Masthead header

Engels’in ‘Ulusallık’ ve Panslavizm kavramına bakışı | Prof. Dr. Onur Bilge Kula

Ulus öncesi topluluk oluşumlarının, bir başka deyişle, ön ulusun, ulus niteliği kazanmasında ortak iletişim dili güçlendirici bir işlev görür. Öte yandan, Engels’in ‘Feodalizmin Çöküşü ve Burjuvazinin Yükselişi’* (1884) adlı yazısında vurguladığı gibi, erken Ortaçağın “halklar karmaşasından zamanla ön uluslar (ulus öncesi oluşumlar)” belirginleşmeye başlamıştır. Bu, “bir zamanlar Roma illerindeki yenilenlerin yeneni, köylüler ve kentlilerin Alman egemeni özümsedikleri/asimile ettikleri” bir süreçti. Bu nedenle, çağdaş uluslar da “ezilen sınıfların ürünüdür.” Fransız ve Alman uluslarının, Fransızca ile Almancanın, dolayısıyla da Fransa ile Almanya’nın ayrı ülkeler olarak ortaya çıkması da bu kapsamda gerçekleşmiştir. Özellikle Ortaçağda “dillerin sınırları ile ülkelerin sınırları” örtüşmez. Yakınçağ ile birlikte, Avrupa’da “ulusal devlet” kurma eğilimi “çok açık ve bilinçli olarak” ortaya çıkmıştır. Bu olgu, “önemli bir ilerlemedir” (Engels 1962, s. 395- 396). 

Ulusallık İlkesi, Büyük Rusya’yı Kurma Girişiminin Ürünüdür 

Engels ‘İşçi Sınıfının Polonya İle Ne İlgisi Var’** (1866) adlı yazısında “Polonya’nın bağımsızlığını talep etmek, ‘ulusallık’ ilkesini (Almanca: Nationalitaetsprinzip, OBK) tanımaktır” ve ‘ulusallık ilkesi’ ise, “Fransa’da Napolyon despotizminin güçlendirmek için tezgâhlanan bir uydurmadır” diye yazar. ‘Peki, bu ulusallık ilkesi nedir?’ diye soran bu düşünürün anlatımıyla, “1815 antlaşmalarıyla çeşitli Avrupa devletlerinin sınırları yalnızca diplomasinin, özellikle de o dönemde en büyük kıta gücü olan Rusya’nın keyfine göre” çizilmiştir. Bu kapsamda halkların “ne istekleri ve gereksinmeleri ne de ulusal ayrımları” gözetilmiştir. Böylece, Güney Avrupa’da yaşayan “küçük uluslar” bir yana, “Polonya, Almanya ve İtalya bölünmüştür.” 

Bu durumdan ötürü, Polonya, Almanya ve İtalya’da “her politik devinimin en öncelikli adımı, ulusal birliğin yeniden kurulması” olmuştur. Engels’in nitelemesiyle, ‘ulusal birlik’ olmadan, “ulusal yaşam yalnızca bir gölgedir.” Söz konusu nedenle, “uygarlaşmış Avrupa’nın büyük bölümünde oluşturulan ortak programda ezilen ve parçalanan ulusların kurtulması ve birleşmesi” ortak istek olmuştur. 1848’de Macaristan’da “ezilen uluslar” arasına katılmıştır. Avrupa’nın “her büyük ulusal oluşumunun, başkasının özgürlüğüne zarar vermeksizin, öz-yazgısını belirleme hakkı” konusunda görüş ayrılığı pek kalmamıştır. Öz yazgısını belirleme hakkı her ulusun/ülkenin “iç özgürlüğünün temel koşuludur.”

‘Avrupa demokrasisi’ tarafından tanınan Avrupa’nın büyük ulusal oluşumlarının “politik bağımsızlık hakkı”, doğal olarak ‘işçi sınıfı’  tarafından da tanınmak zorundaydı. Bu, gerçekte aynı zamanda “öz ulusal varlığın tanınma hakkının diğer büyük ulusların varlık hakkının” da tanınması demekti. Öte yandan, “ulusal çabaların tanınması”, İtalya, Polonya, Almanya ve Macaristan gibi parçalanmış “Avrupa’nın büyük, kesin tanımlanmış ve tarihsel ulusları” ile sınırlandırılmıştır; çünkü Fransa, İspanya, İngiltere ve İskandinavya “ne parçalanmış, ne de yabancı güçlerin denetimine girmiştir.” Rusya bunun tümüyle dışındadır; çünkü bu ülke “çok büyük miktarda çalıntı mülkiyetin sahibi” durumuna gelmiştir; ancak “hesap gününde” bunları geri vermek zorunda kalacaktır.

Avrupa’nın bütün ülkelerinde “farklı uluslar, tek yönetim altındadır.” Bunun yanı sıra, “ulusların doğal sınırları, dillerin sınırları” ile örtüşmemektedir. Fransa’nın dışında anadili olarak Fransızca; Almanya’nın dışında Almanca konuşan çok sayıda topluluk vardır ve bu “büyük olasılıkla böyle kalacaktır.” Avrupa’nın “tarihsel gelişiminin bir sonucu olarak neredeyse her büyük ulusal beden, bir bölümünü” yitirmiştir ve kopan parça “bir daha yeniden bütünleşme gereksinmesi duymayacak biçimde başka bir halkın ulusal yaşamına” eklemlenmiştir. İsviçre ve Elsas’ta yaşayan Almanlar “yeniden birleştirilmek”; Belçika ve İsviçre’de yaşayan Fransızlar yeniden “Fransa’nın bir parçası olmak”  istememektedir. 

Bu açıklamalardan da görüleceği üzere, farklı uluslar tek bir ulus devlet içinde ve yönetim altında varlığını sürdürebilir. Bu olgunun bir sonucu olarak, ulusların doğal sınırı ile dillerin sınırı örtüşmek zorunda değildir. Dolayısıyla, bir ulus devlet içinde farklı uluslar, temel hak ve özgürlükleri gözeten çoğulcu demokrasi yönetimi altında birlikte yaşayabilir.  

Ayrıca, farklı ulusların “politik oluşumları içinde başka ulusların/ülkelerin öğelerini içine almış olmaları önemli bir yarardır.” Söz konusu yabancı ulusal öğeler, hem “komşularla bağlantı aracı”, hem de “ulusal öz-yapının tek-düze aynılığında değişiklik” yaratmaktadır. ‘Ulusallık ilkesi’ ile “işçi sınıfı demokrasisinin, Avrupa’nın büyük uluslarının özerk ve bağımsız varlık hakkına” ilişkin ‘ayrım’ burada görülebilir. Söz konusu ‘ulus(allık) ilkesi’, ya Avrupa’nın “tarihsel halklarının ulusal varlık hakkını” görmezden gelmekte ya da gördüğünde de “karmaşa” yaratmaktadır. 

‘Ulusallık ilkesi’ iki soruna yol açmaktadır:

  • Birincisi, Avrupa’nın büyük tarihsel halkları arasındaki sınırlar sorunu;
  • İkincisi, bu halklardan kopan ve artık “güçlü ulusların bir parçası olan” küçük toplulukların “bağımsız ulusal varlık hakkı” sorunudur.

Bu iki sorun kapsamında bir halkın “Avrupa’daki önemi/anlamı” ve yaşam gücü, ‘ulusallık’ ilkesi bakımından hiçbir anlam taşımamaktadır. Bu ilke açısından “hiçbir zaman bir tarihe sahip olmayan” Romanya ve “iki bin yıllık tarihi ve azalmayan yaşama gücü” olan İtalya’nın pek önemi yoktur. Bütün bunlar, “dar kafalı insanların gözüne kum atmak için” ya da duruma göre kullanmaya yönelik boş sözler veya koşullar gerektirdiğinde, bir yana atmak için kullanılan “milliyetçi örtüye büründürülmüş saçmalıktır.” Bu açıklamalar, Engels’in ulusallık ilkesi uyarınca, ulusların birbirine düşürülmesine açıkça karşı olduğunu göstermektedir. 

Slavizm, Rus Çıkarlarını Korumanın Örtüsüdür

Öte yandan, Engels’in anlatımıyla, ‘ulusallık ilkesi’, “Polonya’nın yeniden doğmasını” sağlamaya yönelik ‘Bonapartist bir buluş’ değil, “yalnızca Polonya’yı yok etmek için uydurulmuş bir Rus buluşudur.” Rusya, ‘ulusallık ilkesi’ örtüsü altında “Polonya’nın büyük bölümünü yutmuştur.” Rusya “bir yüzyıl boyunca sürekli bu ilkeyi kullanmıştır.” ‘Ulusallık ilkesi’ dışında bir başka oluşturu, “Rus çıkarlarını korumak amacıyla” Rusya tarafından “Türkiye’deki, Macaristan ve Almanya’daki Sırp, Hırvat, Slovak, Çek halklarının ve diğer halkların kalıntılarına” uygulanan ‘Slavizmdir.’ Rusya, İsveç ve Norveç’i de kapsayan bütün Kuzey Avrupa’da “Rusya’nın koruması altında büyük Fin ulusu” oluşturma düşüncesini gerçekleştirmek için elinden geleni yapmaktadır. 

Söz konusu ‘ulusallık ilkesi’ gerçekten de yalnızca “Doğu Avrupa’da” ortaya atılabilirdi; çünkü burada “bin yıldan beri aralıksız olarak Asya istilası” yaşanmıştır ve Asya istilası “halkların birbirine karışmış yıkımlarının üst üste yığılmasına” yol açmıştır. Bugün hiçbir etnolog, “Türk’ün, Macar’ın Romen’in, Yahudi ve bir düzine Slav halkının sınırsız karışımının” oluşturduğu karmaşayı çözümleyemez. Burası, Polonya örneğinden de görüldüğü gibi, Rusya tarafından ortaya atılan ‘ulusallık ilkesinin’ geliştirildiği yerdir. 

Engels’in anlatımıyla, Rusya, Doğu Avrupa’da “Moğol fetihçilerin boyunduruğunu kırdıktan sonra”, burada Büyük Rusya’nın “çeşitli prensliklerini bir devlet içinde bütünleştirme” işine girişmiştir. Bu “başarı, Rusya’nın hırsını” daha da kamçılamıştır. “İstanbul Türklerin eline düşer düşmez; Moskova Büyük Prensi, Bizans İmparatorluğu’nun iki başlı kartalını armasına kazdırtmıştır” ve böylece Bizans imparatorunun “ardılı ve gelecekte öcünü alacak kişi” olarak kendini geçerlileştirmek istemiştir. Bilindiği üzere, o tarihten beri Ruslar “Konstantinopel’i zarigrat, diyesi, zarkent olarak adlandırmıştır ve fethetme amacı gütmüştür” (Engels 1964, s. 156- 160).          

Engels’in Slavizmi Doğu Avrupa’da başlıca tehlike olarak nitelendirmesi, aradan yaklaşık yüz elli yıl geçmesine karşın, bugün Rusya’nın eski Rus imparatorluğunun toprağı olduğu gerekçesiyle, Ukrayna’ya karşı başlattığı savaşın arka alanını da aydınlatmaktadır. 

Engels ‘Panslavizm- Schleswig-Holstein’da Savaş’*** adlı yazısında da Bohemya ve Hırvatistan’ın “ulus olarak özerk bir varlık sürdürecek güçte olmadıkları” için, Panslavizm’in eline düştüklerini yazar. Engels’in bu yazısındaki nitelemesiyle, Panslavizm’in tek amacı, “uygarlaşmış Batı’nın, barbar Doğu tarafından boyunduruk altına alınmasıdır.” Panslavizm, “bütün Avrupa’yı Slav ırkının, özellikle de bu ırkın tek güçlü bölümü olan Rusların yurtluğu” olarak görür. Petersburg ve Moskova olmak üzere, iki başkenti olan Rus İmparatorluğu, “her Rus köylüsü için gerçek dinsel ve ulusal başkent olan ‘çarın kenti’ (Konstantinopel, Rusça Zarigrad-Çarkent) hala kendi ağırlık noktasını bulmamıştır.” Panslavizm “fanatizm ve körlük” demektir (Engels 1960, s. 53- 55).       

Engels’in ‘uygarlaşmış Batı’ ve ‘barbar Doğu’ genellemesi, bu düşünürün oryantalist birikimi içselleştirdiğini ve ayrımlaştırmaksızın saltlaştırıcı bir yaklaşımla güncelleştirdiğini açıkça ortaya koymaktadır. Bunun yanı sıra, Panslavizm’e ilişkin uyarıcı değerlendirmesi, her türlü ırkçılık için geçerlidir; çünkü ırkçılık körlük, fanatizm, yıkım ve öldürüm demektir. 

_______

* Friedrich Engels (1962): ‘Über den Verfall des Feudalismus und das Aufkommen der Bourgeoisie’; MEW, Band 21, Dietz Verlag Berlin (DDR)

**  Friedrich Engels (1964): ‘Was hat die Arbeiterklasse mit Polen zu tun?’; MEW, Band 16, Dietz Verlag, Berlin (DDR).  

***  Friedrich Engels (1960): ‘Der Panslavismus- Der Krieg in Schleswig-Holstein’; MEW, Band 8, Dietz Verlag, Berlin

edebiyathaber.net (6 Haziran 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r