Duvarları düşüncelerin renkleriyle aşmak | Hatice Balcı

Aralık 12, 2023

Duvarları düşüncelerin renkleriyle aşmak | Hatice Balcı

İnsan anlamaya, anlaşılmaya, yaşadıklarından yeni anlamlar türetmeye ihtiyaç duyuyor. Bilhassa başkalarıyla bir aradayken. Ne yazık ki -formel/informel  fark etmez-  iş hayatı, hele de uzun mesailer -olağandışı ölçülerde yaratıcı bir mesleği yürütmüyorsanız- bu ihtiyacı karşılamıyor. Yeni karşılaşmalara, bu karşılaşmaların sağlayacağı yeni bağlara, yatıştırıcı diyaloglara; tiyatro- resim-dans gibi etkinliklere katılarak bir grubun parçası olmaya; filmler izlemeye, gezilere çıkmaya gereksinim duyuyoruz. Anlamlar dünyamız bu ve benzeri yollarla çeşitlensin istiyoruz. Lâkin tıpkı okuma eyleminde olduğu gibi bir başına kalarak gerçekleştirdiğimiz halde anlamlar dünyamızı alabildiğine genişleten faaliyetler de var. Kaldı ki yazarlar gezegenimizin halihazırdaki kaotik ortamının bin türlü yüzünü bize taşıyabiliyorlar. Her ne kadar sinema filmleri, yazı ile kıyaslandıklarında geniş kesimlere ulaşabilirlik açısından basılı eserleri fersah fersah geride bıraksalar da kitaplara muhtacız, özellikle de edebiyata.  

Yoksa soyut düşünme becerimizi, bilişsel yetilerimizi nasıl geliştirebiliriz? Ne var ki bu noktada bir paradoksla da karşı karşıyayız. Zira günümüzde kişilerin sosyal medyada haddinden fazla zaman geçirmeleriyle (hatta ve hatta kimilerinin onay görme ihtiyacını bu kanaldan karşılamaya yöneldiklerini gözlemliyoruz) entelektüel faaliyetlerin dolayısıyla entelektüellerin itibarının aşınması arasında bir nedensellik bağı var gibi görünüyor. Belki de bu hissiyatla kendime bir ders çıkardığımdan olacak gereksiz ve uğraştıkça da sıkıcılaşan işlere fazlaca kapıldığımı fark ettiğim anlarda Momo’nun* sesini duyuyor ve elime hemen bir öykü kitabı veya roman alıyorum. “…zaman, yaşamın kendisidir. Ve yaşamın yeri yürektir.” diyor Momo.

Birimiz bile geride kalmadan

Kanımca ülkemizde edebi bir tür olarak öykünün ulaştığı nokta heyecan verici. Öykü yazarlarımızın katman katman açılan yapraklar gibi çok çeşitli dil ve anlatım biçimleri yakaladıkları muazzam bir birikime şahitlik ediyoruz. Rütbesizleri benzersiz bir duyarlıkla anlattığı eserleriyle öykücülüğümüzün kaynağında yer alan Sait Faik’in sanatının bu birikimde benzersiz bir payı olsa gerek. Sahiden de sıradan yaşamların dile geldiği yazın türlerinden değil midir öyküler? Hele de kısa öyküler bana nedense fotoğraf albümlerini hatırlatıyorlar. Gerçi fotoğraflara göre daha sahiciler, düpedüz canlılar da. Sibel Oğuz’un bu yıl içinde Eksik Parça’dan çıkan, yazarın kısa öykülerini bir araya getiren Annem Zeytin ve Çay adlı yapıtı da böyle. 

Oğuz’un yapıtı on sekiz kısa öyküden oluşuyor. Kitaptaki öykülerin çoğunda yazar geleneksel hiyerarşi ve bağlardan kurtulamamış orta-alt sınıf ailelerden  gelen bireylere yoğunlaşıyor. Bunu yaparken çoğunlukla aile bireylerinden birini anlatıcı olarak seçiyor. Biz anlatıcının gözünden hikâyeyi takip ediyoruz. Öykülerin içeriğine damgasını vuran temaların başında kişilerin özgürlük arayışları geliyor. Bu kişiler kendi maceralarında belli bir yere kadar tutkulular da. Sözgelimi, karakterlerin kendi benliklerini açık etmek/ ortaya koymak adına yanıp tutuştukları öyle bir an geliyor ki o bağlardan kurtulmaları mümkün olsun. İşte o noktada çoğunlukla cesaretleri kırılıyor. Halbuki gönlünce var olabilmeleri, içsel mânada yatışabilmeleri için bu bağların inceldiği yerden kopması gerektiğini biliyorlar. Kısacası Oğuz’un öykü kişilerinin pek çoğu -öykülerden birine de adını veren- birer fanustalar. Fanusu çatlatır da alev alırlarsa hortumlarla üzerlerine gelineceğinden ve bir çırpıda sönümlenivereceklerinden çekiniyorlar.  

Gerçekten de, geleneksel ilişki ağlarında yaşamlarını sürdüren bireylerin doğrudan doğruya benlik arayışlarına müdahale etmeye yarayan çok çeşitli tahakküm biçimleri içsel (ve aynı zamanda dışsal) çatışmaları şiddetlendirebilir. Bireyin kişisel bütünlüğünü zedeleyebilir; giderek kişilik bozukluklarına yol açabilir. Halbuki, insanın yaşadığı ortamda kişiliğine saygı duyulması, kabul görmesi elzemdir. Bizler, her birimiz diğer insanlara- yani ötekilere- açılabildikçe, kendimizi ortaya koyabildikçe birey oluruz. Öyleyse hepimizin kendi deneyimlerine, hayat görüşüne, bireyselliğine içkin önermeleri, heyecanları, umutları, hayalleri ama bir yandan da şaşalamaları, bocalamaları, çelişkileri hatta dibe vurmaları olur. Yaşadığımız sürece varlığımıza zaferler ve trajediler eşlik ederler. Zaferler iyi hoş da; gerçekleşemeyen hayallerimiz, kırılan umutlarımız öyle ya da böyle irili ufaklı trajedileri yaratır. Sibel Oğuz, kurguladığı sahnelerle, yalpalamayan sakin diliyle(*) – dikkatlice bakarsak başkalarının yaşamlarında da görebileceğimiz- o trajedileri anlatıyor. Üstelik tek bir kardeşimizi bile geride bırakmaya gönlün elvermediği duyarlık alanları yaratabilirsek ve tam da bu sayede, insanca yaşayabilmenin yeni veçhelerini oluşturabilirsek, işte o zaman bir şeylerin değişebileceğini anımsatıyor. İlk anda aklıma gelen Otuzuncu Yaş Günüm, Matruşka, Uğursuz Kargalar, kitaba da adını veren Annem Zeytin ve Çay öyküleri bu temanın önde gelen örnekleri diyebiliriz. Kitapta yer alan Atlar Beklemez, Asansör, Kabuk, Mutlu Son, Su Damlası gibi öykülerde ise daha çok sınıfsal çatışmaların yol açtığı trajediler çıkıyor karşımıza. Bu öykülerde, günümüzün koyulaşmış eşitsizlikler sisteminde aşılması bir hayli zorlaşan sınıfsal uçurumların bireyler üzerinde yarattığı gerilimi, tahribatı okuyoruz. 

Çift yönlü akış ve özneler 

Yazar kimi öykülerinde kurduğu dille, öykü kişisinin benliğinde yaşadığı kırılmaların zamansal/mekânsal düzlemini ters yüz etmiş.  Bu sayede, okudukça yavaş yavaş çözdüğümüz bir gizem yaratmış. Özellikle Beyaz Mermerli Ev öyküsü aynı bağlamda çok başarılı. Başarılı diyorum zira Oğuz’un biçemi hikâyenin okur üzerindeki etkisini katlıyor. Yazarın kurguda yakaladığı bu damarı sonraki öykülerinde kendi anlatım olanaklarını genişletmek adına nerelere taşıyacağını merak ediyorsunuz.

***

Bazen haftalarca peş peşe edebi yapıtları okuduğumda durup düşünüyorum: Neler oluyor da günlerdir ben bu romanlar, öyküler denizinde yüzmekten kendimi alamıyorum diye. Açıklaması o kadar da kolay değil ama sanırım içimde bir şeylerin fena halde kırıldığı zamanlarda yapıtlardaki karakterlerin kendi yaşama nedenlerinin yankılarını arıyorum. Bunu yalnız yapmam gerektiğini de biliyorum. Kanatsız, uçaksız yükseliyorum. Gittiğim yerlerde sessizim ve görünmezim, ama aynı anda hem burada hem oradayım. Bunu çok iyi biliyorum çünkü bulunduğum yerden gözüme kıymık batıp duruyor; ben de batsın istiyorum. 

Ek açıklamalar:

(*) Öte yandan birkaç cümlede karşımıza çıkan, okurken duraksamaya yol açan ufak tefek pürüzlerin, cümlenin bütünündeki akışkanlığı ve anlamı bir parça eksilttiğini söyleyebiliriz. Ancak bu sorunların editoryal bir dokunuşla giderilebilecek kadar önemsiz olduğunu belirtelim. Ayrıca Annem Zeytin ve Çay’ın yazarın basılmış ilk kitabı özelliğini taşıdığını göz önünde tutunca bilmem üzerinde durmaya gerek var mı?

-Yazının başlığı için Uğursuz Kargalar öyküsündeki bir cümleden ilham alınmıştır. O cümle şöyle:” Peki, şimdi duvarları düşüncelerinin rengiyle boyamak niye?”

-Momo’ya dair gönderme için bkn: Momo, Ende, Michael, Kabalcı, Çev: Leman Çalışkan, 2013, syf.65.

-Yazıdaki son paragrafta Frankfurt Okulu’nun önde gelen düşünürlerinden Theodor Adorno’ya atıf var.  “bazen göze batan kıymık en iyi büyüteçtir” der Adorno. 

edebiyathaber.net (12 Aralık 2023)

Yorum yapın