Masthead header

Cormac McCarthy’nin “Yol” romanı ya da umutsuzluk üstüne | Sedat Sezgin

Bizi hayatta tutan şey nedir? Tanrı mıdır? Buna hem evet hem de hayır diyebilecek insanlar vardır. Para mıdır peki? Çok fazla arzulandığında para da bir tür tanrıya dönüşebilir. Herhangi bir obje midir, neden sorulmasın, evimiz bile bir tür tapınağa dönüşebilir. Bizi hayatta tutan güç nedir? Hayat enerjimiz, hayat ışığımız tam da sönmüşken hem de. En zor günlerimizde ve en zor anlarımızda, gelecekle ilgili tek bir umut kırıntısı bile olmadığı halde tetiğe uzanabilecek parmağımızı durduran o olağanüstü güç gerçekte nedir? Ya da kaynağı nedir, nerededir? Cioran bir söyleşisinde “Beni intihar eyleminden alıkoyan şey intihar seçeneğimin her zaman var olduğunu bilmemdi” der. Peki ya bizim için, bizi bir anda tüm acılarımızı sonlandıracağını düşündüren seçenekten alıkoyan, bizi bu öz kıyımdan koruyan nedir? Elbette burada canımız sıkıldı hadi acılarımıza son verelim demiyorum, öyle bir düşüncem olmadı ve bunu asla önerecek biri değilim. Ama umutsuzluk üstünde düşünebilirim, tıpkı umutsuzluk üstünde daha önce düşünmüş, kafa yormuş ve hâlâ düşünüp kafa yoran herkes gibi.

Cormac McCarthy’nin Yol romanı tam da umutsuzluk üstüne, yine de birçok açıdan değerlendirilebilecek bir yapıt.

“Ormanda gecenin karanlığı ve soğuğunda uyandığında yanında uyuyan çocuğa dokunmak için uzanırdı.”

Romanında ilk cümlesi. Bir baba. Bir oğul, çocuk henüz. Kıyamet sonrası bir dünya. Ağaçlar, otlar bile kupkuru, adeta kendiliğinden dökülüyorlar. Göllerde balık yok, havada uçan bir kuş da, ne bir böcek sesi ne de izi. Toprak bile kül renginde. İnsanlar aç, insanlar birbirlerine düşman. İnsanlar açlıklarını gidermek için birbirlerini yiyorlar. Aslında gidilecek bir yer yok, güvenli bir tek yer de yok, bu nedenle yaşayanlar durmadan hareket ediyorlar, yer değiştiriyorlar. Baba ve çocuk güneye gidiyor, ama aslında orada bir umut olduğundan değil, belki de burası umutsuz olduğundan. Yanlarında bir market el arabası ve sırtlarında taşıyabilecekleri kadar eşya, bir de babanın yanından hiç eksik bırakmadığı silahı, hazır çalışır durumda, sadece iki mermi kalmış. Bu mermiler onlara mı yoksa onlara zarar vermek isteyen insanlara mı, ne de olsa zarar verebilecek ya da yenilecek bir hayvan bile kalmamış ortalıkta? Bunun yanıtı öyle hemencecik söylenecek kadar basit değil. Yine de uzakta bir köpek havlamasını çağrıştıran bir ses duyuluyor, ara sıra. Baba ve çocuğun bu köpeği yemek istediklerini hiç sanmıyorum, çocuk bunun sözünü alıyor babasından. Ölüm açlık kadar yakınlarında, çocuğun ise kemikleri tek tek sayılabiliyor, babanınki de öyle. Anne ise çok önceleri dayanamadı bu umutsuzluğa, o artık sadece babanın rüyalarında.              

“Ne var baba? dedi oğlan.”

Babanın yanıtı net ve kesin: “Uçurum. Var olan bu.”

Uçurumdan düşüyorlar, yine de yaşamak için hâlâ direniyorlar, ama belki daha çok baba, bazen çocuk “Annenim yanına gitmek istiyorum,” diyor zira. Ama baba buna izin vermiyor, buna karşı savaşıyor.

Peki neden karşı çıkıyor baba ve neden bu korkunç umutsuzluk içinde bile oğluna umut yaratmaya çalışıyor? Ya da uçurumdan düşüyorsak ve ölüme karşı direniyorsak hâlâ, bunun nedeni nedir? Kaynağı nedir bu gücün? Ölümü kabul ettiğimiz anda ya da pes ettiğimiz takdirde çakılıp kalacağız, burası kesin. Belki de bunun yanıtı yapıtın ilk cümlesinde ya da burada gizli: “Yapacak şeyler listesi yok. Günün kısmeti kendine.  O saat. Daha sonrası yok. Daha sonrası bu. İnsanın kalbine yakın tutacağı zarafet ve güzellikteki her şeyin acıda ortak bir kaynağı vardır. Doğumları kederle ve küllerle. Ve, diye fısıldadı uyuyan oğluna. Ben de sana sahibim.”

Kaynak: Yol, Cormac McCarthy, Çev: Sevin Okyay, İthaki Yayınları

Sedat Sezgin – edebiyathaber.net (30 Aralık 2019)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r