Masthead header

Bu Edith bir başka

Ağırkanlı ve kasvetli. Beklenmeyen olayların şaşırtıcı sürprizleriyle değil, bildik ve gündelik olanın hiçbir olağanüstülük taşımayan aleladeliğinde ipin ucunu kaybeden Edith

Neşeli ve güven telkin eden kocası Brett ve on yaşındaki oğlu Cliff ile New York’daki apartman dairelerinden, Pennsylvania’nın Brunswik Corner’daki iki katlı evlerine taşınan Edith Howland’ın yaşamının bizi heyecanlandıran hiçbir tarafı yok. Yaşam standartlarını biraz olsun yükseltmek ve oğulları Cliff’e taşra hayatının nimetlerini sunmak isteyen Howland’lara, Brett’in yaşlı ve neredeyse yatalak amcası George’un da katılmasıyla, görüntüdeki bu normal Amerikan ailesi, hep birlikte normalliğin esamesinin bile okunmadığı bir delilik serüvenine başlamış olurlar.

Kitabı elinize aldığınızda, eğer ki yazarla daha önce tanışma fırsatınız olmuşsa sizi bir şekilde ve yine şaşırtacağını biliyorsunuz elbette. Ama yine de başınıza gelebileceklerden tam anlamıyla haberdar değilsiniz. Sayfalar ilerledikçe, nedenini pek de anlayamadığınız(ve aramadığınız) bir rahatsızlık duygusunun size eşlik ettiğini fark ediyorsunuz. Anlam veremediğiniz bu duygudan ötürü olsa gerek bir türlü kitaba katılmak, karakterlerle özdeşlik kurmak istemiyorsunuz. Ki yazar da buna müsade etmek istemiyor gibi. Bilmediğiniz, açıklıkla seçemediğiniz bir şeyler oluyor ve tedirginlik duygusu bir türlü peşinizi bırakmıyor. Edith ile aranızda hiçbir bağ kurmak istemiyor, var olabilecek her türlü psikolojik benzerliği ve bağlantıyı kesip atmak istiyorsunuz. Dışarıdan, konuyla hiçbir alakası olmayan basit bir okuyucu olmak için direniyorsunuz. Acaba siz de yolunuzu kaybedeceğinizi mi düşünmeye başladınız nedir. Öte yandan içinizde hala bir umut, şu idealliklerle örülü hayal dünyanızın özenle oluşturduğu kurtarıcı arzusunun bir köşede durmuş, çıkacağı yeri beklediğini biliyorsunuz. Sinirlisiniz ve ne olacaksa olsun diye sabırsızlanmaktasınız. İşte aniden bir kapı çalacak ve Edith hayatının aşkına kavuşacak, George amca ölecek ve ondan kalan mirasla Edith yepyeni bir hayata başlayacak, Cliff üniversite sınavlarını verecek ve çocukken hayalini kurduğu gibi Princeton’a kabul edilecek… Boş hayaller.

Bütün beklentilerinizin ve umutlarınızın boşunalığını yavaş yavaş anladığınızdaysa, artık alacağınız kadar yol almış, fazlasıyla ilerlemişsinizdir Edith’in buhranında. Okumaya, içinizde ağır ağır yükselen öfkeye ve en çok da korkuya anlam veremeden devam edersiniz. Bitti sanmayın, hala son bir umudunuz daha vardır: En kötüyü görüp kurtulmak umudu. Edith delirecek, ev yanacak, Cliff hapse tıkılacak türden felaket senaryolarıyla kendinizce bir ‘son’ kurgulamaya çalışırsınız. “Bu acı”, “Bu hayal kırıklığı”, “Bu anlamsızlık” , “Bu his” diyebileceğiniz türden adlandırmalar yapıp, kitabı kitaplığa kaldırmak ve “Şunu anladım” demek için çırpınıp durursunuz ister istemez. Ya da Edith’in kendine hatırlattığı gibi yaşadığınız şey her ne ise zaten bir anlamı ve amacı olmadığı mesajını önünüze koyup yolunuza devam etmek istersiniz. Fakat Edith yakanızdadır artık, kafanızı öte yana çevirdikçe çevirisiniz, daha daha uzağa… Ne yapsanız bu açı bedeninizle orantısızdır. Hayatın anlamsızlığı ve ağırlığını mı anlatmaya çalışıyordu? Bunun öylesine bir anlamlandırmayla içinden çıkılamayacak kadar basit olmadığını fısıldayıp duruyor gibi Edith kulağınıza. İnanın bu hikayede yeni hiçbir şey yok. Kabul etmek gerek ki Edith’in yalınlıkla örülü dünyası, kitabı okumaya başladığınızda tahmin edemeyeceğiniz türden ürkütücü bir deneyime dönüşüyor. Kocası 25 yaşındaki Carol’a aşık olup, onu yatalak amcası ve işe yaramaz oğluyla bıraktığında bile, her şey yolundaymışçasına yaşamayı sürdürür Edith, kontrolü hiç kaybetmemiş gibidir. Edith’in gün geçtikçe normallikten uzaklaştığının tek kanıtı, hayatında gerçekleşmesini istediği şeyleri gerçekmişçesine aktardığı güncesidir. Güncesi, Edith için kurtarılmış bir bölge gibi sadece onu mutlu edebilecek detaylarla doludur.

Üstelik her şey o kadar kendiliğinden ve şölensiz bir şekilde gerçekleşmiştir ki(Patricia Hanım’ın sade ve gösterişsiz anlatımındaki mükemmellikle elbette) aniden kendinizi içinde bulduğunuz dört duvarı fazlasıyla geç farkedersiniz. Bu sürprizsiz dünyayla aranızdaki mesafeyi koruduğunuzu sanmakla yanılmışsınızdır. Neyi nasıl çağıracağınızı, kime nasıl hitap edeceğinizi, hangi durumlarda ne tür sıfatlarla olayları karşılayıp içinizdeki duyguları ne şekilde ifade edeceğinizi, nasıl göre(bile)ceğinizi bilemediğiniz türden bir dört duvar. Aslında kendine bakan, iç dünyasını doğru bir şekilde tanımlama çabasında olanların az çok aşina olduğu bir durum bu. Galiba Edith’in içine düştüğü kuyuya düştünüz siz de. Okumalarınızla, sergi sergi gezmelerinizle,  oyunlarla, sinemalarla, dostlarınızla ya da dost olmadıklarınızla geçirdiğiniz eğlencelerle, ağır iş yaşamınızla ya da tembelliğinizle aşmaya/unutmaya/alışmaya ya da herhangi bir önem atfetmeksizin hiçbir şeye, geldiği gibi yaşamaya çalışmalarınızla dolu dünyanıza Edith farkettirmeden giriverdi. El yordamıyla oluşturabildiğiniz az çok bir tamlığınız vardıysa da, darmadağın oldu. Dediğim gibi, Edith’in hikayesinde yeni ve bizi şaşırtan hiçbir şey yok. Teşekkürler Edith.

İlknur Özallı – kulturmafyasi.com (27 Ağustos 2012)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r