Masthead header

Edebiyatın en queer cadısı: Jeanette Winterson ve “Bedende Yazılı” | Necla Akdeniz

“Okumak bize okumamaktan çok zaman kazandırır.” Jeanette Winterson

Edebiyat Cadıları serisine başladığımdan bu yana hep söyledim: “Söz büyüdür.” Ve bütün yazarlar, kuşkusuz büyücüdür. Tabii sözü kullanma gücüne bağlı olarak, birtakım farklar vardır büyücüler arasında. Bazı yazarlar işlek aklıyla, kusursuz kurgusuyla, müthiş birikimiyle yazar; bazıları ise yabanıl düş gücüyle, ilksel yaratıcılığıyla, sezgisel duyarlılığıyla… İkinci tür yazarlar -çoğunlukla- kadındır. (Elbette istisnalar vardır, ki “Edebiyatın En Oyuncu Cadısı” başlığı altında Romain Gary’i yazdım.) Sadece sözlerle büyü yapan bu eşsiz kadınlara, “Edebiyat Cadısı” adını verdim. Süpürge yerine kalemini kullanan, nefesiyle kelimeleri havalandıran, başkasının kanını değil kendi kanını akıta akıta yazan kadınlar…  İçlerinden taşan önlenemez bir güçle, kulaklarına fısıldanan kadim seslerle yazan kadınlar… İnsanlık tarihi boyunca sürekli yaşanan cadı avlarından, toplu katliamlardan kurtulup kendi tarihini yazan kadınlar…

Bu bölümde, böyle bir edebiyat cadısından bahsedeceğim: Jeanette Winterson. Ben ona, “Edebiyatın En Queer Cadısı” diyorum. Kendini lezbiyen olarak değil, queer olarak tanımlar zaten. Kadın yazar, lezbiyen yazar olarak anılmaktan da hiç hoşlanmaz. Şöyle karşı çıkar bu tür bölücü söylemlere: “Ben kadınları seven bir yazarım, yazı yazan bir lezbiyen değilim.” 

Genç yaşında başlamıştır edebiyatın derin ve tekinsiz sularında yüzmeye cadımız. Bugüne kadar yazdıkları ve yaptıklarıyla, binlerce yıldır süregelen erkek egemen düzenin eril dilini altüst etmekle kalmamış, aynı zamanda toplumsal ve kültürel cinsiyet kodlarını da yerle bir etmiştir. Cinselliği erillik-dişillik gibi basit bir ikiliğe indirgeyen, heteroseksüeli eşcinselden üstün tutan veya onları görmezden gelen, küçümseyen, ötekileştiren bu hâkim anlayışa karşı, salt edebiyatın gücünü kullanarak savaş açmıştır, Winterson. Onun roman kahramanları genellikle eşcinsel ya da biseksüel insanlardır. Bazen cinsiyetsizdir bazen de cinsiyetler üstüdür. Altmış yıllık ömrüne sığdırdığı yirmiye yakın kitabın hepsinde, cinsiyetin söylenegeldiği üzere sabit, değişmez bir kavram olmadığına vurgu yapar sürekli. Ayrıca eril dilin katı, ayrıştırıcı, kategorize edici söylemlerini değiştirip dönüştürmeye ve nötr bir dil yaratmaya çalışır.

Diğer edebiyat cadıları gibi, dilin kemiğini sıyırıp esnetmenin yanı sıra, klasik roman anlayışına, hiyerarşik kurguya, bilindik kahraman prototipine de meydan okur, Winterson. Eserlerinde zamanı ve mekânı eğip bükerek, kültürü ve dini sorgulayıp deşerek, toplumsal cinsiyet kalıplarını altüst ederek, kısaca insan yaratımı olan ve bizzat onun tarafından inşa edilen her türlü ideolojik söyleme çomak sokarak, verili dünyayı tepe taklak eder. Üstelik öylesine zeki ve esprili bir dille yapar ki bunları, okurken ona hayran olmamak elde değildir. Bu anlamda post-truth çağın hikâye anlatıcılarındandır Jeanette Winterson. Hikâyeleri mitolojiden, masaldan, tarihten beslenir, baş düşmanları ise doğmalar, tabular ve ezberlerdir. Yazdığı metinler hem otobiyografik özellikler taşır, hem de hayatın dinamizmi, sürekliliği, sabitlenmez olan yanlarını yansıtır. Romanlarında hep arar ama bulamaz, hep sorar ama yanıt alamaz. Başlangıçlar vardır ama sonlar yoktur. Yolculuk hiç bitmez onun metinlerinde. Çünkü yol demek, değişim ve dönüşüm demektir. Kadim bir cadı olarak, o değişimin bir parçası olduğunu içsel olarak bilir Winterson. Yazmanın içerikten, anlattığı hikâyelerden çok daha fazlası olduğunu söyler ve şöyle devam eder: “Edebiyat, benliğin derinlikleriyle iş birliği içinde olmak, kim olduğumuzu anlatmak için dili şekillendirmek ve bunu yaparken klişe ve genellemelerden kaçınmaktır.”

1985 yılında yayımlanan ve en iyi ilk roman dalında Whithbreard ödülünü alan “Tek Meyve Portakal Değildir”de sevgisiz geçen çocukluğunu, kendini bilir bilmez keşfettiği eşcinselliğini ve bu cinsel uyanışla birlikte ailesine, çevresine karşı verdiği amansız mücadeleyi anlatır. Tanrı’nın izinden giden seçilmiş bir hristiyan misyoneri olarak yetiştirilmek üzere, altı aylıkken evlatlık alınır Jeanette. Son derece bağnaz, tutucu bir anne ve pasif bir babası vardır. Annesi, incil dışında kitap okumasına izin vermez. Başlarda içine düştüğü bu katı ve hoşgörüsüz ortama itiraz etmez, hatta tanrının sevgili kulu olmak için elinden geleni yapar. Fakat ergenliğe geldiğinde kiliseden arkadaşı Melanie’ye duyduğu yakınlıkla farklı bir boyuta geçer. Tabii evde kıyametler kopar. Annesi ve kilise tarafından, şeytanın büyüsüne kapıldığı, içine ifrit girdiği gerekçesiyle, şeytan çıkarma ayinine tabi tutulur. Melanie ise üniversitede ilahiyat okumayı düşünmesine rağmen bir erkekle evlenmeyi seçer. 16 yaşına geldiğinde ailesine lezbiyen olduğunu açıklar Jeanette ve evden kovulur. Uzun süre bir arabanın arka koltuğunda yaşar ve sürekli okur. 24 yaşına geldiğinde ise yaşadığı bu çetin süreci, Tek Meyve Portakal Değildir, ile romanlaştırır.

Cadımızın 1992 yılında yayımlanan Bedende Yazılı (Written on the Body) adlı romanı, menajeri Pat Kavanagh ile yaşadığı ilişkiden esinlenerek yazılmış. Birbirlerine âşık oldukları dönemde yazar Julian Barnes ile evli olan Pat Kavanagh, Jeanette Winterson’la birlikte olmak için kocasını terk etmiş, fakat daha sonra ona geri dönmüş. 2008 yılında ise beyin tümöründen ölmüş. Jeanette Winterson, 1987 yılında yayımlanan Tutku adlı ödüllü romanını, Pat  Kavanagh’a ithaf etmiş. Sonra ona duyduğu büyük aşkı Bedende Yazılı ile ölümsüzleştirmiş. 

Romanın anlatıcısı olan kahramanın ismini, yaşını ve cinsiyetini söylemez yazar. Bazen kadınlara âşık olur karakter, bazen erkeklere. O tarihler için oldukça sıra dışı olan bu kurguyla, cinsel kimliğin ve toplumsal cinsiyetin ne denli akışkan olduğunu, okuyucuların ve eleştirmenlerin gözüne sokar, Jeanette Winterson. Ve tabii tutucu İngilizler tarafından bir anda yaylım ateşine tutulur. (Bedende yazılı bu anlamda da çok önemli ve değerlidir benim için. İlk romanım Gök Kuşaksız’ın anlatıcısı ve baş karakteri de cinsiyeti belli olmayan biridir. Gök Kuşaksız’ı yazdığımda Bedende Yazılı’yı okumamıştım, yıllar sonra okuduğumdaysa böylesine etkileyici bir yazarla aynı kurguyu tasarlamış olmak, pek mutlu etti beni.) Edebiyatın en queer cadısı Jeanette Winterson’ın romanlarında, aşkın cinsiyeti yoktur, olamaz da. Aşk ve sevgi kavramları zamandan ve mekândan bağımsızdır. Bedenle ilintili ama bedenden öte kavramlardır. Hatta kimi zaman, âşık olmak veya sevmek için bedene dahi ihtiyaç duyulmaz.

Aşkın ölçüsü neden kayıptır? Bedende Yazılı, bu soruyla başlar ve hikâye boyunca bu soruya yanıtlar arar. Sürekli aşk üzerine düşünür ve aşk üzerine konuşur isimsiz kahramanımız. Bunu, o güne kadar yaşadığı aşklar üzerinden yapar. Hayatı boyunca sayısız erkek ve kadınla birlikte olmuş birinin bakış açısından bahsediyoruz. Birlikte olduğu insanların bedenlerini ve hareketlerini devamlı gözlemler karakterimiz. Dokunduğu tenlerden, okşadığı düzlüklerden, öptüğü tepelerden, içine girdigi çukurlardan ve tüm bunların ona ve partnerine verdiği hazlardan bahseder. Bir sevgilisinin saç telini parmağına dolar, bir başkasının bacağındaki alınmamış tüylerden büyülenir. Anlaşıldığı üzere iflah olmaz bir romantiktir kahramanımız. Yaşadığı uzunlu kısalı, çok yoğun, az yoğun aşkları keskin bir duyarlılıkla anlatılır bizlere. Önünde sonunda tüketilen ve terk edilen âşıkları. Ve her terk edişte ihanetle gölgelenen ilişkileri. Nihayet o ayakları yerden kesen, havalarda uçuran aşk sevdasından vazgeçer ve elinde olanla yetinmeye karar verir. Kaderin cilvesine bakın ki tam da bu anda, hayatının aşkına rastlar. Önce yok saymaya çalışır onu, sonra birlikte yaşadığı insana ihanet etmek istemez. Lakin ne yapsa ne etse tüm kapılar, ismi Louise olan kadına çıkar. Üstelik evlidir Louise, cinsiyeti belli olmayan karakterimiz de o aralar Jacquline isimli bir kadınla yaşamaktadır. Asıl olaylar işte bundan sonra başlar. Bir anda seyir değiştirir roman. Louise’e delicesine tutulup aşkının peşinden sürüklendikçe, anlatım da değişir, anlatıcı olan kahramanımız da.

Birlikte yaşadıkları altı aylık yoğun süreçten sonra kaçınılmaz olan olur ve ayrılık gelir. Ancak bu diğer ayrılıklara benzemez kesinlikle. Bu kez Louise’ye olan müthiş aşkı için terk eder onu kahramanımız. Sevdiği kadının iyiliği için kendinden vaz geçer ve her şeyi yüzüstü bırakıp gider. Çünkü ölümcül bir kansere yakalanmıştır Louise ve onu tedavi edecek tek kişi, onkolog olan kocası Elgin’dir. Bu noktadan sonra roman tamamen şiirsel bir dile bürünür. Kahramanın yaşadığı ayrılık acısı o denli yoğundur ki bir anda bambaşka bir insana dönüştürür onu. Ve dönüştüğü insanın olağanüstü duyarlılığıyla yazdığı satırlar, baş döndüren imgeler ve göz alıcı metaforlarla dolup taşar. Böylece boğazları  düğümleyen ama kalpleri genişleten bir okuma şölenine dönüşür metin.     

“Bir gün bu da geçer . . .  Asıl sorun yaratan, klişeler. Sevdiğin birini kaybetmek hayatının sonsuza kadar değişmesi demek. Bir gün geçmiyor ‘bu’. Çünkü ‘bu’ sevdiğin insan. Acı geçiyor, yeni insanlar giriyor hayatına, ama o boşluk asla dolmuyor. Nasıl dolsun? Kendisi için yas tutacak kadar önem verdiğin bir insanın biricikliğini ölüm nasıl ortadan kaldırsın. Kalbimdeki boşluğun şekli sensin, senden başka kimse dolduramaz onu. Bunu neden isteyeyim hem? S:133

Düz bir okumayla sıradan bir aşk hikâyesi olarak tanımlanabilir, Bedende Yazılı. Çünkü aşka içkin tüm unsurlar vardır romanda: Tutku, arzu, cinsellik, özlem, kıskançlık, ayrılık, kaybetme korkusu, terk edilme sanrısı… Aynı zamanda aşk kadar güçlü insani duygular ve bir o kadar evrensel durumlar vardır: Hastalık, ölüm, özveri, vazgeçiş, acı, yas…. Bunların hepsi aşkla yoğrulup onunla hemhal olmuştur ve böylece aşk, ölümsüzlüğe kavuşmuştur. 

Necla Akdeniz – edebiyathaber.net (17 Haziran 2021)


E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r