Masthead header

Bir garip okurluk | Arzu Lermioğlu

macun1Ev, okullu tayfanın, oraya buraya dağılmış ders kitaplarından başka kitap da görmezdi hani. Gazete, fotoroman, mizah dergileri bolca girerdi de, onun dışında art arda sayamadığım birkaç yaz tatili için koşulan, eğlenceli meğlenceli, bulmacalı boyamalı alıştırmalı, taş çatlasın bir haftada bitecek, dersçalışıyormuşgibiyapma kitapları; belki olur da öğretmenlerin o yaz, okumamız için seçtiği Ömer Seyfettin’ler, Nasreddin Hoca’lar, Kel Oğlan’lar, yeni öğretim yılının ilk derslerinin birinde tahtaya sırayla çıkıp tekleye tekleye özet geçilecek bu kitaplar dışında suretine rastlanmazdı pek kitapların.

Biraz zaman sonra, edebiyat ders kitaplarının, o kısıtlı, seçmece, uğrak pasajlarında, alelacele hoşbeş ettiğim roman, öykü kişilerini, onların yazarlarını, o yazarların “kısa”, sanki gerçekten tek sayfada kendilerine ayrılan yer kadar kısacık, gelip de şimdi artık geçmiş hayat hikâyelerini okudum. Bazı şairler konuşmaya başlardı birden; bir ikisi, ölümden çok korkuyormuş mesela, sevgili eşini erken kaybetmiş o biri de, galiba artık daha mı korkar olmuş bu yüzden ne, yani şiirlerine de yansımış bu iç karartan ruhi bunalımları. Şair, meğer burada bundan yakınmış-mış. Sinekli Bakkal’ın, sönük raflarında bal mı satılıyordu? Yoksa düşünüyorum da, sinekler başka nasıl musallat olurlardı ki? Tuhafım işte, aklımda neler kalmış. Belki de uyduruyorumdur. Geçmiş, uydurukluğa çok uygun, söyleyeyim yeri gelmişken. Biraz daha sayıklayayım mı? Yakup Kadri, memleketi Manisa’daki mesir şenliklerinden birini anlatıyor; meydanda toplanan ahâli, başlarının üstünde açtıkları şemsiyeleri ters çevirip, yüksekçe yerden üzerlerine saçılan mesirleri topluyorken, ben, okul kapısında, yasaklı seyyar satıcının birinden macun sardırıyorum rengarenk ince tahta çubuk üstüne, çekinerek.

İlk psikolojik roman denemesi; Eylül, doğduğum ay bir de. Vatan yahut Silistre, peki niye “yahut” du? Okuduğum ilk deneme, -zaten denemenin ne tür bir biçim olduğunu yeni öğrendiğimde- elbet Montaigne‘den; küçükken danasını kucağına alıp sevmeye kendisini alıştıran köylü kadın, hayvancağız artık kucağa alınmayacak kadar büyüdüğünde, bu alışkanlığının ceremesini çok mu çekmiş ne, alışkanlıkların sinsi ve tatlı haline dair anlattıklarından bu anımsadıklarım… O küçücük metinler, benim ilk okurluk vaziyetimdi dediklerim, yahut? Hırsızlama okur teşebbüslerim. Alıp da tamamını okur muyum sonra? Hayır, alamam galiba, şimdi param yok, belki sonra. Okulun bir kütüphanesi var mı? Hiç söylemediler, belki haberim yok, belki de bir kütüphane bile yok, en iyi ihtimalle kapısı hep kilitlidir, nöbetçi öğrenciler koruyordur kitapları, türlü kötülüklerden; mesela eli gözü kitaba acemi benim gibilerden.

Evden okula, okuldan eve! O sıra…

Gazetelerden biri, bir ara ‘Beyaz Dizi’ diye bir şeyler dağıttı. Çok romantikler. Ucuz romantizme merak saldım, öyle mi denir, hani su gibi okuyorum valla! Sonra, biri çıkıp, “yaşına (başına) uygun kitaplar oku, sana göre değil bunlar” da demedi değil, ders verircesine ya. E ama yok başka kitap! Köşe bucak saklıyorum bunları da, ‘hırsızlama’ okuyorum yine. Sansürle bu kadar yakından ilk kez… Neyse ki, bir yaz, nereden ya da kimden ödünç aldığımı hatırlamadığım Sait Faik‘ler düştü eskimiş lambada eteğime, ayaklarımı uzata uzata, şöyle ilk kez rahatçana okuduğumu ilk bunda hatırlarım. Sonra sonra bir not bile yazdım, dönüp ardıma bakıp, o hatıramın ardına tutuşturup. [Sait Faik okuduğum, gün ortası, sakin, efil efil evvel yazları’mı özledim. Damağıma -dimağıma- inen kızartma kokusu ile uyandırırdı beni annem…] Gün geldi onlar da okundu bitti ve de gitti.

Ne okusam, ne okusam?! Şu, okuma gözlüğü kullanan adamın kitapları, onları mı okusam?! Dedem. Öğrenci olmadığı halde evde kitap okuyan tek insan. Çalkantılı bir hayatın şimdi tam dibindeyken, durup düşünmeye olan ihtiyacı, artık daha başka her şeye olan ihtiyacından biraz daha fazla olduğu anlaşılan dedemin, o, okurken yüzünden yeryüzüne gram düşürmediği uçkun konsantrasyonu, bana öyle çok dokundu ki birden. “Ne okuyor olabilirdi ki böyle dalıp? Nasıl da duymuyor? Aldım, bir rafın tamamını doldurmayan kitapların içinden, sırayla, seçmece, ben de okudum elbet. Tasavvufmuş. İlgim, varmış meğer. Merak, varmış meğer. Sorularım, varmış meğer. Nereden bilebilirdim, değil mi?

Şimdi, laflarımın sonunda, O’nun gibi okuyup okuyamadığımı düşünür oldum birden. Okurken nasıl görünüyordum, sessiz ve sesli etrafımdaki her şey, bana nasıl bakıyordu? Koltuk, kedi, bir bardak çay, bir diğeri, oda? Erişilmez, ayrıcalıklı, bir var, bir yok, anlamlı, anlamsız? Ben de, tıpkı dedemi izlediğim gibi izlenip, böylesi kayıtla saklanacak mıyım? O’nda gördüklerimi bende de görecek…

Arzu Lermioğlu – edebiyathaber.net (26 Aralık 2014)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r