Elmas Tunç: “Günah, suskunluk, sistem sarmalında içsesin payına da zincirleme günah tamlamasının esaret zinciri düşüyor”

Ağustos 13, 2026

Elmas Tunç: “Günah, suskunluk, sistem sarmalında içsesin payına da zincirleme günah tamlamasının esaret zinciri düşüyor”

Söyleşi: Mahmut Yıldırım

İlk öykü kitabı Zincirleme Günah Tamlaması ile okur karşısına çıkan Elmas Tunç; bireyin ve toplumun karanlıkta kalan yanlarına, suskunluklara ve görünmez suç ortaklıklarına odaklanıyor. Mitolojiden gotik anlatıya, büyülü gerçekçilikten ironiye uzanan farklı anlatım olanaklarından yararlanan Tunç’la öykü anlayışını, toplumsal meseleleri edebiyata taşıma biçimini ve yeni anlatım yollarına yönelik arayışını konuştuk.

Zincirleme Günah Tamlaması adlı ilk öykü kitabınızdan ve kendinizden bahseder misiniz? Okurlarınızı neler bekliyor?

Dünya denizinde bir damla, kitapların sayfaları arasında toplumu arayan bir sosyolog, yaşamla ölüm arasındaki o ince çizgide bulunanlara yaşam tarafından el uzatmak için çabalayan bir acil tıp teknisyeni ve tüm bunların içinde kaleme tutkuyla sarılan biriyim. Zincirleme Günah Tamlaması, işte bu çok yönlü bakış açısının mahsulü. Okuru, pışpışlayan değil; bilâkis sarsan, sorgulatan, düşündüren bir tanıklık süreci bekliyor sayfalar boyunca. Ayrıca mitolojiye, gotiğe, büyülü gerçekçiliğe, ironiye, mizaha, metinlerarasılığa yaslanan özgün kurgular ve farklı anlatıcılarla örülmüş şahsına münhasır, akıcı bir üslup okuru karşılayacak. Böylece kitabı okuyanlar, günümüz edebiyatındaki o dejavu hissinden uzak bir okuma deneyimi yaşamış olacaklar.

Zincirleme Günah Tamlaması oldukça çarpıcı ve kavramsal bir isim. Bu tamlamada “zincirleme” olan nedir; günah mı, suskunluk mu, sistem mi, yoksa insanın kendi içsesi mi?

Zincirleme olan aslında hepsi. Suskunluk bir günahı doğuruyor, o günah da sessizliği. Susanlar, günahın halkalarına ulanıyor. Halkalarsa zincirine yeni günahlar ve günahkârlar ekliyor.
Burada söz konusu olan sadece bireysel bir suskunluk değil, sistemin çarkları arasında sıkışan insanın suskunluğudur. Sosyolojik bir perspektifle bakıldığında toplumun her hücresine sızmış “kolektif bir suç ortaklığı” silsilesinden bahsedebiliriz. Böylece isimde vurgulanan zincirleme hâli, bunu mesele edinmiş olan kitabın bütününe yayılıyor.
Toparlayacak olursak; günah, suskunluk, sistem sarmalında içsesin payına da zincirleme günah tamlamasının esaret zinciri düşüyor.

Kadavra, Çürüyen Diriler ve Yaşayan Ölüler Sahnesi gibi öykülerde kadın bedeni hem bir mücadele alanı hem de bir metafor. Bedenin bu kadar merkezde olması bilinçli bir tercih miydi?

Kesinlikle bilinçli bir tercihti. Zira beden, ideolojilerin ve toplumsal baskıların üzerine yazıldığı en kadim parşömendir. Kadın bedeni ise bu “kolektif suç ortaklığının” en çok hırpalandığı alan. Küfür dili bile eril şiddetin kadın bedeni üstündeki hegemonyasının en bariz göstergesidir. Bedeni bu denli merkeze alırken, diğer yandan onunla olan mesafemi korudum ki okur, kadavra kadar soğuk bu meseleyle sıcak bir temas kursun ve samimi bir yüzleşme yaşasın istedim.

Günümüzde fazlasıyla öykü kitabı yayımlanıyor fakat çoğu öykü girişlerinde şuna denk geliyoruz; herkes güneşi bir başka doğuruyor ya da yağmurun yağışını bir başka klişe şekilde anlatıyor vs. Hâliyle bu da bizi sıkıyor. Bu anlamda öykü anlayışınız üzerine neler söylersiniz?

Edebiyatın bir manzara ressamlığına dönüşmesi beni de sıkıyor. Güneşin doğuşuyla değil, o güneşin altında kimlerin gölgede bırakıldığıyla ilgileniyorum. Benim öykü anlayışım, okuru “hoş” betimlemelerle uyuşturmak yerine parçalı anlatı, çoklu odak, katmanlı yapı veya bilinç akışı teknikleriyle sarsmaktır. Bu yüzden öyküye başlarken okura konforlu bir giriş değil, bir “diseksiyon” masası vaat ediyorum.

Üslubunuzu belirlerken nasıl bir okur profili hedeflediniz ya da bunu dikkate aldınız mı?

Üslubumu okur profilinden bağımsız, sağlam ve şahsına münhasır olacak şekilde belirlemeye çalıştım. Bunun için edebiyatımızda çığır açmış isimlerin eserlerini, neler yaptıklarını okudum, okumaya da devam ediyorum. Çünkü biliyorum ki nitelikli okur, nitelikli kitaplar okur.

Son olarak Zincirleme Günah Tamlaması’nı düşünen yazarın aklından neler geçiyor? Yazmak istediğiniz konular, teknikler, okuma listeniz vs. neler söylersiniz?

Şu gök kubbenin altında söylenmemiş söz, yazılmamış mevzu kalmış mıdır? Penguen şu an hayatta olsaydı yine dağlara doğru mu yönelirdi yoksa onun yıllar önceki hikâyesini sosyal medyada şimdi dolaşıma sokanlar sadece göstermek istedikleri kısmı mı gösterdiler? Arka plan daha acımasız bir manipülasyon mu barındırıyor? Madem postmodernizmin sınırları bu denli geniş, o hâlde bunu belirleyen kalıpların içinde yazmak, onu daraltmak olmuyor mu? Benim muhayyilemde her zaman bu türden bir huzursuzluk ve arayış mevcut. Yazmak istediğim konular elbette var. Her şeyden önce kendimi tekrar etmeyi sevmiyorum. Bu yüzden farklı üsluplar ve teknikler denerken tümevarmak, tümdengelmek, kâh kendimi bulmak kâh kaybolmak istiyorum.

Okuma listemde Sabahattin Ali, Mine Söğüt, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Latife Tekin, Nazlı Eray, Sevim Burak, Han Kang, Yusuf Atılgan, Saramago, Mariana Enriquez, Margaret Atwood, Sevgi Soysal yer alıyor.

Yorum yapın