Masthead header

Burak Çelik: “Kendimi halktan kopuk görmem ama tam olarak halktan da olamam.”

Söyleşi: Zeynep Yolcu

Beyoğlu doğumlu editör Burak Çelik ile Ketebe Yayınları etiketiyle çıkan şiir kitabı Halkın Mutsuzluk Lekeleri üzerine söyleştik.

İçeri, Dışarı, İç Dış Sentezi olarak üç bölüme ayrılan Halkın Mutsuzluk Lekeleri ilk şiir kitabı için acemiliklerden uzak kalmış. Bunu nasıl başardınız?

Böyle düşünmenize sevindim. Kitap çıkarmak için acele etmedim. Erken yaşlarda ilk şiirlerimle ortamda yer almak istemedim. O dönemki şiirlerimin zayıflığının farkındaydım. Acele etmeden okumaya, yaşamaya ve yazmaya devam ettim. Her şiirime aylarca zaman tanırım. Dizeleri tekrar tekrar kurarım ya da çıkarırım. Ekler, noktalamalar, dize bölümleri vesaire hepsine tekrar tekrar bakarım. Eğer olmuyorsa, olmuyor demektir ve o şiiri yayımlamaktan vazgeçerim. Dolayısıyla kitaba da giremez. Şair ve yazarların kendilerinin eleştirmeni olması ve öncelikle kendisine acımasız davranması gerektiğine inanırım.

Şiirleriniz  Aşkar, Hece, Barbar, Alandayız, Muhayyel, Şiir Versus, Tahrir, Altıpatlar, Budak ve Salvo birçok mecrada yayınlanmış. Kitap içerisindeki şiirlerinizi daha önce başka yerlerde yayınladınız mı?

Salvo dergisi kıymetli dostum Abdullah Enes Aydın’la çıkardığımız bir eleştiri dergisiydi. Orada şiir yayımlamadım. Altıpatlar ise çok sevdiğim öykücü ve şair gençlerin (Cihat Tomruk, Hasan Köstek ve Mustafa Emeç) çıkardığı bir fanzindi ve orada bir öykümle yer aldım. Fakat diğer dergilerde şiirlerim yayımladım. Kitabımdaki şiirlerin hepsi de bu dergilerde yer alan şiirlerimden seçtiklerimdir.

Kitabınız çıkalı çok az zaman geçti ama gene sormak istiyorum. Nasıl tepkiler aldınız? Okuyucuların geri dönüşlerinden şiirlerinizin anlaşıldığını hissedebildiniz mi?

Biliyoruz ve üzgünüz ki şiir okuru pek fazla değil. Ama bu kısa süre içinde bazı geri dönüşler oldu. Çevrem dışında dönüt almak çok mutlu ediciydi. Tabii, sözlerinizin daha fazla insana ulaşmış olması gerçekliğinin korkutuculuğu da var. Amacım çok kişiye ulaşmak değil, anlaşılmaktır. Dönütlerin bazılarından anlaşıldığımı, diğerlerinden de anlamaya çalıştıklarını hissettim.

“Parkeye gömüldükçe kararan zaman

Bardaklarda halkın mutsuzluk lekelerini eksiltiyor

biriktiriyor dünya beni,

benden ben çoğaldıkça sinecek köşe,”

Benlik ile halkın iç içe geçtiği dizelerin yoğun olmasına rağmen şairin kendine ve halka karşı kızgınlığı gözlerden kaçmıyor? Şairin bu öfkesi bir gün dinecek mi?

Ben halkım. Yalnızca onların içindeki casusum. Hakikatin casusu. Sıradan çıkmanın günahkarı. Hayata, şartlara, devletlere ve bazen mecburen halka savaş açmak zorunda kalan acemi bir asker. Şiirlerimde sizin de dediğiniz gibi benlik ile halk iç içedir. Çünkü asla kendimi halktan kopuk görmem ama tam olarak halktan da olamam. Şair, “çırpını çırpını giden atlardan indiğimizi” fark eder ve bunu “patavatsız yurttaşlara” haykırır. Bu öfke bir gün dinmeyecek. Dilerim dinmez. Şu çağda bize öfke lazım. Yönlendirilmiş, yapay öfke değil, bağımsız ve hakiki öfke.

“Bu suçtu ve kimin

Ağırdan alıyordu kendini mucize

Bedenle mi, ruhla mı, yoksa bu bir rüya mı

Ol denmişse olunur, alınma sorulara

Gözünün gördüğü son noktaya

Tesadüflerine bile geç kalan sol gözünün”

Şiirlerinize seçmiş olduğunuz başlıkları biraz anlatır mısınız?

Şiirlerime genelde şiirde geçmeyen kelimelerle ama şiirin ruhunu verecek olan başlıklar seçmeye çalışırım. Basit tamlamalardan oluşan ya da şiirin en vurucu dizesi olan başlıkları tercih etmemeye çalışıyorum. Başlıkta da bir dize veyahut bir anlam kurmaya çalışıyorum. Çatı ya da kapsayıcı bir anlam desem daha doğru olur. Uzun başlıklar seçtiğim için eleştirildiğim oluyor ama ben zaman zaman gerekli görüyorum kendi şiirim için.

“Memuriyet sınavına hazırla, yaşat beni köle pazarında

İşte Nişantaşı işte vatan taşı işte yoksulun aşı

İşkariyot uzatsın yanağımıza dudaklarını

Canımız çeksin çelik matkap

Dürülse de adımızın yanındaki hesap

—Kurtuluş son durak—”

Şairler için semtleri hep kurtuluşun son adresi midir?

Benim için öyle gerçekten. Doğup büyüdüğüm Kurtuluş semti her zaman son durağım olmuştur. Uzun ve yorucu bir günün sonudur. Anne kucağıdır. Baba ocağıdır. Semte geldiğimde evime gelmiş sayarım kendimi. Ki eve girmeme gerek kalmadan dinlenirim. Bazı şairlerde de bunu görüyorum. Çünkü şair dünyayı anlamaya kendi dünyasından yani semtinden başlıyor. Oradaki insanlardan başlıyor insan yüzlerini incelemeye. Ve en sonunda oraya dönüyor. Orayı referans alıyor. Dünyaya doğru yürümeye oradan başlıyor ve mahallesini unutamıyor. Özellikle benim semtim gibi her milletten insanın iç içe yaşadığı bir yerse. Birçok insan çeşidi görmenizi sağlıyorsa. Kültürel, ideolojik ya da mistik anlamda sizi arayışa itiyorsa… Vazgeçilmezdir.

“Doğu’dan geliyorum,

gittiğim yer yine orası

Öngörülmüş bir savaşı

öperek koşuyorum”

Nesilden nesile gittikçe azalan Doğu hissiyatı siz neden endişelendiriyor?

Aslında bireysel olarak Batı ve Doğu isimlendirilmesini kabul etmiyorum. Fakat madem bize Doğu dendi ve biz de kabul ettik o hâlde bizi biz yapan şeylere sahip çıkmalıyız. Birileri dedi diye değil, biz olduğumuz için. Bizi ne için dışlıyorlarsa onun için. Ve aslında Doğu her zaman vardığımız noktadır. Fakat biz Batılılaşmak istiyoruz. Daha Batı-Doğu ayrımının ne olduğunu bilmeden, “bir şeyleşmek” nedir, bilmeden. Doğu’yu neden reddediyoruz? Batı neden iyi? Doğallıktan yapaylığa, mistisizmden maddeciliğe, esnaftan süpermarkete, ağaçtan Wi-Fi çubuklarına neden göç ediyoruz? Bir toplum neden başka bir toplum olmak ister, uğrayacağı yıkıma rağmen? Ben de okurlara bunları sormuş olayım.

“Affedersiniz ya yüce

Bilmiyoruz toplumca nasıl dua edilir

Nasıl toplumca dua edilir bilmiyoruz

Hangi gün kaç kere

Ne söylersek dileğimiz kabul olur”

Yüce ilaha insanların hangi duayı etmesini istiyorsunuz?

Sınırları kaldırarak. Araya başkalarını ve başkalarının sözlerini katmadan. Tanrı’ya kaçamak bakışlar atmadan. “Siz” demeden. Tabii kimse siz demez, demek istediğim; yakın hissederek. Ritüellere, sayılara takılmadan, kendilerini yarattığını düşündüğü ilaha kaç kere ne demek istiyorsa demeliler. En küçük meseleden, en büyük meseleye kadar anlatmalılar. Gününü, vaktini beklememeliler. İnsan olmak, yaşıyor olmak zaten sürekli bir beklenti hâlidir. Sürekli dilek dileriz. Tabiri caizse arsızca istemeliyiz. Çünkü o bir tanrı ve biz her şeyden aciz insanız. En önemlisi bir kabul beklememek. Kabul olması için çabalamak. Sonunda anlayacağız ki, zaten kendimizden istemişiz.

Şiir yazarken olmazsa olmazınız nedir?

Bir olmazsa olmazım yoktur. Her an aklıma dize gelebilir diye sürekli not defteri ve kalem taşırım. Öyle belli şartları olan nazlı şairlerden değilim. Metroda, otobüste, yürürken vesaire notlar alırım. Çünkü ben yaşamadan yazamam. Denize bakarak, camın önünde masa lambasıyla yazmak bana uzaktır. Yalnızca şiirimi düzenlerken biraz sessizlik ve türkü isteyebilirim.

Öyküler yazdığınızı biliyoruz. Öykü kitabı çıkarmayı düşünüyor musunuz? Okuyucuları bekleyen dosyalarınız var mı?

Öykü kitabı çıkarmak istiyorum. Ama henüz o kadar öykü yayımlamadım. Çok ileride diyeyim. Henüz hazır dosyam yok ama tek bir şiirden oluşan bir kitap düşünüyorum.

Söyleşi için teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim.

edebiyathaber.net (4 Mayıs 2021)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r