Çavdar Tarlasındaki Avcı: Bir Büyüme Masalı | Elif Can

Temmuz 23, 2026

Çavdar Tarlasındaki Avcı: Bir Büyüme Masalı | Elif Can

Kış günlerinde donan göldeki ördekler nereye gider? Ya da gece vakti kendini yatılı okulun kapısının dışında bulan çocuklar? J. D. Salinger ve unutulmaz karakteri Holden Caulfield, işte bunlara cevap arıyordu. Ama özellikle de ilk soru karşısında hiç cevap aldığı yoktu. İkinci soruya gelince bu kadar zorlanması da belki bu yüzdendi. Bir de tabii ailesine vereceği cevap yüzünden. Çünkü okuldan atılmanın da bir sınırı vardı ve o bunu çoktan aşmıştı. Gel gör ki bu onun umurunda bile değildi. Zaten o fiyakalı okulu bitirip, çok para kazanacağı işlerde çalışmak da istemiyordu. Aklında sadece çavdar tarlasındaki çocuklar vardı. Ve onları büyürken düşecekleri uçurumdan çekip çıkarmak.

“Bir kitabı okuyup bitirdiğiniz zaman, bunu yazan keşke çok yakın bir arkadaşım olsaydı da, canım her istediğinde onu telefonla arayıp konuşabilseydim diyorsanız, o kitap bence gerçekten iyidir.”

Salinger’ın kaleminin bunu Holden Caulfield’e söyletmesinin üzerinden bugün tam yetmiş beş yıl geçti. Ve bu yetmiş beş yıl, onun kahramanının aradığı ama bulamadığı gibi bir yazar olmasına yetti. Çavdar Tarlasında Çocuklar ya da ilk çeviri ismiyle Gönülçelen, günümüzde dahi tirajı hiç düşmeyen bir kitap. Salinger da pek çok insanın hayatımın yazarı diye adlandırdığı biri. Ve bunu da beklenenin tam aksi yönde davranarak başarmıştı.

Görünürlüğün neredeyse her şey demek halini aldığı bu çağa, o yüzünü özellikle saklayarak varmıştı. Ölene kadar da kahramanı Holden’ın hayalindeki kulübeyi bahçesine kurarak yaşadı. Onun hayalini yaşamaktan tek eksiği sağır-dilsiz taklidi yapmamasıydı. Çünkü bunu yapması gerekmeyecek kadar yalnızdı. Hem de evlenip aile kurmasına rağmen.

Bu yalnızlığın onun için en güzel tarafı da tanıştığımıza memnun oldum demek zorunda kalacağı insanlarla karşılaşmamaktı. Holden Caulfield de yazarı gibi, kimseyle tanıştığına memnun olmuyordu. Hayatta kalmak için böyle zırvalar söylemek çok saçmaydı. Ama zaten ona göre hayattaki herkes ve her şey sahteydi. Ki o yaşlarda bir ergenin aksini düşünmesi de beklenmezdi. Fakat hangi ergen, kendini çavdar tarlasındaki çocukların uçurumdan düşmemesine adardı?

Aslına bakılırsa bir kurtarıcıydı o. Tam da eski öğretmeni Bay Antolini’nin onda gördüğü gibi. Holden gece kapısında bittiğinde, bunu ona da söylemişti. “Olgunlaşmamış insanın özelliği, bir dava uğruna soylu bir biçimde ölmek istemesidir, olgun insanın özelliği ise bir dava uğruna gösterişsiz biçimde yaşamak istemesidir.”

İşte Holden’ı uçurumun kenarındaki avcı olmaya iten de buydu. Çünkü günden güne içine sürüklendiği yetişkinlik dünyası onu korkutuyordu. En azından başka çocukları kurtarabilmeliydi. Masumiyet ve dürüstlüğün kaybolması demek onun kıyametiydi.

Holden’ın o çocukları korumak istemesinin bir sebebi de onu koruyacak kimse olmamasıydı. Esasında ailesi iyi insanlardı ama yaşı gereği anlaşabilmeleri mümkün değildi. Ağabeyi de gidip sahte dünyanın tam ortasına yerleşmişti. Yazdığı özgün hikâyelere sırt çevirip, Hollywood’un parlak yüzünü seçerek. Yaşı ona daha yakın olan Allie ise onları bırakalı yıllar olmuştu. Zaten Holden’ı bu karanlık yola sokan da onun ölümüydü.

Kardeşi Allie’yi kaybetmek Holden’ın uçurumuydu. O günden beri de hayata tutunmakta zorlanıyordu. Tek dayanağı küçük kız kardeşi Phoebe kalmıştı. Zaten etrafındaki onca insan içinde, hayran olduğu kişinin de bir çocuk olması tesadüf değildi. Çünkü dünyada bir tek çocuklar sahtekârlık nedir bilmezdi. Salinger’ın kahramanlarını çoğunlukla onların arasından seçmesi de bu yüzdendi. Hatta Holden Cauldfield bile ilk nefesini kitabın yayınlandığı yaşından önce almıştı. Salinger’ın I’m Crazy/ Ben Deliyim başlıklı öyküsüyle.

Acaba Holden gerçekten de, onu reddeden ilk yayıncının dediği gibi delinin teki miydi? Ya da bütün bunlar bir ergenin buhranlarından mı ibaretti? Aslında kitabın sonunda onu bıraktığımız hastanede de bunun cevabını arıyorlar. Hatta belki yıllardır kitabı okuyanlar bile. Ama kimi onu gördüğü gibi yüzünü ekşitip baş çeviriyor. Kimi de başındaki kırmızı avcı şapkasına kadar imreniyor.

Onca yıldan sonra yine de kesin bir cevap yok onun hakkında. Tıpkı donan göldeki ördeklerin akıbeti gibi. Zaten Salinger da Holden’ın üç gününden fazlasını bilmemizi istemiyor. Ve kim bilir, belki de anlatmamak en iyisi. Çünkü insan anlattıklarını hemen özlemeye başlıyor. Holden de bir hastane odasında, o özlemle boğuşurken, çavdar tarlasındaki avcıdan çok gönülçelene benziyor. Hiç büyümeyecek bir gönülçelene.

Yorum yapın