Bir İç Evren Anlatısı Olarak Sen ve Kendin* | Hülya Soyşekerci

Ekim 9, 2026

Bir İç Evren Anlatısı Olarak Sen ve Kendin* | Hülya Soyşekerci

Bu yıl 23 Şubat’ta aramızdan ebediyen ayrılan usta yazar Necati Tosuner, 2020’de, Covit-19 pandemi günlerinde Sen ve Kendin adlı bir roman yayımlamıştı. O günlerde ilgiyle okuduğum bu romanı geçenlerde yeniden gözden geçirme olanağı buldum. 

İlk romanı Sancı Sancı’dan bu yana yapıtlarında yoğun ve derin anlatımlarıyla ilgi uyandıran Tosuner, insanın kendine dönüşünü yansıtmada, içte yaşananları dil içi psikoloji aracılığıyla ifade etmede ve sözcüklere psikolojik yoğunluk kazandırmadaki büyük ustalığıyla dikkat çeker. Dilin sözcüklerine anlam yüklemedeki başarısı kadar dil işçiliği ve dil titizliği ile öne çıkan bir yazardır Necati Tosuner.

Sen ve Kendin, yazarın içe dönme, içe kapanma, kendi iç gerçeklerini yazma konusundaki tercihinin uç örneklerinden birini oluşturuyor. Kitap, tam anlamıyla, derinlerde dolaşan bir iç dünya anlatısı. Yazarın, ilerleyen zaman karşısında geçmişe ve şimdiki zamana bakışı; anımsamaları, çağrışımları ve bütün bunları imgeler aracılığıyla dillendirmesi, metnin ilgiyle okunmasını sağlıyor.

Alışılagelen tarzda bir roman değil Sen ve Kendin. Roman türünde farklı biçim ve biçem denemelerine girişen, türler arasında geçişkenlikler oluşturan özgün bir çalışma. Yazar, kendi iç anlatısını oluştururken ve bunun sınırlarını deneyimlerken, aynı zamanda dili de bu içe kapanmaya uygun biçimde, cümleleri kısaltarak, küçülterek, minimal bir tarzda kullanıyor; bazen tek sözcükten oluşan cümlelerle, alışılagelen roman anlatım biçimlerinden uzaklaşıyor; ayrıca yapısal açıdan roman formunu kırarak okumalarımızı deneysellik boyutlarına çıkarıyor.

Sen ve Kendin’de belirli bir olay örgüsünün ve roman kişilerinin bulunmadığını; kişilerin davranışlarının ve olayların, kısacası dış dünyanın, yazarın zihninde ve muhayyilesinde bıraktığı izdüşümlerin, izlenimlerin, sezgilerin, hissedişlerin dillendirildiğini fark ediyoruz ilk bölümden itibaren. Dış gerçeklik, sayfalarda, sadece yazarın bilincinden süzüldüğü şekliyle ve imgesellikle var oluyor.

Romanda zamanın ve mekânın net olarak verildiğini söylemek de zor. Kapalı bir ortamda, muhtemelen ev içinde konumlanıyor romanın anlatıcı /kahramanı. Bu kişinin, yazarla; Necati Tosuner’le özdeş olduğunu belirtebiliriz. Yazarın kişisel zamanı ve mekânıdır roman metninde yer alan. Necati Tosuner, çoğu kez, kendi benliğinden, kendi iç dünyasından yola çıkan bir yazar olarak kuruyor bu iç evren anlatısını. O, içten dışa doğru genleşen bir anlatının öznesidir burada. Bir bakıma yazar, kendi iç hakikatini dile getirerek dış dünyaya; okura ve başka insanlara açılmaktadır. Rilke’nin dediği gibi, “Sadece içteki yakındır, başka her şey uzak.” O içteki, kendi öz varlığımız, öz benliğimizdir. Sadece kendimizin girebildiği dışa kapalı bir alandır. Necati Tosuner, edebiyatta içtenliğe büyük değer veren bir yazar olarak, başkalarına kapalı tuttuğumuz söz konusu alanı, büyük bir içtenlik ve özgüvenle okuruna göstermekten kaçınmayan, bunu paylaşmaktan adeta sevinç duyan bir yazar. O yakın olan varlık, kendi hakikatini dillendirmektedir metnin sözcükleri içinde. Kendi iç alanında, ruhsal dünyasının karmaşık labirentlerinde dolaşan, karşılaştığı gerçekleri yazının kalıcı dünyasında yeniden var eden yazar, kendi iç dünya yaşantılarının kapılarını büyük bir ustalık ve içtenlikle açıyor.

Yer yer felsefi derinliklerle de buluşuyoruz Sen ve Kendin’de. Satırlar arasında belli belirsiz de olsa varoluşçu felsefenin izlerine rastlayabiliyoruz.  Bütün roman metni boyunca yazarın, 2. tekil kişiye hitaben anlatımın olanaklarını değerlendirdiğini; “sen” derken aynı anda hem kendine hem de okurun iç dünyasına seslenmeyi başardığını, bu tarz anlatımda büyük bir ustalık gösterdiğini görüyoruz. “Sen derken sen’ler çoğalır.” diyen Necati Tosuner, bu çoğulluğa kendi benliğini de dâhil ediyor. Demir Özlü’nün pek çok anlatısında karşılaştığımız 2. tekil kişiye hitap eden anlatım biçimini, Necati Tosuner de yapıtında başarıyla kullanıyor.

Denemeden şiirsel metne uzanan metin parçaları bir bütün oluşturuyor ve Necati Tosuner’in iç dünyasının haritasını çıkarıyor. Bu harita ile yazar, bir iç kazıya, bir içsel arkeolojiye yönelmiş olduğunu duyumsatıyor. Onun iç dünyasını tanıdıkça, 2. tekil kişiye hitap eden anlatımın da yoğun etkisiyle, kendi iç dünyamıza, kendi iç hakikatimize yöneliyor ve insanî olan nüvede yazarla özdeşleştiğimizi sezinliyoruz. Yazarla okurun bu karşılaşma, buluşma, özdeşleşme noktasında aynı içsel hakikati, aynı insanî özü buluyor; yazarın içtenliğine bütün içtenliğimizle yanıt veriyoruz.

“Sen” ve “kendin” diyerek sanki iki ayrı kişiden söz ediyor yazar. Her ikisi aynı kişi olsa da, o büyük yalnızlığın içinde, o derin yazma süreçlerinde, yazarın kendinden başka bir varlıkla arkadaş olamadığını, benliği ve kendini iki ayrı varlıkmış algısıyla hareket ettiğini, bunu okurla paylaşarak onun da kendine yönelmesini sağladığını belirtmek mümkün. Öyle bir algısal bölünmedir ki bu; “sen” başkasının da gördüğü gerçek kişidir, “kendi” ise bir bakıma “sen”in içeriden gördüğüdür. “Sen” ve “Kendin” arasındaki sayısız etkileşimle geçer hayat. Sürekli kendiyle savaşır, mücadele eder, onu aşmaya, daha iyiye yöneltmeye çalışır insan. Yazar/anlatıcı, metinde sayfalar boyunca bu etkileşimi dile getiriyor; hayatının çeşitli evrelerinden, çocukluk, gençlik, orta yaş ve yaşlılık dönemlerinden örneklerle açılımlıyor. Bu etkileşimde pek çok eylem çıkıyor karşımıza: Kendinden kaçamamak, kendiyle savaşmak, kendini kandırmak, kendine küsmek, kendinden çoğu olmak, kendinden kurtulamamak, kendini ısırmak, kendiyle dalga geçmek, kendine güvenmek, kendine gülmek, kendiyle barışık olmak, kendinden çekmek, derdini kendine anlatmak… ve daha pek çok eylem…

“Kendin sendedir, senin en içinde” diye özetleyebileceğimiz bu etkileşim, yüzyıllar önce, mistik düzeyde “bir ben vardır bende, benden içeri” dizesiyle dile getirilmiştir. Necati Tosuner, Sen ve Kendin başlıklı bu metninde derin bir iç evren oluşturmakta ve o iç evrende kendiyle ilgili bütün etkileşimlerini, yaşadığı zamanlara, bütün bir ömre yaygınlaştırarak ifade etmektedir.

Etkileşimlerden birinin de “kendini kandırmak” olduğunu belirten yazar; “Kendini kandırmak bir savunma biçimidir.” (s.39) diyor. Psikoloji biliminin en önemli konularından savunma mekanizmalarını anımsatıyor ve bu mekanizmaların en dikkate değer olanını; kendini kandırmayı vurguluyor.

“Sen, kendin” ifadesi normal kullanımda anlamı pekiştirmeye yarıyor; romanda “sen” ve “kendin” ise iki parçaya bölünmüş içsel gerçeği, yalnızlığın en uç halini simgeliyor; o büyük yalnızlığın girdabında kendinden bile uzakta kalıyor insan.

Metinde, anlatıcı ile hitap ettiği kişi özdeş olduğu için dönüşlülük zamiri olan “kendi” bu özdeşliğe uygun düşüyor. Bütünüyle kendine dönük, sadece kendiyle var olan bir anlatının girdabına kapılıp gidiyoruz. Çünkü o girdapta, yazar kadar bizim de varoluşumuz söz konusu. Çünkü aynı insanî özün içinde çoğalıp yazarla bütünleşiyor ve özdeşleşiyoruz. “Sen”, bilinmeyen birine sesleniş olduğu kadar, yazarın kendine ve okuruna seslenişini içeriyor.

Çocukluğun acıları, sancıları duruyor sayfalarda: “Nasıl geçti bak, nasıl geçti! Sırtın sancırken, sen öyle küçük bir çocukken hani, geçti geçiyor diye kendini avutmaya çalışırdın ya, bir yetişkinmişsin gibi sanki… Oysa, şimdi bir çocuk kadar bile geçmiyor kendi tanıklığın kendine.” (s.40) İnsanın kendisiyle didişmesini dillendiren birçok tümce var yapıtta: “İnsanın kendisiyle didişmesi, bu bakımdan çok önemli. Çünkü kendine güvenmenin oluşturduğu aşırılığı törpülüyor iyice. Yok, biraz iz bırakıyor ama o da önemsenmez oluyor sonra. Ve başlıyorsun yakınlaştıkça onu anlaşılır da bulmaya…” (s.50)

Sen ve Kendin metni, içeriden ve dışarıdan bir bakış kendine. İçindeki o evrene bakan göz, yazarın gözü. Paradoksal bir biçimde, göz, hiçbir zaman kendini göremez, kendini görebilmesi için ya bir aynaya ya da gözünün iç derinliğine bakacak kadar yakın olduğu kişinin gözlerine bakmalıdır. Ancak o zaman kendini görebilir göz. O ayna ya da o yakın göz, okurun gözleridir bir bakıma. Aynı insanî özü taşır yazar ve okur; her ikisi de…

Romanda sıklıkla karşılaştığımız “duvar” imgesi, yazarın ev içindeki yapayalnız varlığını imliyor. Duvarlar hem dışarıdan hem de içeriden kuşatmıştır yazarı. Bedensel engeli, özgürlüğünü sınırlandırmaktadır; ancak yazarı asıl üzen ve çocukluğundan itibaren tanık olduğu gerçek, toplumun engellilere olumsuz yaklaşımıdır. Bu üzücü gerçeğin yarattığı travma, acı, keder ve öfke satırlara yansır: “Bak neler oluyor!.. Epeydir hiç görmemiştin gölgeni. Yok be, nesini özleyeceksin! Eskiden, gücünün kendine yüklenmeye daha yetmediği yıllarda, öyle güneş altında falan, ilk yaptığın gölgenden göz kaçırmak olurdu. Çocuktun…” (s.119) Daha çocukluktan başlar üzünçler.

Farklı olana tahammülsüzlük, zayıf gördüğünü ezme isteği, öjenik bir yaklaşımdır ve bu insanlık dışı yaklaşım, dünya toplumlarında ne yazık ki yüzyıllardan beri sürmektedir. Nazilerin, kendi çarpık ideolojilerinin gerçekleşmesi için işe önce bedensel engellileri yok etmekle başlamaları, insanlık tarihinin en karanlık sayfalarından birini oluşturur. Mağdurun, engellinin, zayıfın hor görülmesi, toplumun ve hayatın dışına atılmaya çalışılması, bireysel ve toplumsal bilinçaltındaki kötülük tohumlarından kaynaklanır. İnsanlık, savaşlardan, yıkımlardan ve şiddetten vazgeçmediğine göre kötülüğü de henüz aşabilmiş değildir.

Duyarlı bir yazar olan Necati Tosuner, bu kabalığın, hoyratlığın, habisliğin, kendi çocukluğundan başlayarak ruhunda yarattığı travmayı, onun etkileri ve izlerini yapıtlarında dile getirecekti elbette. Yazgının yükünü, yazarak hafifletmeye çabaladı Necati Tosuner. Gölgesiyle tam barışamasa da. “Bak neler mi olmuyordu?.. Sonra, çocukluktan kurtuldun ama kurtulamadın gölgenden. Gölgeni görünce sırtında taşıdığın aynanın gerçeği, vururdu tüm gerçekliğiyle yüzüne. Önce bir kararırdı yüzün, sonra sapsarı olurdu. Çünkü, bir kız olmazdı yanında. Hiç olmazdı. Senin gölgen onunkinden kısa olur diye sanki, yanında bir kız hiç olmazdı.”  (s.119)

İlk gençlik duygularını ve aşkı, engelli olması nedeniyle yaşayamadığını dile getiren anlatıcı/yazar, bir ömür boyu sevgi özlemi içinde kalmış olduğunu belirtir. İlk aşk, ilk acı çok yıllar öncesinde kalmıştır ama yazarın belleğinde bütün canlılığıyla durur: “Başına nasıl bir dert aldığını sen daha hiç bilmeden. Onun okul dönüşünde sen onu beklerken, şaşırarak öğrendiğin kendi gerçeğin. Ve üzünçler.” (…) “Orada, öyle yıkımlarla direnç kazanarak. Yılmadan diretmek. (s.56) “Şaşırarak öğrendiği kendi gerçeği” ruhunda büyük kederler yaratmış olsa bile direnerek yaşamak, mücadele etmek, onun asıl gerçeği olur.

Romanın yazar/anlatıcısı, ölüm gerçeği karşısında diyor ki: “Şimdi düşün bakalım, çaresi olmayan o son nasıl ve ne yaparak karşılanmalı?.. Nasıl karşılanmalı değil, yani karşılanmalı mı?.. Böyle düşünürken-gizliden gizliden-nasıl bir burukluk duyduğunu da kendinden saklamaya hiç kalkışma elbet. Biliyor olmalısın, neye yarayacak öyle saklaya saklaya saklamaya çalışmak! Sakın kaçmaya kalkışmadan… Son.” (s.54)

Hiçlik, son istasyon, eğri gölge gibi imgeler içimizdeki derinliklerle buluşuyor ve pek çok çağrışım yaratıyor: “Çünkü o istasyon nasıl hiçliğe terk edildiyse, senin de kendinle bırakılacağın bir hiçlik, geldi kapıda!” (…) “O eski umutlanışlar, o eski coşkular ayıklanınca ne kalacak yansımalardan, gölgelerden…eğri gölgelerden ne kalacak?.. Düşülen bir salıncak mıydı yalnızca?.. O yakarışlar. O sanrılar-ah çeken çekmeyen. O saplanışlar, o değersizlikler, o aşağılamalar, o yok saymalarla gelmiş de geçmemiş olanlar. Onlar ne olacak?..” (s.236)

Hep bir sırt ağrısı… Hep bir yükün ağırlığı… Dünyanın yükünü taşıyan biridir o sanki. Dünya ağrısıdır sırtında içten içe hissettiği. “Nerede yüreklilik, düş de orada.” (s.59) der yine de, umutla, cesaretle, düşle direnir uzun yıllar boyunca. Yazdıkları, “kendi yazgısına yönelttiği içli bir çığlıktır”. Hassas yürekler hemen farkına varır o çığlığın.

O büyük yalnızlık, bilinçli bir seçime evrilir zaman içinde: “Yalnızlıktan usanmadan. Yalnızlıklardan usanmak nedir hiç bilmeden. Hiç bilmeden. Usanmak da ne demek, seçerek yalnızlıkları! Severek. Tadına vararak yalnızlıkların… Yalnızlıkla geçip giden kendinle.” (s. 63) Yalnızlık bunaltısı da hissedilir bazı cümlelerde: “Bu. Günlerin öyle dokunaklı gelip yığılması. Yığıla yığıla çoğalması dokunaklı günlerin ve çoğala çoğala ortaya çıkardığı daralmışlıkla kendini yerden yere atma isteği… Kendinden, yalnızlıktan, hepten çağlatan seni.” (s.70)

Zamanın akışı içinde, bilgece bir kabullenişe bıraksa da kendini, yaşlılığı anlamaya çalışmakta, sık sık ölüm korkusu ve kaygısı içinde yaşamaktadır anlatıcı/yazar. Öylesine derin bir yalnızlık içindedir ki, yalnızlığın en dip noktasından seslenmektedir kendine, okura ve başkalarına: “Bilmiyorsun sen olmadan var olacak kendinin ne olacağını!.. Bilsen neyin artacak ki?.. Ne yapsan değişmeyecek olan o yönelişle sen… Oysa, sen yoksan kendin yok. Kendinin gördüğü kendin.” (s.240)

Okudukça, anımsamaların, çağrışımların, imgeden imgeye sıçrayan bir zihnin içinde yol alıyor; yazarın iç evreninde hüzünle geziniyoruz. Metinde anlatıcı/yazardan başka bir kişi yok, olay yok, mekân yok; izlenimler ve imgeler var sadece, duygular da çoğu kez izlenimler ve imgeler yoluyla ifade ediliyor. Son derece damıtılmış, süzülmüş, inceltilmiş bir metnin içindeyiz.

Zayıflıklarımızla, engellerimizle, incinmişliğimizle, özde hep aynı olduğumuz gerçeğini bizlere derinden duyumsatan Sen ve Kendin, edebiyatta özellikle farklı ve deneysel metinler arayan okurlara seslenen özgün ve nitelikli bir yapıt.

Bu özgün ve sıra dışı kitabı dolayısıyla Necati Tosuner ustayı bir kez daha sevgiyle anıyorum.

______________

*Necati Tosuner, Sen ve Kendin, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ekim 2020.

(Bu yazı, ilk kez KE dergisinin Temmuz -Ağustos 2021 tarihli 10. sayısında yayımlanan aynı başlıklı yazımın güncellenmiş şeklidir.)

Yorum yapın