Masthead header

Category Archives: feridun andaç

Elindeki kitabı evirip çevirerek konuşuyordu. Anlattığı rüyasıydı. Evinin kapısının eşiğine geldiğinde, tam ayak hizasında bir ucu açık bırakılan çakı ile karşılaşınca nutkunun tutulduğunu, ne içeri girebildiği, ne de geri dönebildiğini anlatmıştı: -Olduğum yerde dönüp sağıma baktığımda bir kadınla bir adamın beni gözlediğini gördüm. Adam elinde bir yılan derisi sallayıp duruyordu, kadın ise kaşlarını kaldırıp gözlerini […]

devamını oku »

Geçince güz, anlaşılır bütün mevsimlerin neye yaradığı. Döner bakarsınız renklere, yaşanmışlıklara. Yitirilen doğadan bir kopuş değildir aslında, içimizdeki tükeniş demlerinin sevincidir. Oradaki yangını yitirdiğimizdendir her çözülme, doğa kendini yeniler her geçişte. Nedense, bir bunu insan yapamaz. Kendi aldanışını kendi yaratır geçtiği her eşikte. Alışkanlıklarının tutsağı olan dilden ürkmen bundandır. Bulduğunuzu sanmışken kaybetmek hükmündedir her adım. […]

devamını oku »

Çöl yürüyor içimizde Sanki güzdü, kıraçlaşmıştı düzlükler. Solgun yapraklarla örtülmüştü ağaç dipleri. Özlenen ne varsa alıp götürmüştü bahar. Açmayan çiçeğin ömrünü bekleyen gözler de solgundu. Ötesi dağ, daha ötesi çöldü hayatın. Aşılan geçilen ne varsa şimdi güz. Renkleri solan bir hayatın kavşağında gibiyiz! Ömrüm, geçitlerde dururdu; bakışlarda eyleşir, sözde tümlenirdi. Aylanan zaman bakan dillerin şarkısıydı […]

devamını oku »

“Gönül Yakınlıkları” Daha ayrılır ayrılmaz başladı içimdeki huzursuzluk/özleyiş/belirsizliklerin sanrısı. Neyse ki, yolda, şoförle konuştum. Dağılan söz, geçilen yol, ardımdaki dağ, seyrimdeki düzlükler o gözlerin bendeki izlerini çekip alamıyordu. Ve konuştuklarımız; her şey bir düştü sanki! İzlenen bir filmi hatırlamışçasına belleğimden akıyordu o kareler… Dış gözle bu iki insanın sözünü, sesini, bakışlarını, aralarındaki tınıyı izliyordum… Uzaktan […]

devamını oku »

Bir kadının, hem de ünlü entelektüel bir kadının, Françoise Giroud’nun bunu söylemiş olmasına sığınarak kadınlar üzerine bilgiççe sözler etmeye  soyunmuyorum sevgili okurum. Kadınca bakışın/kadın duyarlığının duyarlılığının yazıda/edebiyattaki seyrinden söz ettiğim bir seminerimde, Giroud’nun düşüncelerine değinerek, bizdeki kadın yazarların oluşturduğu edebiyatı “gecikmiş edebiyat” olarak nitelendirmiş; bazı düşüncelerle neden geç buluştuğumuzu anlatmıştım. Kadınlar üzerine yazmanın erkekler üzerine […]

devamını oku »

Bir katedrali inşa etmeye benzetirim bir kitabı kurmayı. Tek başına bir yazıyı yazmak yemek yapmak gibidir. Ama kitap bir inşadır. Her yönüyle tasarlayıp, planlayıp kurarsınız. Türsel yanı ne olursa olsun, kitap kurmak düşü, düşüncesi bir anda oluşmaz. Biriktirerek yol alırsınız. Bu nedenledir ki, işin tözü/aurası ne olursa nereden gelirse gelsin; zanaat yanı sizi katedral inşa […]

devamını oku »

“Afide sandım seni Yemyeşil de gözlerin” Hüseyin Haydar “Dostum dostum, güzel dostum…” İnsan insana giderse tanır, sever her bir şeyi. Dünya öyledir. İnsanla anlam kazanır değer bulur. İnsan insana kavuşunca büyür, öğrenir her bir şeyi. Ömür kısa hayat uzun diyecek değilim. Üstüne üstlük tersini de düşünürüm bazen. Ben diyeyim yirmi yıl, siz bunu çıkarın! Eğer […]

devamını oku »

“Sen ne istersen ol, kara gece, kızıl tan; Ürpermeyen bir yerim yok ki haykırmasın” Baudelaire/ Sait Maden Her zaman bir sestiniz. Şimdi gittiğinizden beri gayretkeş bir dilin tutsağıyım. Bunu bildiğinizden susuyorsunuz. Bir başdönmesi hali de değil bu, yuvaya dönüş özlemi. Hiç görmeseniz de, unuttuğunuz yerde bakışlarım. Yıkarken kurmak bir şeyi, ne zormuş meğer Babil’den geçmek! […]

devamını oku »

“Seven kadın, sevilen erkeği daima aşar; çünkü hayat, kaderden daha büyük.” Rainer Maria Rilke Geçen bir mevsimin esintisindeydi gözlerin. Oysa ândan âna dönenen bakışlarının diliyle konuşurdun her zaman. Dönüşenin değil, arayışın izindeydi benliğin. Sesinde çoğaldığın iklimlerden geçmiştiniz birlikte. Ruh savruntusu dediğini bir kenara yazmıştın. Ellerin kazıcı elleri gibiydi. Parmaklarının iziyle konuşurdu dokunuşların. Ardıç ağacının gövdesini […]

devamını oku »

Selimiye Mektupları ile Hücrem/Salpa/Sanık kütüphanemde yan yana durur. Okunmuş çizilmiş, notlar alınmış kitaplar arasındadırlar. Hem içerikleri, hem de okunma zamanlarıyla benim özelimdirler. Bazı kitaplar kadar bazı yaşamlar da öyledir; hayatınızın dönemecinde gelip sizi bulur, değiştirip dönüştürürler. Yılmaz Güney, 12 Mart askeri darbesi sırasında tutuklanıp yargılandığı dönemde, Selimiye’den üç kitapla dönmüştü: Hücrem/Salpa/Sanık. Henüz “Arkadaş” filmini çekmemişti. […]

devamını oku »

Bir ân’dan, bir zamandan geçmektir sürgünlük. Yerden/yurttan uzaklaşma, yeni bir yere kavuşmadır. Bir yanıyla yabanlıktır, yad olmaktır. Gitmek, giderken de kopuşu ve bağlanışı yaşamaktır sürgünlük. Yersiz yurtsuz kalmayı göze almaktır. Sürgün yalnızlığı, sürgün savrulması, sürgün yaratıcılığı tanıklıklarına doğru yürüdüm hep. Dostlarım, arkadaşlarım, edebi akrabalarım oldu bunlar arasında. Gitmeyi, çocukluk yurdundan göçüp, kendi içsürgünlüğünü yaşamayı seçen […]

devamını oku »

Okurken hatırlayan, hatırlatan her şey üzerine yeni düşünceler üreten belleğimin bana yazmayı öğrettiğini söyleyebilirim. Bu da sürekli yazmak düşüncesi/alışkanlığını vermiştir bana. Her şeyi yazmak, bir süre sonra da size ayıklayarak yazmayı öğretiyor. Deneme yazmayı bunun için severim. Herhangi bir konu, durum, olay, olgu, düşünce ipiltisi hemence yazılmaya değer kapı aralar bende. Gelgelelim bazı okumalar/tanıklıklar vardır […]

devamını oku »

Algı ve duyusal yalnızlık Bana kapalı olan yanınızı düşündüm. Sırlı değil, kapalı. Belki düşünmemem gerekirdi! Ama düşündüm işte.           Bakışlarınızı sinen yalnızlık örtüsü bir zaman gibi karşımdaydı; örtünen, giden, kapanan, uçkunlaşan, çekimser bir zaman gibi karşımdaydınız. Işıltınız gözlerimi alıyordu; dünyanın her yerine taşımak istiyordum sizi… Söze, yazıya, duyguya, dile; zamanları aşıran bakışa, bilinmeyene, gidilmeyen yere, […]

devamını oku »

1./ Sır Bir sır belki aramızdaki sözler. Sana gelen, senin olan. Dönüşsüz zamanın dilini anlatan. 2./ Yüzün Senin Işıltılar çağı geçti sanmıştım.       Gül yaprağın dökünce, zaman eskir denmişti. Ay buluta girince, yıldızları seçemez olurduk. Ama bu bahar, bu bahar var ya; hani cemresiyle gelen, tomurcuklarıyla açan, kokularıyla başdöndüren, yağmurlarıyla sırsıklam eden… İşte böyle geldin […]

devamını oku »

1. Hangi Göz Taşır Seni Yazamayınca sen, söz’e dönüyorum ben de ister istemez. Bir imgeye tutunurcasına yürüyorum. Uçlara gitmeyi sevmemden değil, insana kavuşmak istememden bu bakışımlı yolculuk. Evet, adını yolculuk koymalı bunun. 2. Buluşunca Anlamıştım, buluşunca da bunun böyle bir sıcaklık içereceğini. Ama hâlâ şaşırtanın ne olduğunu düşünüyorum, aramızda bekleyenin neleri içerdiğini. 3. Geçitteki Geçitteki […]

devamını oku »

Sözlü anlatı geleneğinin içinden geldiğimi sık sık yinelerim. Bunun edebî belleğimde derin izler bıraktığını öykü/deneme/roman yazarken de gözlemlemişimdir. Modern düzyazıda bir söyleme dönüşen dil, kurguyla da renkten renge bürünüp biçimden biçeme geçerken;  sözlü anlatılarda akıp giden söz, sizi başka zamanlara taşıyarak imgeleminizde düş havuzları yaratır. Bunu da, o iki karşılaşmayla, “söz” ile “yazı/dil”in anlatıcı/kurucu zamanlarında […]

devamını oku »

Bombay doğumlu Salman Rushdie’nün Şeytan Ayetleri romanının 1988’de yayımlanmasıyla koparılan fırtına, bir ân’da, gözlerin yazarın yazdıklarına çevrilmesine neden oldu. Gerçi Rusdhie Geceyarısı Çocukları ile 1981 Booker, 1982 James Tait Black, 1983 Booker of Bokers ödülleriyle zaten adını duyurmuş bir yazardı. Doğup büyüdüğü coğrafyanın yazarıydı. Hindistan’da yasaklanan bu romanıyla birlikte, Utanç romanının da 1983’te Pakistan’da yasaklanmasının […]

devamını oku »

Türk edebiyatına dışarıdan bakmanın yararlı yanları olduğunu düşünürüm. Uzakta duruş, neyin nerede nasıl yapıldığını görebilme ufkunu veriyor insana. Doğu ile Batı arasında sıkışıp kalmış bir ülkenin aydını, yazarı, düşünürünün aşamadığı bir gerçekle hep yüzleşiriz. Yaşama tarzı neredeyse özenilen Batı ile eş, ama düşünme/yaratma biçimi ne kendisinin ne de özenilenin rengini içerir. Nereden bakılırsa bakılsın bir […]

devamını oku »

Oturup bir Antonioni filmi izlemek istedim. Bu da, Bulutların Ötesinde ya da L’Eclipse olmalıydı. İki ters zaman, iki aykırı duygu sürüklenişi. Kalkıp Bologna’dan Ferrara’ya gitmiştim o filmin mekânlarına gözlerimle dokunmak için. Bir gün boyu adımlamıştım kentin sokaklarını. Antonioni, yalnızca bir öyküyü iletmez size; insanın içine/ruhuna, düşünce kıvrımlarına taşır her bir resmi/görüntüyü, mekânı. Onda ben görülmeyenleri […]

devamını oku »

Ç o k   O k u n a n l a r