Masthead header

Cem Kaçar’dan “Banka” adlı öykü

İki saat oldu hala bankadayım… Belki beş dakika bile sürmeyecek bir iş için iki saat sıra beklemek, banka çalışanlarını rehin almam için iyi bir gerekçe olabilir. Yakalansam bile az ceza yerim. Çünkü ağır tahrik var. Banka çalışanları beş dakikalık bir iş için iki saat sıra bekletmeselerdi bende acayip derecede tahrik olup onları rehin almazdım. Ya da almayı düşünmezdim. Bütün kabahat onların…

Mahkemede beni hayal kırıklığına uğratıp yaşım kadar ceza vermeye kalkarlarsa da, pişman olduğumu söyleyip ağlıyormuş gibi yaparım. Duygu sömürüsü yapıp kendimi acındırırsam hakimin kararını yumuşatabilirim belki. Bu numara genelde tutar. 

Baktım hakim bana acımamakta hala ısrar ediyor, bu sefer de, “Ben terörist değilim! Ben katil miyim?” diye bağırıp itiraz ederim. Devletini, milletini, bayrağını, askerleri, polisleri ve zabıta memurları dahil olmak üzere bütün üniformalı insanları sevip saydığımı, Allah korkusu taşıdığımı, dini ve resmi olmak üzere bütün bayramlara yürekten inanıp, bedenimin her zerresinde hissedebilecek kadar canı gönülden kutladığımı söylerim.

Henüz yolun başındayken nefes egzersizleri yapmaya başlasam iyi olacak. Duruşmaya çıkarsam nasıl davranmam gerektiğini ve yapacağım savunmayı planladım ama şimdi rehin alma işini nasıl halledeceğimi bilmiyorum.Yüzlerce film izledim bununla ilgili. Genelde soygun yapmaya kalkışan insanlarda silah olurdu. Bazen de elini montun cebine koyup silah varmış gibi davranırlardı. Amerikan filmlerinde blöf yapmak işe yarıyordu. Şimdi gel de o filmlerde gördüklerini buraya uyarlamaya çalış! Bende elimi montumun cebine koyup silah varmış gibi mi yapsam acaba. Aa, o da ne?! Üzerimde mont yok! Allah kahretsin ya! Gömlekle bankaya gelinecek gündü sanki. Gömleğimin sağ mememin üzerine denk gelen yerinde bir tane cep var ama ona da anca sigara paketim sığıyor. Bu böyle olmayacak başka plan yapmalıyım.

İki güvenlik görevlisi var. İkisi de benim iki mislim. Biri kapıda diğeri bankanın içinde gezinip duruyor. Güvenlik kameralarına şüpheli şahıs olarak yakalanıp tedbir almalarına sebep olmadan, kapıdaki güvenlik görevlisine usul usul yaklaştım.Tartıp biçmeye başladım. Çaktırmadan boylarımızı ölçtüm. Aradaki farkı bilmem benim lehime olacak. Benim kafam onun memesine geliyor. Kocaman da göbeği var. Yumruk atsam bile hissetmez ki. Ayrıca kafamın memesine geldiği başka bir güvenlikçi daha var. Tek bu olsa gene neyse. İkisinin de beli dolu ama hiç yakışmıyor. Güvenlikçinin çıtçıtlı kemerinin içindeki tabanca benim elime daha çok yakışırdı. Kim bilir…

Yanına gidip nazik bir şekilde “Ağbi benim küçüklükten beri tabancalara sempatim var, rica etsem tabancanıza yakından bakabilir miyim?” desem verir mi ki. Hiç zannetmiyorum.Yada aniden silahını çeksem ve arkadan boğazını sıkıp “ suratını dağıtmamı istemiyorsan akıllı ol lan! ”  desem… Bu en iyi yol gibi. Tok sesle söylersem korkabilir. Sesim bariton ama bazen cırtlak çıktığı da oluyor. Üstelik bir aydır sakal tıraşı da olmuyorum. Suratım kapkara. Zenci muamelesi görmek bugün işime yarayacak. Kara kıllı bir surat ve bariton sesiyle canına kasdedecek bir katil. Böyle düşüneceğine eminim.

Ya çıtçıtı açıp silahını alamadan o bana dirseğiyle vurursa ve diğer güvenlikçi de gelip yakalarsa beni, başlamadan biten bir hikayenin kerizi olurum. Gazeteler beni üçüncü sayfa haberi yaparken kafa yapar, okuyanlar ise, “ Allahın malına bak! ” diye okuyup bir köşeye atarlar. Hafızalarında ancak bir gün tutarlar. O da bir arkadaşına, “ Aga dün malın biri bankada artislik yapmış duydun mu? ” diye anlatıp güldükten sonra silinip gider. Bir günlük işgale değer mi ki? Cesaretli olunca her şey basit fakat düşünmeye başladıkça insan korkaklaşıyor. Korkmak için onlarca sebep buluyorum.

Henüz dergiye yeni yazı gönderemeden içeri girersem de çok kötü olur. Keşke yedekte yazılarım olsaydı. Kardeşime mail adresimin şifresini verirdim ve her ay birini göndermesini tembihlerdim. Kafam karıştığı için karar vermekte zorlanıyorum…

 Yoksa bankaya sarhoş mu gelseydim? Hem cesaretim olurdu hem de plan yapmak için ter dökmezdim. İçimden yirmiye kadar sayıp güvenlikçinin üzerine atlayacağım. Yok yirmi az oldu. En iyisi bin olsun. Olaya motive olabilmem için bu süre yeter bana. Ya da vazgeçmek için…

Saymaya henüz yeni başlamışken biri arkamdan kolumu tuttu. Döndüğümde 50 yaşında olduğunu düşündüğüm kadını görünce şaşırdım.

“ Ne oldu teyze bir şey mi soracaktın? ” diye sordum.

 “ Oğlum ne teyzesi ben annen. Baksana sıramız geçmesin, yanımdan gittin sigara içmeye diye yarım saat oldu dönmedin. Merak ettim oğlum seni.”

“ Anne dur iki dakika ya. Plan yapmıştım gelip bozdun. ”

“ Ne planı oğlum?! Şu sıraya bak ben anlamıyorum. İki saattir buradayız. ”

“ Tamam anne halledeceğim şimdi… ”

 Bu bankanın bu şubesine genelde emekli maaşı alanlar gelirdi. ATM’den maaşını çekemeyenler ya da benim annem gibi emekliliğiyle ilgili işi olanlar… Bekletilmeye alıştırıldıkları için miskin miskin oturuyorlar. Ses çıkaran yok. Benim gibi annesiyle ya da ihtiyar babasıyla bankaya gelen gençler de var ama içi geçmiş onların da. Emekli işlerine bakan sadece bir memur var. Diğerleri çaylı kahveli sohbet edip duruyor. Bizim sıramız gelsin diye beklediğimiz memur da bir işlemi halledip kalkıyor masadan, başka masalara gidiyor gülüşüp eğleniyorlar, sonra kendi masasına gelip tekrar yeni müşteri alıyor. Devlet bankası olmasından mıdır nedir, adam işinde evindeymiş gibi rahat ediyor. O an yetkim olsa o bankayı özelleştirir, o memuru da işten çıkarırdım. Ondan sonra dirensin bakalım,  “ Hakkımız, hukukumuz! ” diye…

Neyse, kafamda bir ampül yandı. Cep telefonumu çıkarıp banka çalışanlarını ve sıra bekleyen miskin ihtiyarları kameraya çekmeye başladım. Güvenlik görevlisi nihayet fark etti beni.

“ Beyefendi ne yapıyorsunuz? ”

“ Kameraya çekiyorum her şeyi.”

“ Beyefendi kamera çekimi yasak! ”

“ Yasaksa git polis çağır kardeşim. Ben çekmeye devam edeceğim. İki saattir bekliyoruz hepimiz. Bu bankanın müşterilerinin çoğunluğunu emekli insanlar oluşturuyor ve emekli işlerine bakan da sadece tek masa var. O masanın memuru da zaten gevşeğin biri!..”

“ Anlıyorum sizi beyefendi. Buyurun isterseniz şikayetinizi müdür beye anlatın.”

Aynı suça ortak olduğu için sessizliğe gömülmüştü. Buyur edildiğim yere oturup derdimi anlatmaya başladım. İçeride iki saattir bekletildiğimizi, bekleyenlerin çoğunluğunu emeklilerin oluşturduğunu ama emekli işlemlerine sadece tek masanın baktığını ve onun da işini savsakladığını söyledim. Noktayı ise “ Sizi şikayet edeceğim! ” cümlesiyle koydum.

Annemin yanına döndüğümde kahramanmışım gibi hissettim kendimi. İnsanların bakışı o yöndeydi. Beş dakika geçmeden güvenlikçilerden biri gelip bekleyenleri onar kişilik gruplarla diğer masalara aldı. İşler bir anda hızlandı. Gelip bana teşekkür edenler olduğu kadar, “ İyi yaptın koçum bunlar hep böyle, ” diye sırtımı sıvazlayanlar da oldu. Hatta kadınlar annemin yanına gelip “ Oğlunuz mu? Allah razı olsun valla. Senin oğlunun sayesinde beklemekten kurtulduk ” dediler.

Annemi gururlandırmıştım. Fırsat bu fırsat deyip kitapçıya götürüp birkaç tane kitap aldırdım. Benim maaşıma henüz bir hafta vardı. Normal zamanda “ Oğlum artık sende kitap yaz da millet seni okusun, hep sen mi başkalarının yazdığı kitapları okuyacaksın. Boşa para harcama kitaplara, ” diyen annem, hiç itiraz etmeden bir değil birkaç kitap almıştı bana… 

Cem Kaçar – edebiyathaber.net (13 Nisan 2012)

Ç o k   O k u n a n l a r