Masthead header

Celal Kadri Kınoğlu: “Bütün ödüllerin, genç insanlara verilmesi gerektiğine inanıyorum”

Söyleşi: Damla Karakuş

Celal Kadri Kınoğlu, pek çoğumuzun hafızasında Tatlı Hayat dizisindeki “İrfan” karakteriyle yer alıyor. Benim çocuk hafızamda da öyle; kulaklarımda sesi… Şimdi de kendisiyle ilk romanı üzerine konuştuğumuz bir röportajın giriş cümlelerini yazıyorum. Kızına ve torununa bir armağan olarak bırakmak istediği Armağan adlı bu ilk kitabından pek çok alıntı sordum kendisine. Bir yerde “İnsanın kalbi güzel şeyler biriktirmek için çabalayan koleksiyoncu bir çocuğa benziyor,” dedi Celal Bey. Bu cümle üzerine uzun uzun düşündüm. Sanırım büyütmeye çabaladığımız kalbimiz tam olarak bunu yapıyor. Evet, koleksiyoncu bir çocuk o… Romanın unutmaktan delicesine korkan karakterini bakalım siz sevecek misiniz? Henüz karşılaşmadıysanız, İthaki Yayınları etiketi taşıyan Armağan’ı okuma listenize ekleyebilirsiniz. Öncesinde röportajımız sizlerle… Keyifli okumalar…

“İNSAN YAZI SAYESİNDE NE DÜŞÜNDÜĞÜNÜ BİLİYOR

Celal Bey, merhaba! Biyografinizde şöyle bir parantez cümlesi var: “(Mutlu bir yuvada başlıyor macerası beyefendinin.)” Sizi siz yapan ve bugüne getiren tüm değerlerin bu mutlu başlangıçla ilintili olduğunu düşünür müsünüz?

Kesinlikle! Mutlu bir yuva, bir çocuğa hayal ettiği şeyi isteyebilme cesareti verir. Hele de etrafında bilinçli insanlar varsa, bu isteyebilme yapabilme gücüne dönüşür. Çocuğun kendine duyduğu inanç bir özgüven biçiminde şekillendiğinde ve iyi bir eğitimle birleştiğinde, artık dünya onu beklemektedir. Çıkıp da sahneye özgürce hayatını yaşasın diye…

Armağan ilk kitabınız. Neden şimdi? Hikâyeniz nedir?

Kızım on beş yaşına geldi. Ve ben de altmış yaşıma yaklaşırken sanki hayatımda yeni bir sayfa açıldı. Ömrümün dörtte üçünü yaşadığımı hissettim. “Sürpriz bir veda” olmadan önce duygularımı, düşüncelerimi ve beni ben yapan espriyi kaybolmayacak şekilde ortaya koymam gerektiğini düşündüm. Yani seneler sonra kızım, beni özlediğinde bu kitabı açıp sayfaların arasında ona seslenen, onunla konuşan babasını dinleyebilecekti. İşte beni bu hayal baştan çıkardı.

Yazmaya devam edecek misiniz?

Yazmaya devam ederim de yayınlar mıyım bilmiyorum. İnsan yazı sayesinde ne düşündüğünü biliyor. Belki de yaşlılığımda içimden gelen yeni sesleri duymak ve o karmaşayı birleştirmek istediğimde, bir deftere bir şeyler yazmak isterim.

Peki, roman türünde yazmanızın özel bir sebebi var mı? Nasıl bir yazma sürecinden geçtiniz?

Hayatımızın çoğunu konuştuklarımızla değil, iç düşüncelerimizle yaşarız. Bizi asıl yaratan, korkutan ve yalanlar söylemeye iten içimizdeki düşüncelerdir. İşte ben bu bilinç akışını ancak roman türüyle su üstüne çıkarabileceğimi fark ettim. Birini tanımak için onun kafasının içine girebilmemiz gerekir.

SANAT, PEK YAŞAYAMADIĞIMIZ BU HAYATTAN İNTİKAM ALMANIN ZARİF BİR YOLU

İlk kitabınız olduğu için özellikle sormak istiyorum: “Evet, bu roman burada bitti,” diye nasıl dediniz? Örneğin, roman çıktıktan sonra “Şurasını da şöyle yazsaydım,” dediğiniz oldu mu?

Hayır, nerede biteceğini gayet açık biçimde biliyordum. Bütün parçalar hayal ettiğim gibi birleşti. En büyük amacım bir şeyleri abartmadan, dramatikleştirmeden -hayatın gerçeğine sadık kalarak- yazabilmekti.

Romanın sayfalarını çevirdikçe diyaloglu anlatım göze çarpıyor. Bu da akla tiyatrocu kimliğinizi getiriyor. Yazarken tiyatrodan ne kadar faydalandınız? Roman yazarken nasıl prensipler, yazma rutinleri kazandınız?

Yazarken bütün hayatımdan, çocukluğumdan, hayran olduğum kitaplardan, filmlerden ve ruhumun ait olduğu gerçek mutluluktan, yani tiyatrodan tabii ki faydalanmışımdır. Bir anlık izlenim bile, insan sanatsal bir şey gerçekleştirmeye çalışırken ona yardımcı olabiliyor. Çağırılmadan gelen bakışlar, gülüşler, minicik bir jest, dopdolu bir sessizlik… Bunların hepsi ilham veren hareketleri zihnimizin. Yazma rutinime gelecek olursak benim için bütün heyecanları capcanlı hissettiğim, kafamdaki dağınıklığı düzene sokabildiğim zaman dilimi sabah saatleridir diyebilirim. Müthiş parlak ve canlı bir şekilde uyanıyorum ve içimdeki sevinç ve iyimserliği herhangi bir bağlamda düzene sokmakta zorlanmıyorum. Bir dersi vermek, tiyatroda zor bir oyunun provasına girmek, felsefe okumak, saksafonda caz etütleri yapmak veya bir roman yazmak olabiliyor bu zaman diliminde. Onlar benim en parlak dört beş saatim.

Roman, “sıra dışı” bir asistan ilanıyla başlıyor. Böyle detaylarla, özellikle gerçek yaşamda karşılaşmak beni hep mutlu eder. Yaşamda ve romanınızda sınırlarınızı ne kadar zorladığınızı düşünüyorsunuz?

Sınırlarımın nerede olduğunu pek bilmiyorum. Ama şunu söyleyebilirim ki, bazen okumak istediğimiz şeyleri bazen de yaşamak istediğimiz şeyleri yazarız. Sanat herhalde pek yaşayamadığımız bu hayattan intikam almanın zarif bir yolu…

“Kızına ve torununa kıymetli bir armağan olarak sunduğu eserinde, unutmaktan delicesine korkan karakterine hiçbir şeyi unutmamayı da armağan ediyor bir yandan,” diyor kitap. Unutmak konusunda düşünceleriniz nedir? Sizi de korkutur mu? Nasıl bir hafızaya sahipsiniz?

Otuz sene önce okuduğum kitapları bile unutmadığımı fark ediyorum. Yıllar önce oynadığım oyunlar hâlâ ezberimde. Ama yaşadığım şeyleri, sevmediğim şehirleri, beğenmediğim semtleri, Bağdat Caddesi’nde açılmış yepyeni ve zevksizlik abidesi gibi duran yerleri gördüğüm an unutuyorum. Çirkinlik kafamızda tutmayı başaramadığımız bir şey. İnsanın kalbi güzel şeyler biriktirmek için çabalayan koleksiyoncu bir çocuğa benziyor.

KAFAMDAKİ DÜNYA, DIŞARIDAKİ DÜNYADAN DAHA GÜZEL

Romandan bir bölüm alıntılamak istiyorum: “Yaşlanmanın tuhaf habercileri vardır. Filmler, romanlar, sokaklarda gördüğümüz insanlar; onların kıyafetleri, davranışları, konuştukları laflar ve espriler değişir. Bambaşka bir müzik çalar caddelerde. Ama asıl korkunç olan şudur: Karşılaştığınız gençlerin kim olduklarını ve nasıl düşündüklerini bilemez olursunuz.” Yaşamı bir döngü olarak ele aldığımızda sanatın pek çok alanıyla ilgilenen bir sanatçı olarak, “yaşlanma” konusunu sanat açısından nasıl değerlendiriyorsunuz? Nasıl bir yerde duruyor?

Sevdiğim sanatçılarla, hayran olduğum yazarlarla, saygı duyduğum filozof ve bestecilerle dolu bir evin içinde yaşarken, dışarıdaki “gerçek” hayatın hiç bilmediğim gürültüsünü anlayamaz oluyorum. Ve eğer mutluysanız, rahatsanız, aklınızın tahtında pek de merak etmiyorsunuz. Kafamdaki dünya dışarıdaki dünyadan daha güzel benim…

“Size yıllar önce verilmesi gereken ama nasılsa unutulmuş olan ödülü geç de olsa getirdim, kabul eder misiniz lütfen,” diyor romanda bir yerde. Türkiye’de alan fark etmeksizin ödül konusunda düşünceniz nedir? Ödül, bir işin iyi olduğunu tesciller mi?

Bütün ödüllerin, o belirli alanlardaki genç insanlara verilmesi gerektiğine inanıyorum. Genç yazarlar, genç yönetmenler, genç gazeteciler, genç oyuncular, genç tasarımcılar, mimarlar vs… Yaşlıların mutsuzluklarından kaynaklanan karamsarlıklarını veya kaybolmalarından kaynaklanan öfkelerini dindirmek için harcanmamalı bir ödül. Sahneyi gençlere terk etmemiz gerekir. Onların umutlarını ve hayallerini, “hayatın gerçekleri” başlığı altındaki o feci nutuklarımızla zehirlemeden…

Bir yerde de şöyle geçiyor: “Çocuklar, gençler ve sanatçılar ebedi âşıklar gibi yaşarlar. Akıllarına gelen, aynı süratle içlerinden de gelir. İstemekle yapmak arasındaki geçiş zorluklarını tanımazlar, bilmezler bile.” Yaşamını hep sanatla geçirmiş ve geçirmeye devam eden biri olarak “istemekle yapmak arasındaki geçişi” siz nasıl yaşadınız?

Otuz sekiz senedir tiyatro yapıyorum. Ve herhangi bir gece çıkıp oynamak için o saatte bir şeylerin benim içimden gelmesine gerek yoktur. Bir profesyonel olarak yapmam gerektiği için yaparım. Çünkü şunu bilirim; yapmaya başladığım an içimden de gelecektir. Kurulmuş bir saat gibi planladığım her şeyi tam zamanında, ahlaki bir prensip gibi şüphe duymadan yapabilirim. Ve başladığım an kalbim heyecanla dolar, işte o anda içimden gelmeye başlamıştır zaten… Nazlı ruhlar “Bugün pek günümde değilim,” ya da “Bugün hiç içimden gelmiyor,” gibi bahanelerle rezil bir tembelliğin girdabında kendilerine olan saygılarını yitirirler. Yapabileceklerine dair inançlarını kaybederler ama daha acısı önce çevreleri ve sonra herkes, onların ne kadar kaliteli bir insan olduğunu bilmez olur. Sonu tam bir hüsran ve inanç kaybı…

MUTLULUKTAN UÇUYORUM

Çok sevdiğim bir alıntıya daha yer vermek istiyorum: “Ben gittim. Ben ağlattım. Ve çok üzüldüm gittiğime. Aşkın bittiği noktayı hiç kaçırmadım. O zili duydum. Uzatmadım. İnatçı değilimdir. Gittiği yere kadar gitsin, demedim. Gittiği yer, çoktan bittiği yerdir. Mutlu olurdum belki kalsaydım. Ama hep bir başka aşk vardı beni bekleyen. Ve ben her zaman mutluluğu, aşk için feda ettim.” Roman karakterinden uzaklaşarak sormak istedim: Aşk ve mutluluk tanımınız nedir Celal Bey?

“İnsan aşkı tüm arzusu, hayal gücü ve yeteneğiyle yaratır. Ama sonuç olarak karakteriyle mahveder.” Mutlulukla ilgili bir yasa geliştiremiyorum. Çünkü tanıdığım bir yığın zengin, şöhretli, başarılı, istediği gibi yaşayan kadın ve erkek mutsuzluktan kıvranıyor. Aslında biliyorlar ne yapmaları gerektiğini, yani onları mutsuz kılan şeylerin psikolojik olarak bilgisine sahipler. Ama bilmek de çare olmuyor. Karşılıklı susuyoruz. Çok seviyorum onları ama elimden bir şey gelmiyor…

Aynı zamanda tenor saksafon çalıyorsunuz. Çok yönlü sanatçı kimliğinizin yaşamda en çok hangi alanlarda sizi olduğunuz gibi yansıttığını hissediyorsunuz?

Hepsi! Yaşarken de arkadaşlarımla konuşurken de yazarken, caz yaparken ve oynarken de “içim görünür” benim. Sahicilik ve masumiyet, çocukluğumuzda sahip olunan şeyler değil, üzerinde ciddi bir şekilde düşünerek uğraştığımız, entelektüel bir faaliyet alanı olarak gerçekleştirebileceğimiz erdemlerdir.

Romana dair geri dönüşler nasıl?

Galiba herkes pek beğendi. Ben de mutluluktan uçuyorum.

Yakın zamandaki planlarınız nedir? 

Sakin bir yaz tatili, karım, kızım ve kitaplar…

edebiyathaber.net (19 Mayıs 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r