TRT Arşiv’in edebiyat alanındaki videolarına ayrı bir ilgi duyuyorum. Eski görüntüler, siyah beyaz kayıtlar, yıllar önce yapılmış söyleşiler… İnsan o videoları izlerken yalnızca bir yazarı dinlemiyor; başka bir zamanın içine giriyor. Yazarların seslerini duymak, yürüyüşlerini görmek, konuşurken bazen durup düşünmelerini izlemek tuhaf bir huzur veriyor insana. Sanki aramızdan hiç ayrılmamışlar gibi. Kitap kapaklarının içinden çıkıp yeniden konuşmaya başlıyorlar.

Geçen gün Kemal Tahir’in TRT Arşiv’deki bir konuşmasına denk geldim. Uzun süre videodan çıkamadım. Çünkü anlattığı şey yalnızca roman değildi. Bir türlü birbirini yalnız bırakamayan bir toplumdan söz ediyordu. Şöyle diyordu Kemal Tahir:
“Türk insanı, benim şimdiye kadarki tecrübelerime dayanarak söyleyebilirim, Türk insanı istese de istemese de Türk toplumunun özelliği dolayısıyla ne kendisi ne de toplum tarafından yalnız bırakılmıyor. O zaman dram türü temelden değişmiş oluyor. Yalnız kalan insan ile yalnız kalamayan insanın dramı arasında fark oluyor.”
Sonra daha da ilginç bir yere getiriyordu meseleyi. Eğer Türk romancısı bu farkı gerçekten gösterebilirse, dünya edebiyatına çok özel bir katkı sunabileceğimizi söylüyordu. Çünkü Batı romanındaki yalnız insanla bizim romanlarımızdaki insan aynı değildi. Belki de uzun süre kendi insanımıza yanlış yerden baktık. Onu da Batı romanlarının kahramanları gibi bütünüyle yalnız kalabilir sandık. Oysa Kemal Tahir’e göre mesele tam tersiydi:
“Biz, Batılı insan gibi görüyorduk kendi insanımızı. İyice tek kalabilir zannediyorduk. Halbuki katiyen tek kalamıyoruz biz. Ne biz kendimiz tek kalmaya dayanabiliyoruz ne toplum bizi tek bırakıyor; hemen ilgileniyor bizimle.”
Bu cümleleri duyunca uzun süre düşündüm. Gerçekten de bizim toplumumuzda insanın hayatına sürekli karışan bir taraf vardır. Bazen bunaltıcıdır bu. Ama bazen de insanı hayata bağlayan şey hâline gelir. Kemal Tahir’in söylediği şu cümle mesela çok uzun süre zihnimde kaldı:
“Sabah uyandığınız zaman ‘Nasılsınız, yüzünüzü biraz sarı gördüm’ demenin ne kadar büyük bir yardım olduğunu ancak bunu hayatlarında göremeyen insanlar bilir.”
Türk romanının asıl meselesi…
Türk romanının asıl meselesi tam burada başlıyordu. Yalnız kalan insanların değil, bir türlü yalnız kalamayan insanların hikâyesi… İnsanlardan kaçsa bile onların sesini zihninden çıkaramayanların hikâyesi…
Ben de bu yazıyı, Kemal Tahir’in o cümleleri zihnimde dönüp dururken yazmaya karar verdim.
Türk romanını dikkatle okuyan herkes bir süre sonra aynı duyguyla karşılaşır: Bizim roman kahramanlarımızın çoğu gerçekten yalnız değildir. Daha doğrusu, yalnız kalmayı beceremezler. İnsanlardan uzaklaşırlar, odalara kapanırlar, sokaklarda tek başlarına dolaşırlar ama yine de içlerinde konuşan bir kalabalık vardır. Ailenin sesi, mahallenin bakışı, toplumun hükmü, geleneklerin gölgesi onların peşini bırakmaz. Türk romanının asıl trajedisi tam burada başlar.
Çünkü Batı romanındaki kahraman gibi kendi içine kapanıp “ben”ini kuramaz bizim insanımız. Kendi iç dünyasına çekildiğinde bile tam anlamıyla kendisiyle baş başa kalamaz. İçinde hep başkaları konuşur. Ahlak konuşur, aile konuşur, devlet konuşur, mahalle konuşur. Bir yerden sonra insan kendi sesini bile seçemez olur.
Biraz burada düğümleniyor mesele. Bu toplum bir yandan birey olmaya çalıştı, bir yandan da eski aidiyetlerinden tam anlamıyla kopamadı. Bir yanında gelenek durmuş, diğer yanında modern hayat… Kurmacamızın bu sıkışmış karakterleri tam da bu yarığın içinde yaşamıştır. Ne bütünüyle topluma karışabilmişlerdir ne de ondan kurtulabilmişlerdir. Bu yüzden Türk romanı yalnızlaşamayan insanların romanıdır.
Halit Ziya Uşaklıgil’in Aşk-ı Memnu romanındaki Bihter’i düşünün. İlk bakışta ihtişamlı bir konak hayatının içinde görünür. Fakat o gösterişli hayatın içinde bile insanın içini kemiren büyük bir sıkışmışlık vardır. Bihter, kendisine ait bir hayat ister. Kendisine ait bir sessizlik, kendisine ait bir dünya… Ama konak hayatı insanı sürekli görünür olmaya zorlar. Herkes birbirinin hayatının içindedir. Bihter’in trajedisi yalnız olması değildir; bir türlü kendisiyle baş başa kalamamasıdır.
Bihter’in konaktaki o boğucu görünürlüğü, sadece kadınca bir sıkışmışlık değildir; aynı kalemin ucunda, Halit Ziya’nın diğer büyük kahramanı Ahmet Cemil’in hülyalarını yıkan o sert toplumsal gerçekliğe bağlanır. Bihter fiziksel bir sessizlik ararken, Ahmet Cemil edebiyatın ve sanatın içine sığınmak ister; ancak İstanbul’un yoksulluğu ve aile sorumlulukları, tıpkı o konağın duvarları gibi onun da ruhuna sığınabileceği bir alan bırakmaz.
Konaklardaki bu fiziksel kuşatılmışlık, zamanla daha sinsi bir hâl alarak Raif Efendi’nin o meşhur paltosunun altına saklanacaktır. Raif Efendi, Ahmet Cemil gibi büyük hayallerin peşinde değildir belki ama onun trajedisi daha sessizdir; o, yalnızlıktan ziyade, evde ve iş yerinde üzerine çöken o ‘sıradan kalabalığın’ içinde yavaş yavaş silinir.

Susmayan toplumsal sese dair…
Ancak Raif Efendi’nin o hüzünlü ve sessiz teslimiyeti, modernleşen Türkiye’de yerini daha gürültülü, daha zihinsel bir itiraza bırakacaktır. Türk romanındaki büyük değişim, kendini en çok Tutunamayanlar’ın o gürültülü koridorlarında hissettirir. Artık toplum sadece dışarıda bekleyen bir kütle değil, Turgut Özben ve Selim Işık örneğinde gördüğümüz gibi, bir insan odasına çekildiğinde bile susmayan toplumsal sestir.
Toplumun zihindeki bu işgali, sadece büyük şehirlerin kalabalığında değil, bir kasaba otelinin ıssız koridorlarında da yankılanır. Anayurt Oteli’nin Zebercet’i, mutlak bir sessizliğin ortasındaymış gibi görünse de bu sessizlik bir huzur alanı değil; kasabanın yargılayıcı bakışının ve bastırılmış sancıların doldurduğu bir boşluktur. Zebercet yapayalnızdır ama o yalnızlığın tam kalbinde bile ‘el âlem’ duygusunun soğuk nefesini ensesinde hisseder.
Bu yalnızlaşamama hâlinin en hüzünlü yankılarından biri Selim İleri’nin romanlarında duyulur. Selim İleri’nin kahramanları çoğu zaman bugünde yaşayamaz. Sürekli geçmişin odalarında dolaşırlar. Eski bir İstanbul, yarım kalmış aşklar, unutulamayan konuşmalar ve artık geri gelmeyecek zamanlar onların zihnini doldurur. Bu yüzden Selim İleri’de yalnızlık bile kalabalıktır.
Özellikle Her Gece Bodrum ve Cehennem Kraliçesi gibi romanlarda insanlar birbirlerine yaklaşmaya çalıştıkça daha da yalnızlaşır. Çünkü İleri’nin dünyasında insanı yoran şey çoğu zaman tek başına olmak değil, geçmişten ve hatıralardan kurtulamamaktır. Onun kahramanları bir odaya çekilir ama o odada bile eski sesler dolaşır. Bir şarkı, eski bir film, unutulmuş bir mektup ya da yıllar önce söylenmiş bir cümle yeniden gelir, insanın içini sessizce yoklar. Selim İleri’nin roman kişilerinde yalnızlık hiçbir zaman tam bir sessizlik değildir; daha çok, insanın içinden eksilmeyen bir hatırlayış hâlidir.
Türk romanına bazen yalnızca bireyin iç dünyasını anlatan bir edebiyat gibi bakıyoruz. Oysa dikkatle bakınca başka bir şeyi anlattığını fark ederiz: Toplumun insan ruhunun içine nasıl yerleştiğini…
Bu yüzden bizim roman kahramanlarımız çoğu zaman gerçekten “tek başına” değildir. Onların zihni kalabalıktır. İçlerinde aileler dolaşır, yasaklar dolaşır, korkular dolaşır. Çocukluklarından kalan sesler, susturulmuş arzular, ayıplar, suçluluk duyguları konuşur durur.
El âlem ne der?
Selim İleri kahramanlarının o geçmişle ve hayaletlerle dolu odalarından başımızı kaldırıp Batı edebiyatının kurucu metinlerine baktığımızda, yalnızlığın çehresi tamamen değişir. Robinson Crusoe burada bambaşka bir yerde durur. Bizim kahramanlarımız için bir kaçış ya da çöküş olan o mutlak ıssızlık, Crusoe için korkuyla başlasa da nihayetinde kendi krallığını kuracağı, hayatı yeniden kurabileceği boş bir alandır. O, adada tek başınayken bile zihinsel bir işgalin altında değildir; aksine yalnızlığı, kendi düzenini ve sesini inşa ettiği özgür bir alana dönüştürür.
Burada asıl çarpıcı olan, Batı romanındaki kahramanın yalnızlığı bir ‘kendi olma’ yolculuğuna çevirmesi ile bizim edebiyatımızdaki insanın toplumun içinden çıkamadığı için yaşadığı o kaçınılmaz çöküş arasındaki derin uçurumdur. Bizim edebiyatımızda Robinson’un adası bile bir süre sonra ‘el âlem ne der’ sesleriyle dolardı. O ıssızlık bir özgürleşme imkânı sunmak yerine toplumsal gölgenin altında ezilen bir hücreye dönüşecektir.
Yabancı’daki Meursault ise toplumdan uzaklaştıkça kendi varoluşunun çıplak gerçeğiyle yüzleşir. Yeraltından Notlar’ın isimsiz anlatıcısı bile yeraltına çekildikçe daha keskin bir benlik duygusu geliştirir. Batı romanında yalnızlık çoğu zaman insanın kendi sesini daha net duyduğu bir alana dönüşür.
Bizim edebiyat coğrafyamızda ise yalnızlık çoğu zaman özgürlük üretmez. Tam tersine insanın üzerine daha ağır bir toplumsal gölge düşürür. Çünkü bizim roman kahramanlarımız fiziksel olarak yalnız kalsalar bile zihinsel olarak hiçbir zaman tamamen yalnız değildir. “El âlem ne der” duygusu onların iç sesine kadar karışır.
Mesela Zebercet yapayalnızdır ama o yalnızlığın içinde bile kasabanın bakışı vardır. Selim Işık odalara kapanır ama toplumun dili zihninden çıkmaz. Raif Efendi sessizdir ama çevresindeki insanların tahakkümü onun ruhuna kadar işlemiştir.
Bu yüzden Batı romanındaki yalnız adam çoğu zaman “kendi olma” yolculuğuna çıkar. Türk romanındaki yalnız adam ise çoğu zaman toplumun içinden çıkamadığı için çöker.
Bizim edebiyatımızda insanı yalnızlık değil, bir türlü yalnız kalamamak tüketir.
BİR MAKALE ÖNERİSİ
Her yazıdan sonra özgün akademik çalışmalara daha çok dikkat çekmek için paylaştığımız makale önerilerimizde bu kez hayatın içinden bir kelimeye, “şaka”ya odaklanıyoruz.
ŞAKA ŞAKA…
Hacı Bayram Veli Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden Prof. Dr. İsmail Hakkı Aksoyak’ın “Şaka” Sözcüğünün Kökeni, Anlam Katmanları ve Tarihsel Süreçteki Semantik Seyri adlı çalışması, geleneksel sözlüklerde ve etimolojik kaynaklarda ekseriyetle Arapça “bedbahtlık, mutsuzluk” (şaḳā’) kökenine bağlanan “şaka” sözcüğünün kökenini yeniden irdeleyen, ezber bozan bir araştırma. Çalışmanın en önemli özelliği, Türkçenin kökenlerini yalnızca Arapça, Farsça ve Türkçe üçlemiyle sınırlayan geleneksel Osmanlı leksikografisinin ötesine geçerek, sözcüğü Akdeniz havzasındaki dilsel etkileşimler çerçevesinde değerlendirmesidir. Araştırmanın özgünlüğü; sözcüğün Uygur, Tatar veya Kırgız gibi diğer tarihî Türk lehçelerinde hiç bulunmaması, XVII. yüzyıldan itibaren özellikle Evliya Çelebi’nin Seyahatnâme‘sinde “latife” bağlamında belirmesi ve İtalyanca gioco formuyla olan bariz fonetik benzerliği gibi somut filolojik verilere dayanmasından kaynaklanmaktadır. Çalışmanın sonucunda, “şaka” sözcüğünün Arapça kökenli olmadığı, aksine Latince “oyun, eğlence” manasına gelen iocus kökünden türemiş bir Akdeniz ödünçlemesi olduğu ve zamanla ses benzerliği nedeniyle Arapça kökenli şaḳā’ sözcüğüyle bir tür anlam birleşmesine (senkretizm) uğradığı ortaya konulmuş. Nihayetinde yazar, dijital beşerî bilimlerin imkânlarıyla kelime kökenlerinin tarihî ve coğrafi bağlamda yeniden değerlendirilmesinin elzem olduğunu vurguluyor.
Makalenin tamamı için: https://doi.org/10.34083/akaded.1877711


















