Masthead header

Claire Lajus: “Şiirlerimle bir fotoğraf çekiyor gibiyim ve anıları saklıyorum.”

Söyleşi: Nurduran Duman

Fransız şair, çevirmen Claire Lajus ile söyleştik. Aytekin Karaçoban çevirisi, Özdemir İnce önsözüyle Ve Yayınevi’nden çıkan “Kulağı Kirişte” kitabı üzerine.

Şarkının direnmesi de var, ama önce sormak istediğim, yeniden başlamanın yasası. Daha iyi bir geleceğin saf inancının yakıcı ve ışıklı topu, desek…

Evet, saf inancım var. Umutlu değilim, inançlıyım diyebilirim. Yani geleceği pek karanlık görüyorum şu an, iyimser değilim, fakat her yıkımdan sonra yeniden doğumlar var, her fırtınadan sonra güneş doğuyor bence. İnsanlığa inanmak istiyorum.  Tarih boyunca birçok yıpratıcı süreçten geçti insanlık, her seferinde kendine gelebildi. Bazı medeniyetler yıkımdan sonra bir çözüm bulamadıkları için yok oldular, fakat insanlık bitmedi. Henüz.

Kötü durumlara karşısında insan bir direnç üretmeli bence. Direncim söylediğim inançtan besleniyor. Umutlar iyi fakat çok kırılgan, bizi heveslendiriyor, bizi mahvediyor, bu yüzden çok umut üretmemeye çalışırım hep.

Gölge ile meselen nedir?

Gölgesiz ışığın değerini bilemez insan. Bu yüzden gölge çok önemli. Işıksızlık ışığı aratıyor diye düşünüyorum. Burada manevi bir anlam var. Bir de gölgenin imgesi toplumda görünmeyen veya görmek istenmeyenleri temsil ediyor. Marjinal insanlar, emekçiler, rekabetçi toplumsal ortamda kıyıya veya kenara itilen insanlar. Ve bu insanlar yok sayılıyor. Halbuki onlarsız toplumlar yürüyemez, Covid meselesiyle onu iyice gördük.

Şahsen, gölgede olan bir insanım, karakterimden dolayı ışıkta olmaktan hoşlanmıyorum zaten. Sözleşmeli statüsünde çalışıyorum ne yüksek gelirli ne de garantili bir durum. Ondan dolayı gölgedeki insanlara yakınlık hissediyorum.

Vinç işçisine yazılan şiirin yaratım sürecinden söz edebilir misin? Her zaman vinç işçilerine şiir yazılmıyor.

Çok kolay. Bir dairede oturuyordum, binanın karşısında bir inşaat başladı. Vinçler monte edildi. Çok gürültü vardı, sabahtan akşama kadar, manzara adeta çirkinleşti, beton, çamur, duvarlar… Tek güzel şey vinçti. Siluetini beğeniyordum. Hareketleri düşüncelerimi yoğunlaştırıyordu. Çalışma masam pencerenin önündeydi, yazarken vinç isçisi sık sık gözüme çarpıyordu ve birden ilham geldi. Planlı değildi, doğal olarak içimden geldi. Fakat ilgilendiğim konularla uyuşuyordu: görünmeyen emek ve emekçiler, dünyanın hızlı değişimi ve doğa katliamı, manzaraların hızlı değişimleri ve hafızamızın kaybı (eskiden orada ne vardı? herkes unuttu). Şiirlerimle bir fotoğraf çekiyor gibiyim ve anıları saklıyorum. Genelde hislerimi ve gördüklerimi unutmamak için yazıyorum.

“Kenar alanımızdır” diyorsun… “acı çekeceğiz ama kenarı koruyacağız”.

Kenar derken, kıyı olabilir, yan taraf. Fransızcası “la marge”, yani sayfaların kenarı, marjinallerin alanı da olabilir, marjinal kelimesi zaten “marge”dan geliyor. Yani zorla veya nadir durumlarda isteyerek bu alana çekildi insan, itildi. Birçok insan “normal” olmak istiyor, kolay ve ışıklı bir hayat istiyor. Ama çoğu hayatın koşullardan, toplumun baskısından bu alanda durmak zorunda. Ve bir süre sonra, yaşadıkları bu alan kimliklerinin bir parçası oluyor. İster istemez kenara ait oluyorsunuz, kullandığınız dilden dolayı, tarzınızdan, davranışlarınızdan dolayı belli oluyor. Varoştaki sakinleri düşünün, onun gibi bir şey. Bu yüzden bu zor alandan çıkma ihtimali yoksa o zaman onu sahipleniyorsun. “Acı çekeceğiz” çünkü farklı olmak ve kenarda olmak zor bir durum.

“Direnen Şarkı” şiir dizinde savaştan etkilenen birçok tarafın şarkısını görüyoruz. Tek bülbül susuyor…

Direnen Şarkı Suriye Savaşı hakkında upuzun bir şiir. Antik tragedyalardan örnek alarak bu şiiri yazdım. Suriye Savaşı beni çok etkilendi ve hala onun için çok yanıyorum. Tam nedenini bilmiyorum. Bu coğrafyayı seviyor, bölgesel tarihini iyi biliyorum. Belki bu yüzden çok büyük bir yakınlık hissediyorum.

Palmir kenti çok eski bir antik kentti, karavan saraylar çoktu, birçok millet orada karşılaşıyordu, birçok inanç da. IŞİD onu yıkmaya başlayınca çok etkilendim ve hemen bu direnen şarkı kafamda oluşmaya başladı. Bana göre Palmir’in kaderi Suriyelilerin kaderiyle bir. Palmir zulüm yaşıyor, acı çekiyor, yıkılıyor, bütün dünya haykırıyor, yıkılmasının seyrediyor ve sonuç olarak hiç kimse gerçekten onu kurtarmak için bir müdahale etmiyor. Artık her şey raydan çıktı ve onun kaderini başkası yönetiyor. Tam bir trajedi!

Bu yüzden trajedi şeklini seçtim. Palmir bir koro. Nöbetçi, hikâyeyi anlatan kişi ve kaderle mücadele eden birçok karakter. Aslında evrensel bir boyutu var, tarihte tekrarlanan bir trajedi. Hepimize dokunabilir.

Türk şiirinden örnekler sunup Türk şairlerini Fransızcaya taşıdığın, poetikalarını Fransız edebiyatına kazandırdığın bir mecraya yıllardır emek veriyorsun.  Adı da Ayna. Neden?

Adı Ayna dergisi. Neden? Çünkü Türkiye’de birkaç yıl yaşadıktan sonra Fransa’ya dönünce Türk edebiyatı ve şiirinin ne kadar az tanıdığını fark ettim. Yıllarca çok bilgi ve çeviri biriktirmiştim ama hiçbir yerde faydası görünmüyordu. Yayıncılar pek temkinli davranıyorlar ve şiir söz konusu olunca daha az cesaretleri var (genel olarak, iyi ki hala cesur ve meraklı bağımsız yayıncılar var). Çevirdiğim şiirleri dergilere göndermeye başladım ama yetersiz buluyordum. Bu yüzden internetten, herkese açık, az masraflı olan, bütün Fransızca bilen insanlara erişebilen bir e-dergi düşündüm ve Ayna dergisini kurdum, 2013 yılında. Bu işi tamamen gönüllü yapıyorum, seve seve. Çevirileri ve makaleleri ben hazırlıyorum. Arada çevirmen arkadaşlarım da katkılarda bulunuyorlar. Çağdaş şairler var, hayatta olan genelde ama daha eskileri de var, mesela Ahmed Arif, Tanpınar, Cemal Süreyya. Derginin ana amacı Çağdaş Türk Şiiri hakkında ciddi ve geniş bir kaynak oluşturmak.

Türkçeyi sevdiğini, önemsediğini biliyorum? Türkçe hakkında ne söylemek istersin? Hem okur hem çevirmen hem de dil mühendisi olarak.

Türkçeyi hemen sevdim. Dil asistanı olarak Amasya’ya gönderilmiştim. Bu kentte iki frankofon vardı, sevgili Mustafa Kazancı, çalıştığım lisede öğretmen ve sonra müdürü ve Gülhan, psikolog. İlk zamanlar Mustafa Bey bana çok yardım etti. Yine de çok insanla tanışıyordum ve genelde İngilizce konuşuyorduk. Kısa bir süre sonra insanları daha fazla anlamak ve daha çok çeşitli insanlarla tanışabilmek için Türkçeyi öğrenmeyi başladım. Zaten Fransa’dan Türkçe öğretim kitabı getirmiştim, yani bir ülkeye gelmek ve dilinden hiçbir şey öğrenmemek mümkün değildi benim için. Tabii ki sonradan Türkçe çevirmen olacağımı hiç tahmin etmedim!

Türkçe çok müzikal, mantıklı ve canlı bir dil. Fransızca çok ayrıntılı bir dil, yani her şey için özel bir kelime var mutlaka. Türkçede bir kelime birçok farklı anlama sahip genelde. Dil yapısı da çok farklı. Çevirmenler için zor bir durum ama harika bir zenginlik bana göre. Seslerle dolu bir dil: fokur fokur, çıtır çıtır, tıklım tıklım…

Dil mühendisliği okumuşsun, ne güzel. Dil mühendisliğinin, daha doğrusu senin ifadenle dil öğretiminin özellikle dünyaya ve sana kattıklarında söz eder misin?

Dil öğretimi bana çok şey kattı. Yabancılara kendi dilimi öğretebilmek için dilimi daha fazla, derin bir şekilde öğrendim. Öğrencilerimin gözüyle kendi dilime farklı bakabildim. Bir dil paylaşmak çok barışçıl bir eylem, harika bir şey.

***

Claire Lajus Fransız şair, çevirmen. Bordeaux Montaigne Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı Fakültesi (2004) ile Bordeaux Üniversitesi Dil Mühendisliği Fakültesi Yabancılara Yönelik Fransızca Öğretmenliği Bölümünü (2014) bitirdi. Türkiye’de altı yıl yaşadı. Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesi, Yabancı Diller / Fransızca Bölümünde öğretim görevlisi olarak çalıştı (2006-2010). Çağdaş Türk şiirini Fransa’da tanıtmak amacıyla 2013’ten beri Ayna adlı e-dergiyi yayınlıyor (www.revueayna.com). Özdemir İnce, Haydar Ergülen, Müesser Yeniay, Metin Celal’den çevirdiği şiirler Fransa’da kitap olarak; Salih Bolat, Metin Cengiz, Nurduran Duman, Nilay Özer, Gülseli İnal, Gökçenur Çelebioğlu, Hasan Erkek ve Ataol Behramoğlu’ndan çevirdikleri ise Fransız dergilerinde yayımlandı.

edebiyathaber.net (15 Nisan 2021)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r