Masthead header

“Empedokles’in Dostları” üzre birkaç söz | Tan Doğan

“Bizi bütün kitapların ötesine bile götüremeyen kitap da nedir ki?” / Nietzsche 

Etna-metna demeden, ya coğrafyamda konuşlanan Yanık Ülke’mde (Katakaumene) yer alan Kula Volkanları’na salacaktım ömrümü ya da ‘Empedokles’ adının geçtiği kitaplara gömecektim ruhumu! İkincisini yeğledim: Koştum kütüphaneye, açtım alelacele Macit hocamın Felsefe Tarihi(1) adlı kitabının 34. sayfasını; başladım okumaya altını kurşunkalemle çizdiğim birkaç tümceyi şehvetle: “Toprak, su, ateş, hava. Son üçünü daha önce İonia filozofları ileri sürmüşlerdi. Bunlara dördüncü öğe olarak toprağı eklemekle Empedokles, ta günümüze kadar ––hiç olmazsa belli bir anlayışta–– yaşayacak olan «dört öğe öğretisi»ni kurmuştur.”

Daralan göğsüm açılamamıştı daha; geçtim 35. sayfaya: “Empedokles’e göre, dört ana-öğeyi birbiriyle karıştıran, bunların karışımlarını yeniden çözen neden de sevgi ile nefrettir.” Nefesim hâlâ darda: “Canlı varlıklar, başlangıçta sevgi ile nefret arasındaki savaştan rasgele meydana gelmiş formlardır. Bunlardan işe yarayanlar günümüze kadar yaşamışlardır.” Sanki derdime dermân olmaya başlamıştı hocam ve filozof. Ne ki çıkmalıydım depresyondan! Vardım bu kez Diogenes Laertios’un Ünlü Filozofların Yaşamları ve Öğretileri(2) adlı kitabının 399. sayfasına: “Sicilya’nın Akragas kentinden olduğunu kendisi Arınmalar adlı eserinin başında söylüyor: ‘Dostlar, siz ki sarı Akragas’ın eteklerinde / büyük bir kentte, akropolde yaşıyorsunuz.’ ” 

Şimdi de 407. sayfadayım -ha gayret ey ruhum!:  “Ruh, çeşitli hayvan ve bitki görünümlerine girer. Şöyle diyor: ‘Bundan önce oğlan doğdum, kız doğdum, / çalı oldum, kuş oldum, denizden çıkan kızgın balık oldum.’ Doğa Üzerine ve Arınmalar adlı eserleri beş bin dizeye ulaşır, Tıp Kitabı da altı yüz dizedir.” –bir dize de nasîp eyle ey Empedokles, şifâ niyetine şu kuluna… Gerginliğimi az da olsa azalttım, tedâvi sürecimi Ord. Prof. Dr. Ernst von Aster’in İlkçağ ve İlkçağ Felsefe Tarihi(3) adlı kitabının 68. sayfasıyla sürdürdüm: “Biz evreni biliriz, çünkü biz de evrenle aynı yapıdayız. Biz de hava, toprak, su ve ateşten oluştuğumuz için, aynı unsurlardan oluşan evreni algılayabiliyoruz.” Algılar gibi olurken zamanı ve uzamı yavaştan, bir de Afşar Timuçin’in Düşünce Tarihi 1(4) adlı kitabının 206. sayfasına yöneldim: “Agrigento’lular yarın ölecekmiş gibi yaşıyorlar, hiç ölmeyecekmiş gibi süslüyorlar evlerini.” İnceden inceye içim açılıyordu ki, son olarak Bertrand Russell’ın Batı Felsefesi Tarihi İlkçağ(5) adlı kitabının 168. sayfasında, kalp atışımın normale dönmesini diledim ya da başa dönüp, sonunda kendinin Tanrı olduğunu kanıtlamak için kratere atlayarak ölen filozof gibi, Etna-metna demeden, Kula Volkanları’na salacaktım ömrümü: “Kötülük nedir bilmeyen dostlar! Hepinize merhaba! Aranızda ölümsüz bir tanrı olarak bulunuyorum. Ölümlü değilim artık. İçinizde, lâyık olduğum onura kavuştum.” Artık gelmeliydi huzûr az da olsa…

Empedokles’in Dostları (Amin Maalouf, Çeviren: Ali Berktay, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1. Basım 2021) adlı kitabı sürdürürken ve dahi bitirirken, işte tam da bu hâldeydim. 2006 Nobel Edebiyat Ödülü de verilen Orhan Pamuk kitaplarını okumama kararını aldığım gün [ki bu ‘gecikmeli karar’ımı, altı romanını (Cevdet Bey ve Oğulları, Karacan Yayınları, İstanbul, 1982; Sessiz Ev, Can Yayınları, İstanbul, 1983; Beyaz Kale, Can Yayınları, İstanbul, 1985; Kara Kitap, Can Yayınları, İstanbul, 1990; Yeni Hayat, İletişim Yayınları, İstanbul, 1994 ve Benim Adım Kırmızı, İletişim Yayınları, İstanbul, 1998) okuyarak/ızdırâp çekerek aldım], tövbe etmiştim bir daha roman okumaya. (Yıllarca felsefe öğrenimi almış ve de vermiş, felsefeden hiç kopmamış biri olarak) ne Amin Maalouf ne de Empedokles’in Dostları..tövbemi bizâtihi ‘Empedokles’ bozdu!

Biri girişinde olmak üzere, dört bölüm (dört “Defter”) başında yazarca yer verilen Novalis, Shakespeare, Aragon, Saint-John Perse ve de hâliyle Empedokles alıntıları da, -aldandığımca- ne düşünsel (felsefîk) ne de şiirsel (poetik) bağlamda kurtarabilmiş belki günce-roman denilebilecek kitabı.

“Robinson çözümü büyük düş” (s.15) kurmasa, “Yola çıktım.”, çıkmasa; “Yalnızdım, mağrur bir yalnızlık. Yanımda tapum, biriktirdiğim az para ama aynı zamanda neyse ki azımsanamayacak bir gelir kaynağı vardı: Çeşitli basın organlarıyla yaptığım telif sözleşmesi.” (S.16) konumundan söz açmasa, “Ben hukuk alanını bırakıp çizime yöneldim ve Yeni Dünya’dan kaçıp köklerimin takımadasında yaşamaya gittim (s.42)” demese, (Mahlas olarak Alec Zander’i seçen) günce-romanın başkahramanı Alexandre, baba mîrası Atlas Okyanusu kıyısındaki küçük Antioche adasına kaçmayacak, zorâki dost-düşman edinmeyecek, tövbesini bozmuş, isteksiz -ve de pişmân- okuruna (yâni bendenize) huzûrsuzluk ve ıstırâp çektirmeyecekti!

Bir ‘ada’dır gider (ütopik tik!). Bilindik konu(m) ve olgunun (‘ada’: sığınma, yalnızlık ve kaçış) işlenemeyişi [(yeri gelmişken demeli, nice yazarın romanı olmuş ‘ada’ Bir solukta ‘ada’ izlekli birkaç kitabı dilleyelim imdi: Gerald Durrell, Dr. Moreau’nun Adası – Herbert George Wells, Ada – Aldous Huxley, Robinson Crouse – Daniel Defoe,  Ada – Tracey Garvis Graves, Esrarlı Ada – Jules Verne, Yeni Atlantis – Francis Bacon, Güneş Ülkesi – Tommaso Campanella, Ütopya -Thomas More, Lynne Matson (3 kitap) – Ada – Var Olmayan Bir Adadan Nasıl Kurtulursun?, Ada – Yanıyor, Ada – Sırlar Çözülüyor; Ada – Thedore Taylor, Büyülü Ada – Gerald Durrell…Bizde ise ilk akla gelenler şöyle: Bir Ada Hikâyesi Dörtlemesi (Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana, Karıncanın Su İçtiği, Tanyeri Horozları,  Çıplak Deniz Çıplak Ada), – Yaşar Kemal,  – Buket Uzuner, Son Ada – Zülfü Livaneli ve de elbette Orhan Pamuk’un Veba Geceleri… )]

Sorun ‘ada’, bu bağlamda ‘ada romanı’ değil elbet. Bir romanın sorundan sorunsala dönüşmesi neredeyse. Peki, bu günce-romanın sorunları neler, sıralayalım mı?: Dil, anlatı, üslûp, söylem yüzeyselliği; bilindik gelecekçilik, kötü kurgu, silaha ve teröre dayalı teknolojik korku; batmaya gebe uygarlık, hastalıklı, kaotik, faşizan, çirkin siyasa vurgusu; suçluluk sendromu, şizofrenik paranoya, kimlik/kişilik parçalanması olguları, zenginlik-yoksullık, inanç-inançsızlık alt-arka metin;  üstünkörü kapitalizm, yavan hümanizm, yapay evrensellik;; pek didaktik, az pedagojik, sözde ideolojik, ne ki ne ütopik ne distopik ne felsefîk;  ne tarihsel ne anısal, sözde günce-roman; ne merâk ne heyecan ne de istek uyandırabilme; ‘okuma sevinci’, ‘edebiyat neşesi’, ‘roman yolculanışı’ yitik bir derin sızı; herhangi bir edebî akıma sığdırılamayan, belki (o da, zorlamayla) post-modernimsi bir romanımsı; ve ABD ve  de ABD ve yine ABD: “müdahil ulus”, “müdahil kitap”, vesâire, vesâire, vesâire… derken ‘mutlu son!’

“Sen, “dost” sözcüğünü kullanan kaç insanda sahici bir duygu gördün, şimdiye kadar? (Umuyorum benim gördüğümden daha fazlasını görmüşsündür…) der Zilif(6) adlı kitabının 24. sayfasında Oruç Aruoba.  “Sahici bir duygu” göremedim Maalouf’un bu kitabında, ne ki Aruoba gibi bir ayraç da bendeniz açsam mı ne, Maalouf Seven Okurlar/Dostlar! adına? (“Umuyorum benim gördüğümden daha fazlasını görmüşsünüzdür…”)

Montaigne’in Denemeler(7) adlı kitabının 54. sayfasında, “Aristotales’in sık tekrarladığı şu sözü de kullanabiliriz: ‘Ey dostlarım! Dünyada dost yoktur…’ ”  düşüncesini salık vermesi üzre,  bendeniz de kullanıyorum. Ey dostlarım! Empedokles’in Dostaları’ndan sakının.       Yine Montaigne’in adı geçen kitabının 175. sayfasında, “Bakarsanız birisi tutar kendine karşı dönüverir; başka biri kalkar önsözlerle, yersiz hikâyelerle kafa şişirir.” der. Maalouf’un da yaptığı bu değil mi?: Kendine karşı dönüvermeyip, yersiz hikâyelerle kafa şişirmek!

Tarih ve Ütopya(8) adlı kitabının 16. sayfasında Cioran, “Dünyaya yeni bir sayıklama lâzım, aksi takdirde hareketsiz kalıp taşlaşacak” sözleri, imdi az şey mi anlatıyor bizlere?…

“İhtiyaç ve can sıkıntısı hiç kuşku yok insan hayatının iki temel kutbudur” der Schopenhauer, Hayatın Anlamı(9) adlı kitabının 21. sayfasında.  Edebiyat ihtiyacımdan okudum söz konusu kitabı ve fakat canım çok sıkıldı, ne kadar kutbum varsa şaştı ve döndümse yüzümü gerçek akrabalarıma, yazarlarıma, soluk olsunlar diyedir. Yine Schopenhauer, bu kez Okumak, Yazmak ve Yaşamak Üzerine(10) adlı kitabının 112. ile 113. sayfalarında, “Bir yazar okurunun zamanı, yoğunlaşma gücü ve sabrı konusunda hasis davranmamalıdır (…) Söylemeye değer olmayan anlamsız bir şeyi yazmaktansa iyi bir şeyi söylemeden geçmek her zaman daha akıllıcadır. Bunun tam tatbiki Hesiodos’un şu düsturudur: Yarım bütünden daha fazladır.” Ne zaman ne yoğunlaşma gücü ne de sabır bıraktı bu kitap bendenizde! “Söylemeye değer olmayan anlamsız bir şeyi yazmak” nedendir? Yayınevinin ya da okurların ya da “dostlar!”ın ısmarlamasından mı, dayatmasından mı; şöhretten mi, ekmek derdinden mi, boş kalmamaktan mı, unutulmak kaygısından mı, anlamak zor. Yarım yamalak varoluş da bir var olma türü, tercîhi elbette, ne ki sonunda gelinen nokta bu işte: Koskoca bir fiyasko!

“Eleştiriler tamamen mizahsız ve aptalca” saptaması azımsanamaz Thomas Bernhard’ın Hakikatin İzinde(11) adlı kitabının 103. sayfasında dillediğince. Dilerseniz, ‘mizah’ gözlüğünüzle bakıp, gülüp geçebilirsiniz eleştirilerime ya da (akıllıca bulmayın da!) aptalca da bulabilirsiniz tüm tümcelerimi, kime ne (bana ne…) Bu gibi durumlarda, hocaların hocasının, öğrencisi Eflatun’un kaleme aldığı Sokrates’in Savunması(12) adlı kitabın 113. sayfasında yer alan ve de aklıma çivilenmiş sözleri dikilir karşıma: (…) en büyük iyiliğin, her gün erdem üstüne, sözünü ettiğimi işittiğiniz daha başka konular üstüne konuşmak, tartışmak olduğunu, kendimi ve başkalarını böylece sınadığımı söylersem, sonra da sınavsız bir yaşamın yaşanmaya değmeyeceğini eklersem, gene inanmayacaksınız bana.”  Altını çizdiğim söz, nasıl olduysa, günümüze, “eleştirilmemiş, sorgulanmamış bir yaşam, yaşanmaya değmez” olarak uzadı. Bendeniz eleştiriyim de, isterseniz inanmayın…

Memet Fuat, Eleştiri Sorumluluğu(13) adlı kitabının 22. sayfasında, “Başlıkta ‘Eleştiri Sorumluluğu’ yerine ‘Sözün Sorumluluğunu Taşımak’ da diyebilirdim” diyor, “Bir sanat yapıtı için, nedenlerini belirtmeden, iyi-kötü demek, ya da bir sanatçı için, ayaküstü, başarılı-başarısız demek de eleştiridir” saptamasının ardından. Sanatçı, bu bağlamda Amin Maalouf için demekten öte, kitabı üzre/içre ‘kötü’ ve ‘başarısız’ diyorum işte: Bana ‘iyi gelmedi ve de roman olarak ‘başarısız’ bendenizce…

Bunca sözün ardından, bir de Nermi Uygur hocama kulak verdim Yaşama Felsefesi(14) adlı kitabının 158. sayfasından, “(…) yazar tepeden düşen taş gibi, esmekten başka bir şeyi olmayan rüzgâr gibi, düz yolda yuvarlanan tekerlek gibi, akan su, çöken sis, parlayan güneş gibi olmalı: Ödev diye zorlamaya değil, kendiliğinden; ödül için değil, gerçek özden geldiği için yazmalı.” diye seslenirken, 161. sayfasında da sesini şu sözlere dönüştürür: “Yazarın bilgeliği: elini, ayağını, gövdesini, başını, bakışını, ––her şeyini, ama her şeyini yaşamasının akışını çarpıtmadan yazarlığına adamaktır; ne yöntem, ne zorlama, özel özgün bir bilgeliktir bu.”

Elim-dilim coşmadan, kalem-kâğıt koşmadan, isteksizce, gönülsüzce kitaptan bahsedeceksem burada, Musa Eroğlu’nun Telli Turnam(15) türküsünün çağrıştırdığınca, “Ben yandım eller yanmasın” diyedir…

Az önce bahseder gibi olduğum, ne ki bahsetmekten hemen caydığım romandan, sanki biraz daha söz açmamı ister gibisiniz! Hiç içime sinmeyeceğini bile bile, ucundan, kenarından-köşesinden öyleyse… Baba mîrâsı “Gayrimeskûn bir ada artık meskûn bir ada oluyordu. Nüfus: 1. (…) kırk altı hektarlık bir yüzölçümünün otuz sekiz hektardan biraz daha fazlası söz konusuydu (…) geri kalanı (…) Ѐve Saint-Gilles tarafından yüksek bir fiyata satın alınmıştı.” (s.17) Oldu mu size nüfus 2! “Normalde sosyalleşme isteği duyduğumda (berzah/kıstak: bir adayı karaya bağlayan dar yer üzerinden)  Port-Atlantique’e,  denizcilerin barına gider (oldu mu sana ada, yarımada!) , bir iki kadeh içer, sağla solla biraz sohbet eder, sonra benzerlerimin dünyasıyla uzlaşmış ama aynı zamanda yalnızlık isteğimi de pekiştirmiş olarak adama çekilirim yeniden” (S.19) Denizciler, balıkçılar, kayıkçılar, inşaat işçileri; pansiyonlar, dükkânlar ve çalıştıranları-çalışanları ve Agamemnon (“Agam”) ve kadınlar ve adamlar ve, ve, ve… Nüfus kaç oldu? Yâni ‘ada’lıktan çıkmış bir ada! Neyse ne… elektriğin kesilmesi, gelmesi, tekrar kesilmesi tekrar gelmesi, tekrar.. ABD başkanının radyo konuşması.. doğal âfet sanısı.. elektriğin tekrar kesilmesi.. mum ışığında içkili-yemekli-şömineli geceler.. ABD başkanının tekrar radyo konuşması, tekrar konuşması, tekrar.. zamanla nüfusa nüfuz edecek nüfuzlu, tekno-tıp donanımlı “dostlar!”.. derken otuz gün sonra (9 Kasım Salı – 9Aralık Perşembe), yazar- çizerimizin (elli üç yaşındaki Alexandre’ın), “Müdahil ulus”un bir armağanı olarak, Ѐve’den (otuz sekizinde bile olmayan “romancı kadın” diye nitelediğinden) bir çocuğu (Kraliçe Elektra’yı) kucağına alabilme olasılığı… Sırf hatırınız için özetin özetinin özetini ıstırapla arz ettiğim kitabın son sayfasında, “Bu hikâyeyi –ve bu günlük- başlayalı tam tamına bir ay oldu. Birkaç kez günlüğü bırakmayı düşündüm; ama her seferinde bir şeyler oluyor ve beni bu işi sürdürmeye sevk ediyordu. (…) devam etmek için hiçbir neden kalmadığından, kesin olarak günlüğümü noktalıyorum.” (s.210) bir nevi îtirâf ettiğinde, isâbet buyuruyorsunuz demeden duramadım Maalouf’a.

Hamiş: Sakın bendenize bakmayın ‘ey Maalouf sevenler’, ey ‘dostlar’ı; bu kitabından zulüm gördüm diye, siz de göreceksiniz değil ki…

Şerh: Övgü sözleri olmadığı gibi yergi sözleri de değil benimkisi; salt eleştirel bir sunum ya da yeni bir pişmânlık, yine “bir daha aslâ roman okumayacağım” vargısı.

Not: Bu yazının yayımlanıp-yayımlanmayacağı belli değilken, büyük olasılıkla eleştirel okuyup-yazma metnim bilgisayarımla beraber önce solacak sonra çürüyecek daha sonra da ölecekken, kimse dert etmesin beş sayfayı bile bulmayan böylesi/ölesi tümceleri…

Dileğim   I:  Diliyor ise, Amin Maalouf da Nobel Edebiyat Ödülüne lâyık görülsün.

Dileğim  II:  Yazmak kanamaktır; âh kimse zorakî yazı yazmasın.

Dileğim III: Yalan beraberliklerden iyidir yalnızlık: Herkes ‘ölgün ada’sında sâhi yaşasın…

Alıntılar

 (1) Remzi Kitabevi Yayınları, İstanbul, 4. basım 1980

 (2) Yapı Kedi Yayınları, İstanbul, 3.basım 2007

 (3) İm Yayın Tasarım, İstanbul, 1999

 (4) Bulut Yayınları, İstanbul, 4. basım 2002

 (5) Say Yayınları, İstanbul, 4. basım 1994

 (6) Sel Yayıncılık, İstanbul, 3. Basım 2017

 (7) Cem Yayınevi, İstanbul, 23. basım 1994

 (8) Metin Yayınları, İstanbul, 5. Basım 2017

 (9) Say Yayınları, İstanbul, 6. basım 2014

(10) Say Yayınları, İstanbul, 6. basım 2016

(11) Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1. basım 2017

(12) Remzi Kitabevi, İstanbul, 1982

(13) Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1. basım 1994

(14) Çağdaş Yayınlar, İstanbul, 2. basım 1984

(15) Kavimler Kapısı Anadolu, Duygu Müzik, İstanbul, 1998

Tan Doğan – edebiyathaber.net (19 Nisan 2021)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r