“Bizde eleştiri yok” diyenler, bu kitaplar sizin için! | Metin Celâl

Ağustos 23, 2026

“Bizde eleştiri yok” diyenler, bu kitaplar sizin için! | Metin Celâl

Türk edebiyatında eleştirinin yeterince üretilmediği, edebiyat ortamımızın eleştiri bakımından yoksul olduğu, hatta hiç olmadığı sıkça dile getiriliyor. Oysa yalnızca 2026’da yayımlanan kitaplara bakıldığında bile bu yargının yeniden düşünülmesini gerektiren canlı bir tabloyla karşılaşıyoruz. Farklı kuşaklardan eleştirmen, şair, yazar ve akademisyenlerin kitapları Tanpınar’dan Ahmet Hâşim’e, Oğuz Atay’dan Osmanlı kanonuna, kadın yaratıcılığına, şiir çözümleme yöntemlerinden fantezi ve bilimkurguya kadar oldukça geniş bir alanda edebiyatı yeniden okuma, sorgulama ve anlamlandırma çabası ortaya koyuyor.

Elbette çok sayıda eleştiri kitabının yayımlanması tek başına “eleştirimiz iyi durumda” demeye yetmez ama düşünüldüğü gibi “Yok” olmadığının delili. Bu yazıda 2026’da yayımlanan dikkat çekici eleştiri ve inceleme kitaplarından bir seçkiye bu gözle bakıyorum. “Bizde eleştiri yok” demeden önce, yayımlanan bu kitaplara biraz daha yakından bakmak gerekiyor. Asıl mesele, bu kitapların ne söylediği, hangi soruları sorduğu, hangi yerleşik kabullere itiraz ettiği ve edebiyatımızı nasıl yeniden kurduğu üzerine düşünmek, tartışmak olmalı. İşte o zaman eleştirinin yok’luktan varlığa dönüştüğünü söyleyebileceğiz.

Tanpınar’ı Okudukça Okuyorum

Oğuz Demiralp, deneme ve eleştiriden hiç vazgeçmemiş, başka türlerin peşine düşmemiş usta bir yazar. 1973’ten beri yazıları ve çevirileri yayınlanıyor. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın eserleri özel ilgi alanıdır, Tanpınar’ı yeniden gündeme getiren kuşağın önemli isimlerinden biri. Hakkında bir çok çalışma yaptı. Tanpınar’ı Okudukça Okuyorum’da (Alakarga Sanat Yay.) Tanpınar’ın meşhur sözü “Türkiye, beni yedin!” cümlesinden yola çıkarak Tanpınar’ın eserlerini ve entelektüel kimliğini incelediği yazılarını bir araya getirmiş.

Tanpınar’ın günlüklerini, mektuplarını, yarım kalmış şiir ve romanlarını, resim tutkusunu, entelektüel görüşlerini ele almış. Tanpınar’ı Okudukça Okuyorum, Demiralp’in yaklaşık kırk beş yıllık bir okuma, düşünme ve yeniden değerlendirme sürecinin son ürünü olarak değerlendirilmeli.

Balzac’tan Proust’a Proust’tan Barthes’a

Mehmet Rifat, Türkiye’nin önde gelen göstergebilimcisi, edebiyat eleştirmeni, çevirmen ve akademisyenidir.  Türk edebiyat dünyasında yapısal analizler ile eleştiri kuramları denince akla gelen ilk isimlerden, belki birincisi. Balzac’tan Proust’a Proust’tan Barthes’a’yı (Yapı Kredi yay.) eleştiride ellinci yıl kitabı olarak yayınlamış. İlk kitabı “Yazınsal Betik Üstüne Araştırmalar” elli yıl önce, 1976’da yayınlanmış. İlk eleştirel yazısının 1973’te Varlık’ta yayımlandığını, 1973-1975 arasındaki eleştiri denemelerinin Varlık, Yeni Ufuklar ve Soyut dergilerinde yer aldığını belirtiyor. Yani elli yılı da geçmiş eleştiriye verdiği emek. Balzac’tan Proust’a Proust’tan Barthes’a’da yıllar içinde yazdığı eleştirel yazılarla yeni incelemelerinden bir “temsili bütün” oluşturmak istediğini söylüyor. Kitabın sunuşunda şöyle yazmış; “Ellinci Yıl Kitabı’nda da doğal olarak üzerinde özellikle durduğum yazar, eleştirmen, yorumcu ve göstergebilimcilere ayrıcalık tanıdım. Böylece gerek üniversitedeki derslerimde gerekse yazılarımda işlediğim konulardan bir “bütün” sunmuş olacaktım.” Alt başlığında belirtildiği gibi bu kitap “Bir Başka Fransız Edebiyatı Yolculuğu…”.

Bir Dönüm Noktası Olarak Tutunamayanlar ve Oğuz Atay

1971’de Tutunamayanlar yayımlandığında Murat Belge roman üzerine yazmak istemiş. İlk yazısında romanın kendisine gelmeden uzun teorik açıklamalara yönelmiş ve roman hakkındaki asıl değerlendirmesini ikinci bir yazıya bırakmış. O ikinci yazı ise onlarca yıl boyunca yazılamamış. Belge, Bir Dönüm Noktası Olarak Tutunamayanlar ve Oğuz Atay’ı “Oğuz Atay’a 1972’den beri duran borcunu ödemek” amacıyla yazdığını söylüyor. Romanı biçim, anlatıcı, dil, ironi, parodi, metinlerarasılık, siyaset, din/teoloji, edebiyat tarihi gibi birbirinden farklı düzlemleri bir arada düşünerek ele alıyor.

Kitabın tanıtımında da yazıldığı gibi, Bir Dönüm Noktası Olarak Tutunamayanlar ve Oğuz Atay’da (İletişim yay.) Murat Belge, “Türkiye’de yazılagelmiş en büyük roman” olarak nitelendirdiği Tutunamayanlar’ı çetrefilli yayımlanma macerasından, yıllar sonra kavuştuğu büyük üne, anlatı tekniklerinden, metinlerarası ilişkilere, parodi ve ironiden, siyasal ve teolojik alegorilere, edebiyat tarihinin başat metinleriyle kurulan bağlara varan geniş bir alanda inceliyor. Murat Belge, Tutunamayanların ortaya çıktığı dönemin edebiyat ortamının doğrudan tanığı, o nedenle konumlandırması tartışılmaya değer. Bugün Tutunamayanlar neredeyse kanonik bir “başyapıt” konumunda ama “Türkiye’de yazılagelmiş en büyük roman” mı, şüpheliyim.

Fantazi, Bilimkurgu ve Başka Meseleler

Bülent Somay’ı özellikle bilimkurgu, ütopya edebiyatı, psikanaliz ve kültürel incelemeler alanındaki derinlikli çalışmaları ile tanıyoruz. “Bilim kurgu mu ve fantazi mi?” sorusunu sorarak Fantazi, Bilimkurgu ve Başka Meseleler’e başlıyor ve bu türlerin kökenleri, sınırları, gerçeklikle ilişkileri, dünya kurma biçimleri ve insan anlayışları üzerinde duruyor. Fantazi, Bilimkurgu ve Başka Meseleler’in (Metis yay.) temel tartışmalarından biri, iki tür arasındaki sınırın nereden geçirileceği.

Bülent Somay, “bilimkurgu şudur, fantazi budur” şeklinde katı tanımlar oluşturmak yerine, iki türün gerçeklikle nasıl ilişki kurduğuna bakıyor. Bilim, büyü, fantastik, mit, masal, gotik, destan, seyahatname arasında tarihsel ve düşünsel bağlantılar kuruyor. Aynı zamanda “edebiyat gerçeklikle nasıl ilişki kurar?” sorusunu tartışıyor. Kitap, Somay’ın Edebiyat, Psikanaliz ve Başka Meseleler adlı 2025 tarihli kitabının ardından geliyor yani edebiyat üzerinden daha büyük toplumsal, siyasal ve felsefi meseleleri tartışma projesinin bir parçası gibi görünüyor.

Osmanlı Kanonu, Arap ve Türk Edebiyatlarının Oluşumu

C. Ceyhun Arslan, Koç Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü’nde öğretim üyesi. Doktorasını 2017 yılında Harvard Üniversitesi “Yakın Doğu Dilleri ve Uygarlıkları” bölümünde tamamlamış. Uzmanlık alanları geç Osmanlı ve Osmanlı sonrası Arap ve Türk edebiyatı, Akdeniz çalışmaları ve dünya edebiyatı. C. Ceyhun Arslan, Osmanlı Kanonu’nda (Çev. Senem Özden Gerçeker, Koç Üniversitesi yay.) çokdilli bir imparatorluğun edebi mirasını yeniden düşünmeye çağırıyor. Türkçe, Arapça ve Farsça geleneklerin kesiştiği bu dünyada “kanon”un nasıl kurulduğunu, hangi metinlerin merkeze alınıp hangilerinin dışarıda bırakıldığını sorguluyor. 

Arslan, Arap ve Türk edebiyatları başlangıçtan itibaren birbirinden ayrı, ulusal ve kapalı edebiyatlar olarak oluşmadığı, Osmanlı’nın çokdilli edebî dünyası içinde birbirleriyle etkileşim halinde şekillendiler düşüncesinde. Kitabın amacını, Arap ve Türk edebiyatlarının ortak Osmanlı bağlamında birbirine bağlı biçimde oluşumunu incelemek olarak tanımlamış. Arslan, bu nedenle modern Arap ve Türk edebiyatlarını yalnızca “Batılılaşma/modernleşme” olarak açıklayan yaklaşımlara itiraz ediyor.  Kitabın en önemli kavramı “Osmanlı kanonu”. Arslan’a göre “kanon”u yalnızca seçilmiş klasik eserlerin listesi anlamında düşünmemek gerekiyor. Bu kanon, Türkçe, Arapça, Farsça edebî geleneklerin yanı sıra farklı dönemlerde farklı toplulukların ve dillerin oluşturduğu çokdilli kültürel alanı kapsıyor. Bu nedenle, Osmanlı edebiyatını yalnızca “Osmanlı Türkçesiyle yazılmış edebiyat” olarak görmenin sınırlarını sorguluyor. Osmanlı kanonunun cinsiyet, dil ve din bakımından dışlamaları nasıl sürdürdüğünü de tartışıyor.

Edebiyatımızda Kadın Yaratıcılığı

Hülya Soyşekerci’nin ilk yazısı 1983’te Yazko Edebiyat dergisinde yayınlanmış. O tarihten beri deneme, kitap tanıtımı, inceleme, eleştiri, günlük/günce ve öykü türlerinde yazıyor. Yani 40 yılı aşkın bir eleştiri emeğinden söz ediyoruz. Şirvan Erciyes’in şu gözlemi önemli: Soyşekerci’nin yazıları sıradan kitap tanıtımları olmaktan uzak, metinlerin katmanlarını açıyor, metni ortaya çıkaran toplumsal koşullara değiniyor ve felsefi, politik veya psikolojik açılardan metin ile dünya arasında bağlantılar kuruyor, diyor.

Edebiyatımızda Kadın Yaratıcılığı’nda (Vapur Yay.) Hülya Soyşekerci, kadın yazarları tek bir “kadınlık deneyimi” kalıbına sokmuyor. Suat Derviş ile Tomris Uyar’ı, Füruzan ile Sevim Burak’ı, Leyla Erbil ile Ayfer Tunç’u aynı “kadın edebiyatı” kategorisinde eritmek yerine farklı poetikalarını ve farklı tarihsel konumlarını ele alıyor. Çünkü “kadın edebiyatı” kavramının kendisi de bir sorun. Bir tarafta kadın yazarların görünür kılınması gerekiyor, diğer tarafta kadınları yalnızca “kadın oldukları için” ayrı bir edebiyat kategorisine hapsetme riski var. Soyşekerci’nin kitabının başlığındaki “kadın yaratıcılığı” ifadesi, bu ikilemi aşma girişimi olarak okunabilir. Kitapta 23 incelemede Suat Derviş’ten günümüze uzanan geniş bir kadın yazarlar kuşağı ele alınıyor. Kitabın temel meselesi yalnızca kadın yazarların edebiyat tarihindeki görünürlüğü değil, kadının edebî özne olarak ortaya çıkışı, kendi sesini ve dilini kurması ve eril edebiyat söylemiyle mücadelesi.

Yüzyılları Birleştiren Şair Ahmet Haşim

Osman Özbahçe’nin Yüzyılları Birleştiren Şair Ahmet Hâşim’i (Ebabil yay.) 590 sayfalık hacmi, Ahmet Hâşim’i yalnızca bir şair olarak değil, modern Türk şiirinin kuruluşunda bir “dönüm noktası” ve yüzyıllar arasında bağ kuran bir figür olarak yeniden değerlendirme iddiası taşıması bakımından dikkat çekici.

Ahmet Hâşim, bir taraftan Divan şiiri geleneğine bağlantılıdır, diğer taraftan çağdaş şiirin kuruluşunda kritik bir rol oynar. Bence Çağdaş Türk şiirinin Yahya Kemal’le birlikte kurucu iki isminden biridir. Özbahçe, Hâşim’i bir geçiş figürü olmaktan öte, iki farklı şiir paradigmasını birbirine bağlayan bir merkez olarak görüyor ki katılıyorum. Hâşim yeni bir şiir dili kurmuştur. Özbahçe bunu “müzik ve resim dışı bir ara dil” olarak tanımlıyor. Hâşim’in şiiri düzyazı değildir, doğrudan fikir açıklaması değildir, yalnızca müziğe de indirgenemez, resim de değildir. Şiiriyle kendi başına bir estetik dil kurar. Özbahçe’ye göre “Şiirde Mânâ”ya yaklaşımı ile Hâşim’in şiir anlayışı Türk şiirinde gerçek bir kırılma yaratıyor.

Osman Özbahçe, modern şiirin İkinci Yeni’ye kadar “Hâşim-Necip Fazıl-Orhan Veli çizgisini” izlediğini savunuyor. Hâşim’in şiir dilinin Tanzimat’tan beri sürdürülen “fikir şiiri” anlayışını devre dışı bırakan yeni bir model oluşturduğunu, daha sonra Necip Fazıl ve Orhan Veli’de görülen arayışların İkinci Yeni’ye kadar uzandığı ileri sürüyor. Dolayısıyla kitabın konusu sadece: “Ahmet Hâşim’in şiiri” değil, daha geniş biçimde: “Ahmet Hâşim modern Türk şiirini nasıl değiştirdi?” sorusu halini alıyor. Özbahçe’nin eleştirmenliğinin önemli özelliği, özellikle Cumhuriyet dönemi şiirini yoğun biçimde incelemesidir. Yüzyılları Birleştiren Şair Ahmet Hâşim de yalnızca Hâşim araştırmasına değil, Cumhuriyet dönemi şiirinin dönemlendirilmesine ilişkin bir tartışma açma potansiyeline sahip bir çalışma olarak tartışılmayı hak ediyor. 

Çoğul Açı

Mehmet Narlı şairdir ama 1987’den beri belli başlı dergilerde yayınlanan yazılarını da biliyorum. Çok sayıda inceleme ve eleştiri kitabı da var. Sadece şiir üzerine değil öykü ve roman hakkında da yazdı. Cumhuriyet dönemi Türk şiirinde şiir-mekân ilişkisini araştırdığı Şiir ve Mekân (Akçağ yay.) hemen aklıma gelen kitaplarından. Şiir üzerine kuramsal yaklaşımlar ve çözümlemeler geliştiriyordu çoktandır. Zamanla şiirin nasıl çözümleneceği üzerine yoğunlaştı. Son kitabı Çoğul Açı’da (Ketebe yay.) şiirin nasıl çözümlenmesi gerektiğine ilişkin yeni bir yöntem önermek amacında. Şiirin biçim, ses, görsel ve anlam sistemlerini kuramsal olarak açıklamak ve bu sistemlerin tek tek kendi içlerinde ve birbirleriyle ilişkileri içinde nasıl çözümleneceğini göstermek istiyor. Narlı’ya göre şiiri yalnızca anlam, tema, şairin hayatı, dönem, ideoloji, biçim gibi tek bir açıdan okumak yeterli değil. Şiir bunların birbirleriyle ilişkilerinden oluşan çok katmanlı bir sistem. Dolayısıyla şiir çözümlemesi de “tek doğru yöntem” yerine çoğul açılar gerektiriyor. Bu bakışla şiiri statik bir nesne olmaktan çıkarıp ilişkisel bir yapı olarak ele alıyor ve okurun da metnin inşasına katılan “etkin bir çözümleyici” olarak rol alması gerektiğini düşünüyor. Şiir, her okumada yeniden kurulan bir yapı haline geliyor. Böylece her okumada şiir farklılaşacak, çoğalacaktır. Çoğul Açı’yı Narlı’nın şiir eleştirisi çalışmalarının bir üst aşaması olarak da okumak mümkün. 

Yorum yapın