Masthead header

Bir ışık huzmesi: “Hamamname’’ | Selva Trak Ulupınar

Uzun yıllardır Osmanlı tarihini de dahil ederek İstanbul hamamları üzerine bir kitap yazma düşüncesi bulunan Murathan Mungan’ınHamamname’’si geçtiğimiz günlerde Metis Yayınları’ndan çıktı.

Adının yanı sıra bir kalıp beyaz sabunu andıran beyaz zemin üzerine su yeşili kapak tasarımından kitabın su ve hamam kültürü üzerine olduğu öngörüsünde bulunan okur için ancak sayfalar ilerledikçe eserin deneme türünde yazılmış olduğu anlaşılıyor. Zira denemelerin her biri öykü tadında… İlkin bir hamama yerleşip ardından İstanbul’un çeşitli hamamlarına, sarnıçlara, külhanlara, bir sakanın kırbasına, ağzı dantelli bir sürahinin içine sızan Su Cini’nin ağzından Osmanlı Dönemi bireysel yaşamlarından kesitler sunan eser, ilgi çekici konularıyla okurun deneme türüne olan ilgisini arttıracak zengin bir içeriğe sahip.

Çarpıcı bir ilk bölümle merak uyandırıyor “Hamamname’’. Kitaba hakim olan masalsı anlatım, okuyucuya sihirli bir kapı sunuyor âdeta. Yer yer birkaç satıra yayılan uzun cümlelerin akıcılığı ile üslûp ve anlatım tarzındaki başarı dikkat çekerken masalsılığın içine yedirdiği realiteyle yazar, okurun bir deneme kitabından beklentisini fazlasıyla karşılıyor: “Bu sebeple bu kez de gayrimüslimliğin işareti olarak peştamallarına halka yerine birer küçük çıngırak bağlandı. Gözün yetmediğine kulak tayin edildi. Böylelikle adımları sayıldı gayrimüslimlerin, her bir hareketleri kollandı…’’

Kitabın yazılma aşamasında araştırma konusunda harcanan emeği de göz ardı etmemek gerek. Mungan’ın dilinin yer yer değişkenlik göstermesi “Hamamname’’nin bir başka özelliği. Osmanlı Türkçesi ile İstanbul ağzının zaman ve mekâna göre renk değiştirerek ustaca kullanımı, dilimizin zenginliğini ortaya koyması bakımından önem taşıyor. Yazarın Türk diline ve tarihe olan ilgisi, yer yer okuru da bu konularda bilgilendirmesini sağlıyor: “Delilik manasındaki cinnet sözü bile cin’den türemiştir; düşünecek olursan cennet sözüyle akrabalığı da ayrıca dikkate şayandır.’’

Sözcüklerle oynadığı kadar satırlarla da oynamış yazar. Kimi vakit dize misali sıraladığı satırlarıyla görsel ve ritimsel sürprizler sunmuş sayfa aralarında.

Hayal ve gerçek şiirsel bir dille buluştuğunda ise ortaya, tat veren satırlar çıkmakta: “Sudaki, eşyadaki, dünyadaki mana boşalmıştı. Kimsesiz kalan hamamın duvarları, ardında fal lekeleri bırakır gibi yol yol nemlendi, rutubetlendi, şekillendi, sarardı. Suyun da akşamı vardı.’’

Kitap boyunca gerek tasavvufî gerekse maddesel yönlerden su kavramının üzerinde ayrıntılı olarak duran Mungan, geçmiş tarihimizdeki kişisel yaşamların çok fazla gün yüzüne çıkmamış, tabu kabul edilerek açıkça dillendirilmekten uzak durulmuş gerçeklerini -misal, hamamlarda yaşanan eşcinsel ilişkileri- gözler önüne serer: “Osmanlı’da tarih dediğin bilineni bilmezden gelmenin ilmi değil mi? Gözün görmezden geldiğine, rivayetin eğip büktüğüne yazının vicdanı bir daha dönüp bakmaz mı?’’

Bu noktada yazar, yaşanmışlıkları ortaya koymak için kullandığı açık sözlü ifadeleri ile hamam dedikodularını, Osmanlı mahalle kültürünü, gün yüzüne çıkmış veya çıkamamış geleneksel alışkanlıkları, yaşam biçimlerini kaleme alarak okuru gerçek olduğu kadar mistik bir dünyanın da derinliklerine çeker: “Feryat kaldıran hançeresinin avazından ortalık kıyamet keser! Camları yıldız biçimli kubbelerde çınlayan figanların yankısının hâlâ orada asılı durduğunu söyler zamanın önünden gidenler.’’

Anlatıcı, öyle bir Su Cini’dir ki tarihin tozlu koridorlarında rutubet kokulu hamamların kurna başlarındaki sırları ortaya dökerken tam yerinde keser de bir başka mesele geçer. Misal, Mahidevran Hatun’un yeni yaşmaklanmış kızı Feleknaz’ın sırrını açık edecekken; “Şimdi su olup başka zamanlara akmanın vakti geldi,’’ diyerek okuru merakta bırakıp mürekkebi akıtır geçer. Beyaz sabun rayihasını beraberinde getirir çağlar ötesinden, burunlarda tüttürür. Suyun aynalarına bakan perilerin dünyasına seker sonra, birinin balşekeri zihinlerdeyken bir başka hikâyeye geçer. Velhasıl içi su dolu bir kitap tutmaktadır okur, elinde.

Ve kitabın baş konuğu elbette İstanbul… “Sen çağırmasan da İstanbul kendi çıkagelir zamanın aynasına, ne de olsa dört mevsimin başşehridir, her birinin gürültüsü kendi içinde çalkalanırken İstanbul her birinin hakkını ayrı verir…. Mevsimlerin başlı başına bir imlası vardır orada…’’

Özellikle İstanbul’un adı geçtiğinde dayanamaz yazar, zamanı geçmişten günümüze kaydırır; içini döker usulca: “İklimlerin imlasıyla oynayanlara ödenmez hesaplar kalır. Her kim ki yaşarken kaç ağaç diktiyse hayatın toprağına, tabiat dersinde ayağa kalksın. Dalı olmayan insanın yaşadığından geriye ne kalır?’’

Peşlerinden hayaletlerin kovaladığı gerçeklerin; kiminin tatlı kiminin cana oturan cinsten acı hikâyeleri birbiri ardına sıralanır. Satırlar satırları izledikçe Su Cini Boğaziçi’nde, lacivert dalgaların arasında alır soluğu. Sarayburnu’ndan ve Esma Sultan’ın kaçamakları sonucu Ortaköy’deki yalısından denize atılan bedenleri hatırlatır. Âdetlerden, inanışlardan söz eder sonra: “Eylül ayına girerken kötü sözlerden, kem gözlerden korunmak için ev içlerine, kapı eşiklerine su serpilir mesela. Bir yaşını geçmemiş bebeler mutlaka dere suyuyla yıkanır. Çünkü yıl boyunca o derenin suyunda yıkanan hayvanların gücünün bebeğe geçeceğine inanılır.’’

Sonra Su Cini yazarın nezdinde kelimelerin gücüyle şifa reçetesini hatırlatır cümle okur yazara: “Bilmediğin şey değil: Yazı, kelimelerin yarasını yıkar. Yazı, kendi suyunu yutan nehirler gibi yazanların yarasını yıkar. Yıkanacaksın.’’

Ve bir girizgâh, kırk deneme ile okura hoşça vakit geçirtirken aynı zamanda bilgilendiren satırların birinden: “Zaten kalem dediğin elde fener aydınlığı,’’ diye seslenir.

Selva Trak Ulupınar – edebiyathaber.net (9 Eylül 2020)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r