
Röportaj: Hatice Yıldırım
1-) Kitap, Sultan’ın “Benim haneme her zaman giydiğiniz ayakkabılarla giremezsiniz” cümlesiyle görünmez bir çizgi çiziyor. Bir yazar olarak, okuru daha ilk sayfada gündelik hayatın ezberlerinden ve kimliklerinden arınmaya çağıran bu “görünmez çizgiyi” kurgularken nasıl yola çıktınız?
Bazı hikâyeleri kurgularım, bazıları da kendi gelip hop kucağıma düşer. Bu, kucağıma düşenlerden. Uzun uzun düşünerek değil, yaşamın içinden hikâyeye doğru uzanan bir dal gibi.
Sultan’ın o cümlesi de hikâyeye atılmış küçük bir çomak. Herkes onu kendi bildiği yerden anlamaya çalışıyor. Daha sağlam, daha güzel, daha kusursuz ayakkabılar yapmaya başlıyorlar. Soru yeni ama cevaplar hâlâ eski yerden geliyor. Hikâyenin merkezindeki soru biraz da şu oldu:
Güvendiğimiz her şey yol için fazla katı çıktığında ne olur?
İnsan çoğu zaman bildikleri, alışkanlıkları, gündelik tekrarları içinde kendine güvenli bir alan kuruyor. Sonra küçücük bir taş, beklenmedik bir yağmur ya da tek bir cümle geliyor ve sistem alarm veriyor: “Şimdi ne yapacağım?” Bu hikâyeyi yazarken şunu düşündüm: Bildiklerimiz bizi ne kadar koruyor, ne zaman önümüzü kapatmaya başlıyor? Belki hayat, bildiğini bir anlığına bırakabildiğin yerde yeniden başlıyor.
2-) Metinde “köyün en akıllı kızı” ve delişmen Hellumi figürleri öne çıkıyor. Karakterleri oluştururken nereden ilham aldınız? Karakterin kendi sınırlarını idrak ettiği o içsel dönüşüm ve gayret sürecini nasıl kurguladınız?
Bu hikâye, yakın arkadaşımın keçe ile yaşadığı bir tecrübeyi bana anlatmasından doğdu. İlhamın kaynağı, her zamanki gibi, gerçek hayat. Hellumi’yi yazarken sevdiğim taraf şu oldu: Ayakkabı yapmayı bilmiyor. Yünü temizliyor, tarıyor, ıslatıyor, tepiyor; emek veriyor ama bir noktada bilgisi bitiyor. O noktadan sonra ellerine, sezgilerine teslim oluyor. Ortaya yamuk bir çift pabuç çıkıyor. Hikâyenin merkezlerinden biri bu. Bilgisinin bittiği yerde geri çekilmiyor; denemeye devam ediyor. Bilginin kutsanmasını biraz sorgulamalıyız. Çünkü deneyimde arayış vardır, soru vardır, ölçme vardır, hissetme vardır.

Bazen bilmek, görmenin önündeki en büyük engel olabilir.
3-) Yolculuk boyunca deri, demir ve cam gibi dayanıklı ya da gösterişli sanılan tüm pabuçlar birer birer işlevini yitiriyor. Bu malzemelerin temsil ettiği “kusursuzluk ve kırılganlık” ikiliği ile insanın büyürken kendini inşa ettiği o korunaklı ve esnek olmayan taraf arasında nasıl bir paralellik kuruyorsunuz?
Bunun önemli bir kısmını biz yetişkinler inşa ediyoruz. Çocukların çok hızlı biçimde bizim katı, tarif edilmiş dünyamıza girmesini istiyoruz. Oysa yeni ve taze olan onların bakışı. Kitapta en güvenilir görünen şeyler sırayla işlevini yitiriyor. Deri suya dayanmıyor, demir sıcakta ayağı yakıyor, neredeyse kusursuz görünen camı küçücük bir taş kırıyor. Bu kısmı özellikle seviyorum. Çünkü hayat, kimi zaman bütün büyük fikirlerimizi küçücük bir taşla bozuyor. Belki mesele çocuğu bizim dünyamıza mümkün olduğunca hızlı adapte etmek değil; zaman zaman onun esnek, deneysel bakışına bizim yaklaşabilmemiz.
Bırakın çocuk size de rehberlik etsin.
4-) Adına “yamuk” denilen ama tam da o yamukluğuyla insani ve sahici olan keçe pabuç, hikâyenin merkezine oturuyor. Edebiyatta ve yaşamda mükemmellik iddiasının karşısına “kusurdaki samimiyeti” koymak sizin yazınsal yolculuğunuzda nasıl konumlanıyor?
Kusur ne, diye sormak lazım önce. Bu hikâyede pabucun yamukluğuna bir övgü yok. Övgü, yamuk pabuç yapmaya cesaret eden o çocuksu, içten tavra.
Ben yamukluğu kusurun güzelleştirilmesi olarak değil, başka bir ihtimalin ortaya çıkması olarak görüyorum.
Hellumi pabuçlara bakıp “Biraz yamuk oldular ama bence çok güzel oldular,” diyebiliyor. Mesele bu. İlk denemede kendi yaptığını kusursuzluk ölçüsüne vurup çöpe atmıyor. Devam ediyor. Çünkü kaybetmekten korkunca hayatı dönüştüremiyoruz. Kendi kapımıza muhafızlar yerleştiriyoruz. Bildiklerimizi, kimliklerimizi, alışkanlıklarımızı koruyoruz. Oysa insanın içinde dolaşmak isteyen başka bir taraf da var. Bir kuş gibi. Anda kalmak belki de olasılıkların önünü hemen kapatmamak. Aşk ise tüm hudutları kaldırıyor.
5-) Masalsı anlatıda karşılaşılan nehir ve çöl gibi coğrafi unsurlar sadece birer mekân değil, karakterin egosunu sınayan birer “eğitmen” gibi çalışıyor. Doğanın ve yolun insanı haddine davet eden bu dönüştürücü gücünü metne taşırken nelere dikkat ettiniz?
Doğada yürüyüş yapmayı seven biriyim. Dağda yürüyorsan yalnızca bir sonraki adıma odaklanıyorsun. Yanlış basarsan ayağın kayabilir. İkinci adımı düşünemiyorsun.
Ve işte sihir!
Doğa seni ana getiriyor.
Kitapta da yol, karakterin bütün hesaplarını birer birer bozuyor. Nehir kabarıyor, hava ısınıyor, küçücük bir taş yuvarlanıyor, ardından yağmur başlıyor. Doğa onun planına göre davranmıyor. Karakter, doğaya göre yeniden seçim yapmak zorunda kalıyor. Yıllarca meditasyon yapabilir, türlü pratikler deneyebilirsin; ama doğa bunu sana tek bir adımda da öğretebilir. Üstünlük taslayacağın bir yer olmadığını yolun içindeki karşılaşmalar gösteriyor. Öğrenmeyi seçmediğin sürece aynı dağa seni bin kez çıkarıyor.
6-) Pabuçları üreten ustaların tutumlarında da belirgin bir ayrışma var: Kendi iddiasını sergileyen ustalar ile malzemeye ve amaca hürmet eden keçe ustası… Sanatçının veya zanaatkârın ürettiği eserin önüne geçmemesi, kendi sınırını bilmesi meselesini bu arka planda nasıl ele aldınız?
Kitaptaki ustalar gerçekten iyi ustalar. Ben onları beceriksiz insanlar olarak kurmadım. Deri ustası özenli, demir ustası maharetli, cam ustası neredeyse milimetrik çalışıyor. Mesele ustalıkları değil. Ustalığın insana verdiği kesinlik duygusu. “Ben biliyorum, dolayısıyla bu işe yarar.” Tehlike burada başlıyor.
Masalların çok eski bir damarı vardır; herkesin akılsız bulduğu kişi başka bir şeyi görebilir. Hellumi’de ilgimi çeken de buydu.
O, daha çok bildiği için değil; bilmediği yerde geri çekilmediği için görüyor.
7-) Sultan’ın huzuruna varış, bir zafer kutlamasından ziyade sessiz bir arınma ve kabul anı. Karakterin kapıdan içeri girerken ulaştığı o kendi yerini bilme hâli, hikâyeyi nasıl şekillendirdi?
Kapıdan girdiğinde henüz ne olduğunun tam farkında değil. Zihniyle kabul etmedi çünkü. Sadece deneyimledi. Deneyim onu kabule götürdü. Üstelik Sultan’ın karşısına çıkmayı planladığı gösterişli, kusursuz ayakkabılarla değil; en başta önemsemediği, hatta bir başkasına vermeyi düşündüğü yamuk keçe pabuçlarla çıkıyor.
Önemli olan ödül değil, görülmek.
Yaptığı şeyin kusur değil, başka bir ihtimal olarak karşılanması karakterin içindeki eşiği değiştiriyor. Fakat benim için asıl ilginç olan sonrası. Belki hikâye orada başlıyor. Köye döndüğünde ne yapacak? Yeniden eski döngüye girebilir. Çünkü bir şeyi bir kez anlamak, onu sonsuza kadar bildiğimiz anlamına gelmiyor. Bilme hâli stabil değil. İyi ki değil. Bugünkü bilgin yarın işe yaramayabilir. Uyanık olmak ne demek? Açık olmak.
Ezbersiz, anda seçim yapmaya devam edebilmek; işte bence özgürlük budur.
😎 Herkesin kendini en ideal, en kusursuz ve en sarsılmaz hâliyle sergilemeye zorlandığı bir vitrin çağında yaşıyoruz. Yamuk Keçe Pabuçlar, bu “camdan ve demirden maskeler” giyen günümüz insanının kendi kırılganlığıyla barışması adına nasıl bir şerh düşüyor?
Kırılganlık da bir güçtür. Kitaptaki cam pabuç göz kamaştırıyor. Üzerinde bir çizik bile yok. Sonra küçücük bir taş onu tuzla buz ediyor. Keçe ise yağmurda sırılsıklam oluyor ama ıslandığı için yeniden şekil alabiliyor. Beni ilgilendiren fark bu.
Dayanıklılığı hep kırılmamak üzerinden tarif ediyoruz. Oysa keçe bana başka bir şey söylüyor: Belki gerçek dayanıklılık, biçim değiştirebilmek.
Kırılmamak mı güçlü olmak, yoksa değişebilmek mi? Küçük yaşlarda kendimi daha fazla bildiğimi çok net hatırlıyorum. Neleri sevdiğime, nelerde iyi olduğuma, nasıl biri olduğuma dair sezgisel bir bilgim vardı. Sonra hayat boyunca üzerine katmanlar geliyor.
Aile.
Toplum.
Beklentiler.
Kendin olma yolculuğu, yeni bir şey bulmaktan çok üzerine eklenenleri yavaş yavaş bırakmak olabilir.
Yeniden kendinden kendine giden bir yolculuk.
9-) Çocuk edebiyatında öğretici bir dil kullanmak ile hikâyenin kendi felsefesiyle akmasına izin vermek arasındaki o ince çizgide, bir anlatıcı olarak metninizle aranızda nasıl bir edebi mesafe kurdunuz?
Mesafe kurmadım. Aradan çekildim. Yetişkin kendini aradan çekmeli. Derinin neden yetmediğini, camın neyi temsil ettiğini, keçenin neden başka bir ihtimal olduğunu anlatıcı açıklamasın istedim. Okuyucu görsün. Kararını kendi versin.
Bırak hikâye kendini anlatsın.
10-) Bu masalın, çocuklarda giderek artan mükemmeliyetçilik kaygısı ve başarısızlık korkusu karşısında ebeveynler ve eğitmenler için nasıl bir rehber veya sohbet anahtarı olmasını hedeflediniz?
Kavramlara soru sorarak yaklaşabiliriz.
Soru çok mühim.
Mükemmel ne?
Kusurlu olana kim karar veriyor?
Bu bilgi kime ait?
Bana mı, başkasına mı?
Ben denedim mi?
Neden “neden?” demekten korkuyorum?
Çocuk kim?
Yetişkin ne demek?
Miras ne?
Çocuk edebiyatında kusursuzluk ve başarısızlık üzerine pek çok hikâye var. Benim ilgilendiğim yer biraz başka.
Çocuğa yalnızca “kusurunla barış” demekten çok, “bildiğini bırakıp yeniden bakabilir misin?” diye sormak.
Kitaptan sonra basit bir soruyla başlanabilir mesela:
“Sence hangi pabuç başarısız oldu?”
Belki de hiçbiri. Her biri kendi sınırını gösterdi.
Ben kitapların çocuklara hazır cevaplar vermesindense iyi sorular bırakmasını daha kıymetli buluyorum. Çünkü verilen cevap unutulabilir. İyi bir soru ise insanın içinde uzun süre dolaşır. Bu sorulara verdiğimiz cevaplar, yaşam felsefemizin de aynası. Ebeveynlerin ve öğretmenlerin “çocuk” dediğimiz varlığa yeniden bakmasında fayda var. Çocuk, bizi hizalayan, bize bizi gösteren muazzam bir doğa olayı gibi. Ve ne yazık ki geçici. O geçici hâlin hızla geçmesini istemek yerine, harikulade bir manzaraya bakar gibi dikkatle bakabiliriz ona. Bakım ve bilgi elbette gerekli. Ama mesele yalnızca bunlar değil.
Asıl olan bu muazzam sürece dâhil olmak; şahit olmak, yoldaş olmak, yakın olmak.

















