuşurduk çünkü.

Yayınevine her yolumu düşürdüğümde, onca işin/debdebenin arasında konuşmamıza zaman ayırır, fıkrasını anlatır, yeni kitaplar/yeni yazarlardan söz eder, önüme kitaplar koyardı. Eğer akşamüzeri gelmişsem, bir kadeh rakı için “dur” derdi. Sıhhiye Apartmanı’na taşındıktan sonra bu bir geleneğe dönüşmüştü artık. Bu dar mekândan Sıhhiye’deki daha geniş mekâna, Galatasaray’daki kendi yerine geçince de o gelenek hep sürdü.

Onu tanımak

Onca süreçte tanıdığım Erdal Öz’ün birçok yönünü keşfettim diyebilirim: edebiyat duygusundan hiç kopmaması, “iyi edebiyat”ı anlama birikimi, insan ilişkilerindeki sevecenliği, kararlı tutumu, yaptığı işi sevmesi, yayıncılık becerisi, hemen karar verebilme yetisi, mizahi yanı, dik duruşu/ödünsüzlüğü, zaman zaman çabuk öfkelenmesi, bir pire için yorganı yakabilecek tutumu, “eğer durursan düşersin” felsefesi, sosyalizme olan inancı… Ve şefkatli bir insan, insan gibi insan olması. Onun yanında hiçbir zaman yere düşmezdiniz, ayağınız çamura değmezdi.

Bir gün, Tomris Uyar anlatmıştı:

“Erdal’ın orada olması güven veriyor bana. Sıkışıp kaldığım bir ânda ona ulaşmanın yeterli olabileceğini bilirim. Neden/niye diye sormaz, karşılık da beklemez. Düşünün ki bu insan hem yayıncınız hem de dostunuz…”

Gene bir ortak dostumuz, çevirisindeki Türkçesini beğenmediği bir çevirmenin yergisini; “Erdal, sana bir şey öğretmek istemiş, ama anlayamamışsın, yazık!” diye kınamıştı.

Evet, öğretici/yönlendiriciydi Erdal Öz. Edebiyat ortamına ilk kez adım atan birçok yazar için neler yaptığının, onların çalışma dosyasından kitaba dönüşen metinlerinin tanığıyım.

Bu kadar paralanmasına çıkışıp; “Artık yazdıklarınıza/yazacaklarınıza dönün,” dediğimde; “Bu da yazmak kadar önemli,” diye yanıtlamıştı beni.

Bir okul gibi…

Can Yayınları’nı getirdiği çizgi, bence, bu bakışını doğrulamıştı. Edebiyatımızın ve yayıncılığımızın ufkunu açmıştı o. El verdiği yazarlar, çevirmenler sayısızdır. Birçok ilk’i yayıncılığımız onunla tanımıştır. Yayıncılığımıza katkısı, yayın piyasasının çıtasını yükseltmesi, yayınevi imajı yaratması, bu konudaki ödünsüzlüğü örnektir. Hatta bu alanda rekabeti bile getirdiğini söyleyebilirim. İlknur Özdemir’i, daha birçok editörü/yazarı/çevirmeni yayın dünyasına armağan etmiştir.

“Patron yayıncı/yazar” sözüne kızardı. “Ben burada işçiyim,” derdi,”alacak teliflerim var” diye de eklerdi.

Bir gün, çalışanlardan Murat, bir deste parayla girmişti odasına. Ona: “Getir, yaşasın, Tanrı ne muradın varsa versin,” diyerek; elindeki desteyi önündeki “bakkal defteri”ni açıp kaydedip arasına koyduktan bir süre sonra da; muhasebeden Sevcan’ı çağırarak ona verip, “Arkadaşların ödemelerini yap, bana da az bir şey verirsen ne âlâ,” demesini unutamam.

Onun patronluğu böyleydi işte.

Şefkatliydi… Yazarına, çevirmenine, çalışanına, dağıtımcısına, matbaasına, kitapçısına…

Bazen, bir davranışıyla çok şey öğretirdi.

Yokluğunun 7. yılındayız. Onun Türkiye’ye armağan ettiği Can Yayınları 35. yılına doğru ilerliyor.

20. yıla doğru yayıncılıkta bir şeylerin değiştiğini fark ettiğinde, yayın yönetmenliği fikrini benimsemiş, İlknur Özdemir’e kapılarını açmıştı. Bu, yayınevinin kurumsallaşabilmesine bir ilk adımdı. Ancak öyle hemence oluşamayacağı da bir gerçekti. Yazarı, çevirmeni, çalışanı, yayın kurulu, ajansı vb.

İlknur Özdemir bu süreci tamamlayamadan ayrılmak zorunda kaldı.

Erdal Öz deneyimi   

Yayınevinin geçiş dönemi sancılı oldu.

Can Yayınları’nın 30 yıllık yayıncılık birikimi ve Erdal Öz deneyimi (ki, bunun içinde Ankara Sergi Kitabevi ve Arkadaş Kitaplar deneyimini de katarsak) bize şunu gösteriyor ki; ne tür yayıncılık yaparsanız yapın bu bir kültür işidir, birikim gerektirir. Para/sermaye, patronaj ilişkilere evet, bu gerekli zorunlu ama tek başına yeterli değildir. Bunu dönüştürecek, işletecek, kurumsallaştıracak entelektüel birikim/sermaye/yapılanma kaçınılmaz.

Yayıncılık salt para/ajans/matbaa/dağıtım ilişkisinde bir döngü değildir. Ama ne yazık ki  bugün bu anlayış öne geçmiştir. Bunu bir “vizyon”/”imaj” olarak görmek yanlıştır.

“Tek adam”lık yayıncılık geride kalmıştır. Evet, entelektüel maestro her zaman gereklidir. Ama tek başına yeterli değildir. Entelektüel sermayeyi var edemeyen patronaj kurumu “vizyon” aldanmasına kapılarak piyasa zihniyetli kişilerin ardından koşup yayınevini öyle ayakta tutmaya çalışması da ham hayaldir bence.  Yayıncılık biriktire biriktire, aktara aktara, yetiştire yetiştire yol almaktır.

Yeni Can Yayınları’na gelecek olursak…

Yayınevi artık kendi editoral kimliğini, yayın dizisi anlayışını, prestij diziler, özgün yayınlar oluşturabilme eksenini yeniden kurmalı, geliştirmelidir. Tanıtıma evet, yeni pazarlama stratejilerine evet, imaj çalışmalarına evet; ama unutmayalım ki;  yayıncılık bir “aracı kurum” değildir, bir yayınevine de asla “borsa” gibi bakmamak gerek. Bunun birçok örneği virüs gibi yaygınlaşmakta. Can gibi yayınevleri kimliklerini ödünsüzce korumak, geliştirip daha bir üst çizgiye eriştirmek zorundadır. Geçmişten taşıdığı birikimle, yayın politikasıyla, yaptıklarıyla ve yapacaklarıyla o vizyonu yaratmalıdır. Sığ bakışlar, haset çıkışlar, yordamsız işler güçler, özensiz ilişkiler altın değerindeki bir yayınevine kan kaybettirir. Aşındıran değişimlerdense geliştiren yeni soluklar katan dönüşümden yana olmalıdır bugün geldiği yerde.

Bu konular her gündeme geldiğinde Gallimard Yayınevi örneğini hatırlarım.  İyi yazarların, düşün insanlarının birikimlerine sürekli kapı açmıştır Gallimard. Editör olarak, dizi yöneticisi, danışman, yayın kurulu üyesi olarak Gide’den Camus’ya, Sartre’dan Alain Bosquet’ye kadar birçok yazar/entelektüel Gallimard’ı var eden birikimin içinde yer almıştır. Ailenin birkaç kuşağı da yayınevinin taşıyıcılığını böylece sürdürebilmiştir.

Erdal Öz, bir dergi projesine adım atma çabasına yönelirken; ileride yayınevi için düşündüğü de buydu. Oysa ki sonradan proje sürüncemede kalmış, bu durumu  “henüz o olgunlukta değiliz” diyerek yorumlamıştı.

Yayıncının ufku

Bizde yayıncılık halen duyumlara göre yapılır. Sen, ben, o ayrımı gözetilir. Kaş göz işareti rastlaşmalar, “severim-sevmem” zihniyetiyle yürütülür. Eleştirdiğinizde selam sabah kesilir, iş bazen öç almaya kadar bile varır. Bir iki öneriyle karşılarına çıktığınız da kuşkuyla bakılır.

Hatırlarım. Yeni kurulan, sonra da epeyce büyüyen bir yayınevinin danışmanlığını yapıyordum yıllar önce. Gelen dosyaları değerlendirip raporlar yazıp önerilerde bulunuyordum. Yerli edebiyat, Türkçe hâkim olduğum bir konuydu. Yayıncılık deneyimim, editoral bilgim vardı. Bunu fark eden yayınevi yönetmeni, ne olur olmaz diyerek sanırım, sürekli uzak tutmuştu beni yayınevinin işleyişinden. Uzaktan ilettiğim raporlarla yetinmişti. O çarkın nasıl yanlış işletildiğinin kurbanı olup tasfiye edildiğinde tatlı itirafta bulunmuştu. Oysa ben rakip değil, işin iyi/doğru yapılmasını isteyendim.

Can Yayınları’ndaki görev değişimine gelince, bu türden sık değişimler yayınevinde bir şeylerin oturtulamadığını, bazı şeylerin eksik/aksak gittiğini gösterir.

Eski bir yazarı olarak bu konuda yazacağım/söyleyeceğim her şey polemik konusu olabileceğinden; Erdal Öz sonrası döneme değinmek, yaşayıp tanık olduklarımı anlatmak istemiyorum.

Değişim mi, dönüşüm mü?

Değişim haberini ilk duyduğumda, gülümsemiştim yalnızca. Düşüncemi soran bir yazar-çevirmen dostuma Everest’te başıma gelen bir olayı/deneyimi anlatmakla yetinmiştim.

Bunu buraya taşımak hoş olmaz. “Bekleyip görelim” diyecek biri değilim. Bu konularda kin ve öfke taşımam. Hatta öylesine “doymuş” olduğumu bile söyleyebilirim.

Dileğim Erdal Öz’ün bin bir emekle var ettiği kökleşen bu mirasını daha iyi bir yerlere taşıyacak insanların sorumluluk bilinciyle hareket etmeleridir.

Çünkü Erdal Öz şefkatli bir yayıncıydı. O çizgiye erişmek çok güç, ama onun deneyiminin ışığından beslenmek hâlâ mümkün.   

Feridun Andaç – edebiyathaber.net (24 Eylül 2013)

Tüm yazıları>>>

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r