Masthead header

Boş ver | Havanur Taflan

Ağlasam sesimi duyar mısınız,

Mısralarımda?

Dokunabilir misiniz,

Gözyaşlarıma, ellerinizle?

Hepimizin saklamak istediği anlar vardır. Zamana karşı çürüyen meyveler gibi itinayla korumak isteriz onları. Belki bu yüzden kıskanırım yazarları, şairleri… Onlar anları bir kavanozda saklar gibi zamanın yıpratıcılığından korurlar yazdıklarıyla. “Hayat, insanın yaşadığı değildir; asıl olan, hatırladığı ve anlatmak için nasıl hatırladığıdır” der Marquez. İşte o anlatıların kahramanlarıdır benim için yazarlar. Benim anlatılarım da vardır içlerinde. Bana da yer vermişlerdir satırların arasında… (Belki de bu yüzden) her kitabın içerisindeki arayışım kendimi bulma yolculuğumdur. Dostoyevski, İnsancıklar kitabında; “Size bir şey söyleyeyim mi anacığım, insan kendi halinde yaşayıp gidiyor da yanı başında duran kitapta kendi hayatının tıpatıp anlatıldığından haberi olmuyor.” der. Ama ben katılmam ona yolum bir şekilde kesişir o kitaplarla benim.

Kimi hayatlar vardır kısacıktır ama bir o kadar da çok şey sığdırmışlardır yaşamlarına… Cumhuriyet dönemi Türk şiirinin özgün adamı Orhan Veli de onlardan biridir. “Biz bu dünyadan değil miydik?” diye soracak kadar da hayatın hep kıyısında yaşamıştır Kanık. “Saadet nedir? Herkes saadeti tanımış mıdır bu dünyada? Zaman zaman ben de kendimi mesut sansam ne çıkar? Büyük saadetlerden hiçbir vakit nasibim olmayacağına göre avunayım bari.” der bir yazısında. Talihsizdir de. Kısacık ömründe öyle kazalar yaşar ki ölümü bile talihsiz bir kazayla olur.

Bir akşam uyudu;

Uyanmayıverdi.

Aldılar, götürdüler.

Yıkandı, namazı kılındı, gömüldü.

Duyarlarsa öldüğünü alacaklılar

Haklarını helal ederler elbet.

Alacağına gelince…

Alacağı yoktu zaten rahmetlinin.

Alacağı çoktur yaşamdan oysa Orhan Veli’nin. Hayatı boyunca çektiği parasızlığa rağmen yaşama sarılmak içinse hep bir nedeni vardır. “İşsizlik kötü şey vesselam… İşsizliğin kötü olduğunu da aç kaldığım zamanlarda düşünüyorum. Can sıkıntısıyla bunaldığım anlar da düşünsem ya. Olmuyor.” 1949’da Yaprak dergisinde yayımladığı Hoşgör Köftecisi kitabının içinde de yer alan öykülerden biridir bu. Şair Orhan Veli Kanık olarak katılır hikâyenin içine. Kendi adını kullandığı için gerçek bir durumu mu paylaşmaktadır, yoksa kendini dâhil ettiği kurmaca bir yazı mı kaleme almıştır tam olarak anlaşılmaz. Gözlemlerini yazar, aslında bir iç dökümü gibidir. İşsiz Orhan Veli’yi anlatırken kendisine teklif edilen petrol arama kampına gitmediği için pişmanlıklarını dile getirir öyküsünde. Eğer petrol arama işini kabul etmiş olsaydı neler olabileceğini okurlara anlatır. İşsizlikten ve yalnızlıktan sıkılan yazar bu kampa gitseydi en azından sohbet edeceği, karnını doyurabileceği ve para biriktirebileceğini söyleyip gitmediğine üzülür. Ama üzülmediği bir şey vardır: (iç konuşmalarıyla anladığımız) hayata bağlılığı.

“İntihar iradesizliktir. Dünyadaki güçlükleri yenebilen kolay kolay ölüme razı olmaz. Ölüme razı olan, hiçbir şeyle cebelleşemeyen, bu savaşta bütün ümitlerini kaybeden kişidir. O ümitleri kaybetmek için de, insanın kendisini dünyaya bağlayacak hiçbir şey olmamalı. Ne para ne pul, ne aşk, ne muhabbet, ne şeref ne namus… Ama şimdi ben öyle miyim ya! Hiçbir şeyim olmasa bile günde beş lira kazanabileceğim.” Her şey bu beş lira içindir oysa. Ama bu işi denize yakın olduğu için kabul etmiştir. Patronunu beklerken denize doğru zor bir yola çıkar. Görünürde deniz vardır ama uzaktır biraz. “Beş lira! Az para mı? Beş lirayla pekâlâ karnımı doyurabilirim. Dünyanın parasız nimetlerinden faydalanabilirim. Gökyüzünün parlaklığı, denizin mavisi, ağaçların yeşili, toprağın sıcaklığı, suyun sesi, havada uçan kuşlar, rüzgârın getirdiği çiçek kokuları… Nasıl vazgeçebilirim bunlardan? Hayır, ölmek istemiyorum.” Hikâyenin sonunda denizi gördüğü anda mutluluğuna diyecek yoktur. “Beyaz kanatlı kuşlar, hep çığlık çığlığa, başımın üstünde. İçimde sonsuz bir sevinç… Bağırmak istiyorum: ‘boş ver’ diye haykırmak istiyorum.” der. Sonrada hiçbir zaman para pulla işi olmadığı için vazgeçer şantiyeye dönmekten;  “beş liraya da boş ver.” diye bitirir öyküsünü. Öyle tutkudur ki onun için deniz. Yazılarında, şiirlerinde onu anlatması hep bu yüzdendir.

İstanbul ile deniz özlemi, onun için çok farklıdır.(Bu yüzden çoğu şiirine konuk olmuşlardır ya.) Bir süre İstanbul’dan ayrı kalan Kanık, bu sevdiği şehre geldiği zamanlarda denize olan özlemini giderme telaşındadır sürekli. İşte o anlardan birinde, kalkmakta olan bir motora biner, Beşiktaş’a ulaşmak için. Dayanamaz, elini denize sokar. Denizi avucuna sığdırmak istercesine suyla doldurur avucunu. O’nun tüm yorgunluğunu almıştır bu bir avuç deniz. Motor iskeleye yaklaşmıştır bu sırada. Bir an önce kıyıya çıkmanın telaşında atlar iskeleye. Köşeleri aşınmış iskeleyle motorun arasında sıkışmaktan son anda kurtulur. Önce kalçalarına kadar girdiği denize, sonra gökyüzüne bakar. Ardından kendisini kurtarmaya çalışanlara iki soru sorar: “Her gün bu kadar güzel mi bu deniz? Böyle mi görünür gökyüzü her zaman?”

Hoşgör Köftecisi adıyla basılan kitapta, 1947-50 yılları arasında yazdığı öyküleri ilk kez bir araya toplanmış olan Orhan Veli’nin bir söyleşisi de yer almaktadır. Bu söyleşide, sanatla edebiyatı birbirinden ayırdığını söyler. Şiiri sanata sokar, öyküyü ise roman ve tiyatro ile birlikte edebiyata. “Fikir sanatta yer alamıyor. Ama edebiyat fikre dayanıyor.” diye açıklar edebiyatla sanatın farkını. “…Bu itibarla edebiyatın halk kitlelerine bir şeyler söylemesi lazım. Edebiyatın çoğunluğa hitap etmesini isterim. Çoğunluk okuyup anlamalıdır.” Orhan Veli, öykü yazarlarından kahramanlarını, bu çoğunluğun içinden seçmelerini, onun meselelerinden bahsetmelerini ister. Dilin, konuşma dilinden yararlanarak zenginleşmesi gerektiğini söyler ayrıca. Ama ona göre dili, kurumlar değil yazarlar ve şairler zenginleştirebilir. Bunun sorumluluğunu hep hisseder o da.

Orhan Veli 1946 ‘da Ülkü gazetesinde şunları yazar: “Yazıları hakkında neler düşündüğümü merak eden genç arkadaşlarım benden bu sütunda cevap beklemezlerse büyük bir üzüntüden kurtulacağım. Kendilerine, isterlerse, mektupla cevap verebilirim. Bilmem, bu iş onların hoşuna gider mi, ama buna razı olurlarsa, görecekleri hayırlı iş sadece beni bir dertten kurtarmış olmaktan ibaret kalmayacaktır. İçindeki parçalardan sorumlu olduğum böyle bir sayfanın, öteki gazetelerle mecmualarda gördüğünüz ‘Hanım Teyze, Kadın Nine, Akıl Hocası…’ falan gibi sütunlara dönmesine de mani olacaklar. Darılmasınlar, gücenmesinler…”

Hoşgör Köftecisi’nde yer alan başka bir hikâye: “Bir yazı yazmak istiyordum. Kâğıdı kalemi aldım, taraçaya çıktım. Acaba hikâye mi yazsam?” diye başlar. “…Küçük burjuvanın hayatını anlatan, onun zaaflarını, adiliklerini dünyanın en büyük kahramanlıkları, en asil heyecanları gibi gösteren hikâyelerden illallah dedik artık. Büyük ıstıraplar aşktan doğuyor. Oysaki öte yandan milyonların, milyarların ıstırabı var. Ama ne yazık ki biz o insanları tanımıyoruz. Girmişiz küçük burjuvanın içine, yuvarlanıp gidiyoruz. Başka cemiyetlerin başka sınıfların adamı olduğumuzu bile bile. Bizim dertlerimiz, içinde yaşadığımız adamların dertlerine benzemiyor. Ne parada gözümüz var, ne pulda. İyisi mi bir yazar suya sabuna dokunmayan yazılar yazmalı. Ben de öyle yapacağım.” diye devam eder. Bir sohbet havasında konuşur Baharın Ettikleri öyküsünde bizimle. Sıradan insanların kaygılarını anlatma derdine bizi ortak eder. Sanki onunla bir masanın başında sohbet ediyormuş hissini bırakır yüreğimize.

Gözü taraçaya ilişir bu sefer yazarın. Bir kadın masanın başına oturmuş, başını öne eğmiş, bir kolunu masaya dayamış, bir şey yapıyordur. Aklından geçenleri bize iletmektir derdi. Kahraman anlatıcı realizm hakkında düşünmeye başlar. Okurlara, realizm hakkında bir şeyler yazacağını düşündürdüğü sırada etrafında gördüklerinin ilgisini dağıtması üzerine yazıyı bir kenara bırakır. Otelin önündeki apartmanın taraçasında bir kadının pirinç ayıkladığını, bahçede beş tane kedinin bir kedi etrafında dizildiklerini, sırtlarında küfe taşıyan iki çocuğun, bahçe sahibi tarafından bahçeye gelen misafirlerin ayakları çamur olmasın diye döktürdüğü kömürü ve bu kömürün çocuklar tarafından toplandığını anlatır. Kömürleri toplayan çocuklar üzerinden sosyal mesajlar vermeye devam eder: “Bilmiyor bu çocuklar dünyanın nizamını. Bir yanda bir sürü insan soğuktan kırılır durur, öte yandan üç beş kişi kunduralarının kirlenmemesi için kömürü yerlere döker. Böyledir bu iş. Değişmez. Dünyanın her tarafı böyle…”

Sonra fikrini değiştirir. “…onlar dünyanın nizamını çok iyi biliyorlar. Nedir dünyanın nizamı? Ağa han söylemiş ya! Zenginler olmasaydı” demiş ”fakirlerin hali daha kötü olurdu. Doğru bu çocuklar bunu ta doğuştan biliyorlar. Fakirlerin daima zenginlere borçlu olduğunu biliyorlar. Bunların aklından fakirler olmasaydı, zenginlerin hali ne olurdu diye bir düşünce geçmiş midir acaba? Ne münasebet!” İşte böyle konuşur öykü boyunca bizimle. Sanki onayımızı istercesine… Belki de yalnızlığına ortak olmamızı ister. Tıpkı Yalnızlık şiirindeki gibi… Bilmezler yalnız yaşamayanlar/Nasıl korku verir sessizlik insana. Bir solukta içine girdiğiniz bu öykülerle arkadaşlığınız sona erdiğinde, kitabın arkasında yazılanlar sizin de ağzınızdan dökülür; keşke… (Kitabın arkasındaki tanıtım yazısında: “okurların keşke genç yaşta kaybetmeseydik de, o güzel şiirler gibi bu hikâyelerden daha çok yazsaydı diyeceğini düşünüyoruz.” diye yazar.)

Sizin için, insan kardeşlerim,

Merhabalar sizin için:

Sizin için;

Her şey sizin için.

Hoşgör Köftecisi kitabının kapağını araladım size bugün, biriniz alırda kendi kavanozuna koyar diye. Umarım kapağını sımsıkı kapatır, saklarsınız belleğinizin en güzel yerinde. Hatırlarsınız siz de onu başka bir kitabın sayfalarında. Sonra onu da koyarsınız kavanozunuza kim bilir.

(Ben kavanozuma Kanık’sadığım Biri Orhan Veli’yi koydum.)

 Gemliğe doğru

Denizi göreceksin;

 Sakın şaşırma.

Kaynaklar:

Hoşgör Köftecisi, Orhan Veli, YKY Yayınları

Kanık’sadığım Biri Orhan Veli, M. Şeref Özsoy,  Ayna Yayınevi

Havanur Taflan – edebiyathaber.net (4 Şubat 2021)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r