Bitmeyen bir şarkı: “Gözler Kanatlar Çiçekler Kuyruklar” | Duygu Uzel

Mart 31, 2023

Bitmeyen bir şarkı: “Gözler Kanatlar Çiçekler Kuyruklar” | Duygu Uzel

Deniz Gezgin, son romanı “Gözler Kanatlar Çiçekler Kuyruklar”la okurunu bol katmanlı bir dünyaya davet ediyor. Öyle bir dünya ki bildiğimiz dünyanın dışında, orada zaman ne enine ne boyuna.  Geçmiş zamanı toplumsal bellekten oluşan, gelecek zamanı satır aralarında sezdiren, şimdiki zamanda geçen ütopik bir roman. Bilinenden farklı bu kurgusal dünyanın akışına adım adım çekilen okur kendisini yıkımın tam ortasında buluyor.

“Aslında dünya çoktan ısındı, mevsimler de canlılar gibi yürüyüp yer değiştirdi. Bu hareket fırtınalar doğurdu yeni adlarla.”

Deniz Gezgin’in kurguladığı dünyada ne oldu, nasıl oldu diye düşünmeye fırsat bulamıyorsunuz. İlk bölümde çizdiği genel çerçeveden sonra okurun elinden tutuyor yazar. Kendinden emin bir rehber eşliğinde kimi zaman dünyamızdan manzaralarla örtüşen metaforları okurken durmadan soluklanmadan edemiyorsunuz. Uğradığınız her durakta durup etrafınıza bakıyorsunuz. Tanıklık ettikleriniz karşısında ürperiyorsunuz. Yıkılmış bir coğrafyada ilerliyor adımlarınız. Savaş mı, doğal felaket mi, iklim krizi mi yoksa hepsi birden mi?  

  “Göçler göçenlerle bir tersine çevrildi, yerden göğe tırmanıyor güruhlar. Oyuklara baka baka mülklerini aksi yöne taşıyorlar. Kimse yerinde durmazken diller de geziniyor. Hayal edildiği gibi bir göbekte değilse de yollarda birleşiyor tüm yabancı kelimeler. Bu uzlaşmaya çağrılmayan yalnızca nida, o da gitgide yerin altına çekiliyor. Kıyılar, azmak ağızları birer göçük şimdi.”

Tek tek gidip bakılamayacak kadar çok oyuk var, ölümün yok sayıldığı yaşamasız oyuklar, içlerinden gelen belli belirsiz sesler, kayıpların gömülü olduğu gölgeler ve hisleri alıkoyulup bedenleri salınmış insanlar. Yas havası hakim dört bir yanda, köşe bucakta. Her şeyin durmadan yer değiştirdiği, kelimelerin bile göç ettiği olay örgüsünde sistemin işleyişi geceleri maviye boğan yanardağla kesişiyor. Toprağın toprak olmaktan çıktığı, tohumla bağını kestiği bu kurgusal dünyada çoktan yokluğa karışanların aksine hayatta kalmayı başaranlardan işçiler, volkanın işçileri. Gökyüzüne bakmayan, başları hep önde, hayat belirtisinden uzak yorgun bedenlerden ibaret her biri. Ellerinde kalan dünyanın kuruyan, donan gözyaşlarını kazıyarak çıkarırlar gerçek dünyadaki madenciler misali. Bozdura bozdura bitmeyecek kadar gözyaşı çıkar volkandan.

“Ne yaşayan kaldı ne de ölü. Mezar taşları da gözden kaçmadı. Ölüm biraz daha ağır bastığında mezarlıklar mevsimlik olacaktı. Bir avuç toprağın kıymeti hiçbir şeyde yok. Pek çok insan gömülecek bir yer uğruna çalışıyor. Oyuklar var daracık. Oyuklar var dağ yutan genişlikte. Sabaha çıkanların inancı zayıf, dünya gözlerinden silinmiş. Bir dinlenme düşlüyorlar, dizlerinde bir parça derman kaldıysa hep bundan. Sonunda toprağa genişçe uzanabilme arzusu. Çağırdıkları tek şey bu.”

İşçilerin sömürüldüğü çocukların kapatılıp izole edildiği nidasız bir gezegende yaşayan herkes adeta yer kapanına sıkışmış. Ne yeri seyredebiliyorlar ne de göğü. Kendilerine biçilen kaftanların altında yapabilecekleri tek şey nefes almak. Kapanlarından kurtulmak için kuracakları düşlerden yoksunlar. Hayal etmek bile silinmiş hafızalarından. 

Büyüyebilen her şeyden korkan bir çağ hüküm sürer anlatılan dünyada. Kendi çocuklarını tanımazdan gelir sistem. Görüldükleri an el konur hepsine. Dünyadan sıyırıp aldıklarını sınırları belirlenmiş bölgelere götürür. ‘Yuva’ denilen yerden sorumlu iki yaşlı vardır. Çocuklar sistemin gözü önünde ama hayatın tamamen dışında yaşarlar. Baskıdan uzakta ve herkes kendi halindeyken kurulan düzene toplama kampı gibi bakmak mümkün değildir. Bilinen bir kaçma vakası olmamıştır.  Yuva’daki ve dışarıdakileri ayaklarına bakarak ayırıyorlar. Gözaltında tutulanlar yürümeyi parmak ucunda sanıyor. Onlar üstünü örterek bir şeyleri iyileştirebileceklerine inanıyorlar. Örtmek onlar için gizlemekten çok sarıp sarmalamak ve çözmek demek. Çaresiz kaldıklarında ilk akla getirdikleri şey örtüler.

Yanağında şarkıların oyalandığı Kara o çocuklardan biri, diğerlerinden farklı. Kendisi adını koyamasa da içinde asıl dünyayı tanıma isteği büyür her geçen gün. Heyelanla yerinden sökülüp gelen bir kaya onun büyüme hikâyesinin de başlangıcı olur. Arkadaşlarının aksine kaybolmaktan korkmaz, yol varsa gidecek yeri de vardı. Karşısına çıkacak her neyse görüp kabullenmeye hazırdır. 

“Ağaçlar da dahil bütün bitkilerin kökten değiştiği bir zamana denk gelmiştir. Topraksız susuz yaşıyor yapraksız çoğalıyorlardı. Yeşermek hatırlanan bir şey değildi. Yakalanmamak yer değiştiren canlıların ilk prensibi olmuştu. Toprak köklerinden ayrılıp sürüklenirken onlar havalanmış, tel tel uzanarak sırayla birbirini taşıyorlardı. Hiçbir şeyi yolda bırakmayan bir ahenk gözetiliyordu. Kara bunca şeyin hareketlenişini baştan bu yana kavramaya yetişemedi. Yaşamının bir kısmını geçirdiği kayalıklarla sarılı yuvadan bir gedik sayesinde çıkarken çocukluğunu da orada soyunuvermişti. Dünyanın öteki tarafında daha iri bir gölgeye ihtiyacı olacaktı. Geçtiği patikalar ne kadar ıssız da olsa karşılaşmalar kaçınılmazdı.”

Kara bilinmeyenin ortasında tek başınadır. Hiçbir şey ve kimse hakkında birikmiş kanısı yoktur. Bu da güzelim soysuzluğundan gelir. Geri dönebileceği bir evi yoksa kaybolmuş da saymaz kendisini. Rüzgârgülü olup arkadaşlarıyla birlikte dünyanın ucundan tuttukları rüyaları yeniden görebilecek midir bilinmez. Onlardan sorumlu yaşlılardan biri ölmüş, uykuları da rüyaları da terk etmeye başlamıştı hepsini. Arılar da yok olmuştu apansız… İşte o son gece böyle yazmıştı aklına, kayanın yuvarlandığı yere gitmeyi. Eğimler sadece düşmek için değildi. En tortulu gök suyunu bile süzüp arındıran da onlardı. Onun örtüsü, ipinden çekip duran yoksa her şey mümkün, düşüncesiydi.

“Orada artık hiç çiçek olmadığı halde arılar yuvalarda taç yapraklar görür, nektarı böyle bulurdu. Çocuklar da birbirlerine unutuldukları yerden görünüyorlar. Oyuklar değil mi her yerde bırakılan? Yuvarlar açılmıyor mu kendiliğinden? Yer zaman aralarında gezinirken bir taşıp bin boşalıyor. Hiçbir şey iz bırakmadan sönüp gitmiyor. Dünya kayıplarını hatırlamadan buluyor. Boşluk işte, bir izdüşümü, şimdi içi hıncahınç dolu.”

 Kara’nın yolu dağınık dolaşan yerleşmeyi reddeden bir topluluk olan Gelişigüzeller’le çakışır. Onlar duyularıyla hareket eden, anlama bilme becerisine sahip bireylerden oluşur. Eskiden yerleşmeleri yasak olan bu topluluğun şimdi dolaşması yasaktı. Gözlerden uzak, tahakkümün olmadığı bölgelerdeki Gelişigüzeller yerden göğe hareketliydi. 

“Aslımız yok ki yedeğimiz olsun, tutmak isteyenin elinde eririz. Sürgünlerden, toplu mezarlardan, geri göndermelerden, kuruyan göllerden, dikenli tellerden geçmişiz, kıyamet kopsa yırtar gene geçeriz.”  

Okur, kuyruklu yıldızların, kemiklerin, ışıkların, suların, volkanın, kısaca her şeyin kendi boşluğunda sonsuz hareketli olduğu yenidünyaya, Kara’nın büyüme yolculuğu sırasında daha içeriden tanıklık ediyor. Çocuklar ve onlardan sorumlu iki ihtiyarla sınırlı dünyasının dışında kukla insanlar, keçiler ve arıları görüyoruz, bir de Volkan’ın işçilerini. Yeni düzende yaşama ölümden daha yakın hiçbir şey yok. Bu yüzden ölümü kendilerinden alınan işçileri yerleştiriyoruz manzaraya. Luçe var aralarında. O, belki de denizi, yeşili son görenlerden olan Siti’nin kızı, Volkan’ın tutsağı, erişkinliğe adım atan Kara’nın aşkı. 

“…ama biz başkayız, alıştırılmışız. Zor kullanılmadan yere bağlıyız, bu yüzden bize yaptıkları sonraya da kalacak. Tohumlar bu bilgiyle yerden boşanıp aynalara tırmandı, sabandan ve oraktan boyunlarını çektiler. Bir daha asla ele avuca gelmeyecekler.”

Sistem kendileştiremediklerini ötekileştirmiş, ötekileşense her koşulda umuda tutunmuş. Her şeye rağmen birlik olmanın yolunu bulmuşlar. Şarkılarını söylerken ne birbirlerinden ayırmışlar gözlerini ne de yıldızlardan.  

“Kara’nın şarkı söylemesi doğuştan geliyordu ama şiiri Gelişigüzeller’le keşfetti. Bir yer değiştirme ve büyüme kozasıydı şiir, sesle örülmüş deriyi soyunurken sonsuzca hareketin uç vermesi. Kara onu dilden önce bedeninde hissetti, göğsünde solungaç misali bir kesik ve uyluk sancısıydı.”

 “Herkes hayatın peşindeyse hayatta olan kim?” Gözler Kanatlar Çiçekler Kuyruklar, evrensel bir dile sahip. Metinde kullanılan mecazları, sesteş kelimeleriyle yıkımın hüküm sürdüğü bu coğrafya, yabancı olduğu kadar tanıdık ve bizden. Kapitalist sistemin doğa, enerji kaynakları, emek sömürüsünü, asit yağmurları misali üzerimize yağan zehriyle karşı karşıyayız. Sistemin hesaba katmadığı şey ise toplumun belleği. Deniz Gezgin, şimdiki zamanda türlere yayılan hafızayı, ekolojinin, bireyin, toplumun yasını ve tüm bunların karşısında kolektif varoluşu ustaca kurgulamış.

“Bütün her şey gibi kuklalar da bir belleğe ve duyuşa sahipti, hareketleri iplere ve ellere değil bu birikime bağlıydı. Onlara et kemik olmuş ağaçlar suyu biliyor, hurda halleriyle dahi onu gözü kapalı buluyorlardı. Hareketleri, eğimleri daima suya doğruydu, bitki yordamıyla hatırladıkları kaynaklardan geçiyorlardı. Eski bir denizi tanıyan ılgınlardan, yerin kalbinde saklı suları hisseden söğütlere değin esaslı bir göçebelikti bu.”

Gözler Kanatlar Çiçekler Kuyruklar, birbirinden farklı yapbozların eksik parçası, sergiye hazırlanan tablolar için son fırça darbesi diyebileceğim bir roman. Okurken hangi pencereden bakmak isterseniz oradaki manzarayı tek başına tamamlayabilecek kapasitede bir metin. 

edebiyathaber.net (31 Mart 2023)

Yorum yapın