Öykü: Bana sarılmadın | Gülizar Aytekin

Ekim 9, 2026

Öykü: Bana sarılmadın | Gülizar Aytekin

Televizyonun sesi kapının dışından duyuluyor. İçeri giriyorum, çizgi film açık, çocuklar televizyonun başında. Kahkahalar yükseliyor balkondan. Sen geldin ya…

Misafir var anlaşılan, komşular gelmiştir. Selam verip mutfağa geçiyorum. Ben yanlarına oturmayınca kalkıyor onlar da.

Çay bitmiş, tencerenin dibinde biraz makarna. Yemek yapılmamış demek. Azize giriyor mutfağa, elinde boş çay bardakları. Bütün gün evde temizlik yaptım, sonra çocukları alıp buraya geldim, diyor. Seni görmek için gelmiş. Yemek, diyorum. Çocukları parka götürecekmiş, şimdi yapamazmış. Benim oğlan da bütün gün ondaydı ya üsteleyemiyorum.

Seni soruyorum en küçüğümüze, az önce misafirleri bırakıp karşı apartmandaki arkadaşına gittiğini söylüyor. Hafta sonumu da verdiğim işi bitirememişim, açım. Neden bir şeyler pişirmediklerini, çocukların acıkacağını yineleyip duruyorum. Sizin anneniz değilim ki beni bekliyorsunuz.

Çil yavrusu gibi dağıldıklarında, söylenmeye devam ederken ne yapacağımı da düşünüyorum. Düdüklü tencerede yeşil mercimekleri ocağa koyup, yeni bir çay demliyorum.

Çorbayı bekleyemem, masaya peynir zeytin koyup çayla yemeye başlıyorum.  Parktakiler dönüyor. Azize soruyor, suratım niçin hâlâ asıkmış. Tartışmaya istekli. Her zamanki gibi sesi yüksek, gitmek istemeyen oğlanın elinden tutarak çekiştiriyor. Çocuk ağlıyor, çorba içmek, oynamak istiyor. Benim oğlan da olanları izliyor, gitmelerini istemez bir ifadeyle. Arada bir yüzüme de bakıyor, ne oldu der gibi. Biraz daha kalın, yemek yiyin, gidersiniz, ağlatmasana çocuğu, dediğimde, yüzüme bakmadan holden dış kapıya yönelirken söyleyeceklerini içinde tutmuyor. Bu durumu ara sıra yaşıyoruz. Çok üstünde durmamaya çalışıyorum. Zaten mecalim de yok. Gidiyorlar.

Masada bir şeyler atıştırıyorum, evet, yutmaya çalışıyorum aslında. Sen gelmeden olanlar aşağı yukarı böyle. Kapı çaldığında sen olduğunu biliyorum. İçeri mutfağa girdiğinde benimkinin aksine yüzünde bir sevinç belirtisi yok sanki. Yorgunsundur diye düşünüyorum. Yavaş adımlarla masaya doğru geliyorsun, heyecanla kalkıyorum. Görmeyeli aylar olmuş. Kızlar gün boyu seninle hasret gidermiş.

Gülümsüyorum. Bir şey olmamış gibi. Çünkü ben sana hiç anlatmam.

Hoş geldin anne, diyorum. Sarılıyorum. Özlemişim. Yokluğunda, bazı günler seni anarken kendime şaşırdığım bile olmuş. Neticede her sohbetimizde şikayetlerinden şikayetçi olduğum doğru; evhamlanmalarından, başkalarının evlerini, arabalarını, maaşlarını sohbet konusu etmenden. Tüm bunlara rağmen varlığın yalnız kalmamamı sağlıyormuş. Yemekten sonra televizyon kumandası için tartışan eşim ve çocuğumdan boşalan masada, akşamları karşımda aramıştım seni. Bazen, İğne gibi sokuyorsun dilinle, dersin. Ama ardından gülersin, ben de. Uykun gelince de alt kattaki evine inersin.

Sana sarıldığımda zayıf kollarını şöyle bir sırtıma değdiriyorsun, gevşekler. Zayıfladın mı sen? Sırtındaki kemikleri hissediyorum. Sabah yoldan geldiğini, çocuklarının ve torunlarının seni yorduğunu düşünüyorum. Yerime geçip tekrar, Hoş geldin anne, nasıl geçti yolculuk? diye soruyorum. İyi, diyorsun, kaşlarının altından bakarak. Ellerini karnının altında birleştirmiş, masaya fazla yanaşmamışsın, sandalyeye de tam oturmamış gibi. Kocamı soruyorsun, ne zaman dönüyor iş seyahatinden diye. Sandalyenin ucuna iliştiğinden midir nedir, babam aklıma geliyor; ara sıra sadece bana anlattığın geçmişten. Hani birlikte bir düğüne gitmiştiniz, sen hamileyken. Yan yana oturmuş, oynayanları izliyordunuz. Mahallede, sokak içinde bir düğün. Karşıdan muhtarla eşi gelince babam ayağa kalkmış. Yerini muhtara vermiş. Sonra seni de kaldırıp muhtarın karısını zorla oturtmaya çalışmış. Aldırırsan bu eve geri gelme, diyen, erkek çocuk için habire doğurmanı isteyen adamın böyle yapmasını unutamadığını söylemiştin. Artık büyüdün, üzülmen için anlatmıyorum, bil diye, aslında bu kadar yokluğuna üzülme diye, demiştin. Artık o kadar üzülmüyorum anne, sen bilmesen de.

Aç mısın, çorba var içeceksen? Yok, diyorsun.  İyi gördüm seni. Eh işte, ben artık gideyim, yatayım. Otursaydın biraz, diyorum. Yüzüme bakıyorsun yine kaşlarının altından, O çocuk evine ağlayarak gitmiş, diyorsun. Anlatmışlar. Boş ver geçer siniri, kafana takma sen, gidip dinlen diyorum. Sen büyüksün, ablasın, siz kardeşsiniz, deyip kapıdan çıkıyorsun. Kızmış gibi değil, üzgünsün.

Devam etmiyorum bir şeyler yemeye. Masayı toplarken niçin bu kadar yorgun ve tahammülsüz olduğumu düşünüyorum. Naylon örtüye dökülen damlalarımı da siliyorum sarı bezle. Nerden çıktı şimdi bunlar? Ben niye hep yalnızım anne.

Oğlum salonda, görmesin. Banyoya gidiyorum. Kapıyı kilitleyip klozete oturmadan sifona basıyorum, derin soluklar alarak ağlamak için. Dinmiyor. Ara sıra kendime acımanın bir sakıncası olmasa gerek. Kadınlar için neredeyse her acı niçin klişe anne?  Hayatta, her şeyin anlaşılır bir nedeni var anne ama yine de bu nedenler üzülmeye engel olamıyor. Çeşmeyi açık bırakıyorum, lavaboda yüzümü yıkarken. Aynaya baktığımda kızarmış gözlerimden akan yaşları, damlalardan ayırt edemiyorum. Su akmaya devam ederken sessizleştirmeye çalışıyorum nefesimi.

Lisede otobüsle eve dönerken, o yirmi beş dakikalık yolda, annem de ölürse ne yaparız düşüncesiyle planlar yapardım zihnimde, bilmiyorsun. Bir gün böyle düşünürken dalmış, camdan dışarı bakmaya devam ederken ineceğim durağı geçmiştim.

Hep işteydin. En küçük kardeşimi doğum gününe götürmüştüm, hani sınıf arkadaşının. İçeri girdiğimizde mumlar söndürülmüş pasta dağıtılmıştı. Geç kaldığımızı biliyordum. Çünkü hediye alamamıştık. Bana bakarak, Annen saati karıştırmış dediler, kardeşime. Annem değil o benim ablam, diye ağlamıştı.

Arıyor musun kardeşlerini, soruyor musun? Seni dinliyorlar, derdin sık sık.

Bir gün akşamdı. Birçok şey gibi bunu da bilmiyorsun. Okuldan dönerken o karanlık üst geçitten geçmek zorunda kalmıştım. Yaya yolu ve trafik lambaları yoktu. Merdivenlerden çıktığımda karşıdan gelen adamın bakışları üstümdeydi. Bir kere bakmış, kafamı eğmiştim. Bakışlarının benden ayrılmadığını sezebiliyordum. Sokak lambaları cılızdı. Geçidin üstüne o ışıklar neredeyse hiç yetişmiyordu. Her iki yandaki ağaçların dalları karanlığı artırıyordu. Adam tam yanımdan geçerken ne olduğunu anlamadan kendimi yerde buldum. Güçlüydüm ve böyle zamanlarda elim kolum bağlanmazdı. Soğukkanlı olduğumu söylerdin, o zaman işe yaradı anne. Ağzımı kapatmaya çalışırken elini ısırdım adamın. Can havliyle sıçradığında sağ ayağımla apış arasına vurdum. Adam yere serildi mi, sendeledi mi, ne oldu orasını tam hatırlamıyorum. Çünkü hiç arkama bakmadan iniş merdivenlerinden, ışıklı birkaç kişinin olduğu durağa kadar koştum. Titrememi durdurmaya çalıştım otobüs gelene kadar. Eve vardığımda kardeşlerimle paylaştığım odaya geçtim. Sen mutfaktaydın. Sadece bana geçerken baktın ama hemen önündeki beslenme hazırlığına geri döndün. Bir ara gelip, Sabah onları okula bırakırken bu parayı bozdurup paylaştırırsın, dedin. En küçük kardeşim geldi yanıma sonra. Abla seninle uyuyabilir miyim? Ona sarılıp uyudum.

Yüzüme bir su daha vurup çeşmeyi kapatıyorum anne. Oğlum kapıya vuruyor çünkü. Anne uykum geldi, diyor. Kilidi açıp, Gel dişlerini fırçala çişini de yap annem, gece uykun bölünmesin, diyorum.

Bana sarılmadın anne.

Yorum yapın