Masthead header

Bilincin zaman ötesine yolculuğu | Özlem Narin Yılmaz

Virginia Woolf, Kendine Ait Bir Oda’da, kadınların yazabilmeleri için iki şeye ihtiyaçları olduğunu söyler; yaşamlarını sürdürebilecek kadar para ve kendilerine ait bir oda. Bu iki şey 17. yüzyıl İngiltere’si için bir düş gibi görünüyordu. Bırakın kendilerine ait para ve odayı, kadınlar tek başlarına seyahat etme ve üniversiteye gitme özgürlüğünden bile yoksundular. Üniversite kütüphanelerine, bir erkeğin referansı olmadan alınmıyorlardı. Bu süreç ta 18. yüzyıl sonlarına kadar devam etti.

Woolf bu kitabında kadınların neden özgürce ve kaygısız yazamadıklarının cevabını arıyor. Bu aynı zamanda ‘neden cinsiyetlerden biri varlıklıyken (erkekler), diğerleri (kadınlar) yoksul?’ sorusunun da cevabı.

“…kadın yazarlar kendi değer ölçülerini, başkalarına uydurmak adına değiştirmişlerdi. Sağa ya da sola kıpırdanmaları ne denli olanaksızdı kim bilir! O katışıksız ataerkil toplumun göbeğinde, tüm eleştirilere karşın geri çekilmeden, bir şeye onu gördükleri biçimde sımsıkı sarılmak ne büyük bir dürüstlük, ne büyük bir deha gerektirmiş olmalıydı! Bunu yalnızca Jane Austen ve Emily Brontê yapabilmiştir. Bu onların övünülecek başarılarından biri, belki de en kusursuz olanıdır. Erkekler gibi değil, kadınlar gibi yazmışlardır…” (Kendine Ait Bir Oda syf.83)

Bunları yazarken iki yazarın da hakları olan deneyimlerden yoksun bırakıldıklarını, bunun da yapıtlarını ele alış biçimlerini olumsuz yönde etkilediğini vurguluyor. Örneğin, koşullara duydukları tepkinin, yapıtlarında yoğun bir kin olarak öne çıktığını görüyoruz. Jane Austen herkesin oturduğu oturma odasında yazıyordu. Ve düş gücünün, hiçbir zaman görmediği yerleri hayal edecek kadar sınırsız olması gerekiyordu. Woolf’un sözleri tam da bu durumu doğruluyor;

“…zihinsel özgürlük maddi şeylere dayanır. Şiir zihinsel özgürlüğe bağlıdır. Ve kadınlar yalnızca iki yüzyıldır değil, en başından beri yoksul olmuşlardır…” (Kendine Ait Bir Oda syf.120)

Woolf bu anlamda şanslı sayılırdı. Yılda beş yüz bin paund geliri ve yaşamını sürdürmesine yetecek maddi imkânların hepsine sahipti. Bu avantajları da yazı alanında sonuna kadar kullandı. Kendisini oldukça bağımsız kılan bu gelire sahip olmasaydı, yazarlık akıbeti ne olurdu bilemiyoruz ama Jane Austen gibi örnekleri de unutmamak gerekir. Evinin çevresindeki bozkırların ötesine geçemeyen ve kendine ait bir odası olmadığı için oturma odasında yazmak zorunda kalanları.   

Bir yapıtın ele alınışı, toplumdaki egemen değer yargılarının yönlendirmesiyle gerçekleşir diyor Woolf;

“…bir roman gerçek yaşama benzediğine göre, değer ölçüleri de gerçek yaşamınkileri andırır. Ama kadınların değer ölçüleri çoğunlukla karşı cinsin koyduklarından farklıdır…eleştirmen, bu önemli bir kitap diye düşünür, çünkü savaşı ele almaktadır. Bu önemsiz bir kitap çünkü oturma odasındaki kadınların duygularını ele alıyor. Bir savaş sahnesi, bir dükkân sahnesinden daha önemlidir…” (Kendine Ait Bir Oda syf.82)

Yani kadınlar koşulları zorlayıp edebiyat yapsalar bile, toplumun değer yargılarına ve bunun yansıması olan edebiyat değerlendirmelerine takılmaktadırlar. İçsel bir çatışmanın kurbanları olan Currer Bell, George Eliot ve George Sand, erkek adı kullanarak kendilerini gizlemeyi denemişlerdi. Bu ürkütücü durum, kadının edebiyat alanında nasıl algılandığına dair çarpıcı bir örnek.

Kitapta yer alan bir bölüm, o dönemin İngiltere’sinde hüküm süren cinsler arasındaki eşitsizliği vurgulaması bakımından önemli. Woolf, Shakespeare’in Judith adında bir kız kardeşi olduğunu hayal eder. Bu yetenekli şairin kız kardeşi de en az onun kadar maceracı, yaratıcı ve dünyayı tanımak için yanıp tutuşuyordur. Horace ve Virgil okumak bir yana, eğitim almak gibi bir olanaktan da yoksundur. Çorap yamamaktan ve mutfakla ilgilenmekten arta kalan kısacık zamanlarda eline aldığı ağabeyinin kitaplarını karıştırması bile yadırganır. Belki de karaladığı satırları yakmak ya da saklamak zorundadır. Ve daha yirmisine varmadan, istemediği halde bir elma tüccarıyla nişanlandırılır.

İçindeki yaratıcı güç onu zorlamaktadır ve tek çaresi vardır, kaçmak. Londra’nın yolunu tutup, tıpkı kardeşi gibi tiyatronun kapısında alır soluğu. Oynamak istediğini söylediğinde, oradakiler onunla dalga geçmenin ötesinde azarlarlar. Ama yazarlık dehası Judith’e rahat vermez. Sonuna kadar gitmeye kararlıdır. Sonunda menajer Nick Green ona acır… Judith ondan hamile kaldığını öğrendiğinde canına kıyar.

Her ne kadar kurgu da olsa, o yıllarda yazma aşkıyla yola çıkan kadın, Shakespeare’in kardeşi bile olsa başına bunlar gelebilirdi. Woolf, kadınların bu hapsedilmişliklerinden yola çıkarak;

“…imzasız bir çok şiir yazmış olan ‘Anonim’ adında bir kadının gizlendiğini varsayacak kadar ileri gidebilirim…” diyor. (Kendine Ait Bir Oda syf.56)

Woolf’un yarattığı kadın kahramanlar, aynı zamanda kendi iç dünyasındaki zıtlıkları ve çekişmeleri de yansıtır. Ruhsal bunalımlar yaşadığı dönemler yazmadan uzaklaştığı oluyordu. Aslında içten içe kadın olmanın getirdiği ağırlığı fazlasıyla duyuyordu. Bu nedenle kahramanları sürekli bu korkuyu ve çekişmeyi yaşarlar. Sınırları belli bir yaşamın içine sıkışıp kalmışlardır ve hareket alanları çok dardır. Çoğu zaman sadece sorgulamakla yetinirler.

Deniz Feneri’nde de iki kadın kahraman arasındaki karşılaştırma ilginçtir. Mrs. Ramsay geleneksel değerlere bağlı, gündelik işlerin yorgunluğu onu yorgun ve isteksiz kılsa da bu durumu kabullenmiş, sürekli kocasına ilgi göstermesi gerektiğini düşünen, onunla ilgilenmediğinde suçluluk duygusuna kapılan, sekiz çocuk annesi bir kadındır. Evliliğe büyük değer biçmektedir ve çevresindekilere evlenmeleri için telkinlerde bulunmaktadır. Oysa evliliği heyecansız ve sevgisizdi.

“…Mr. Ramsay bir şey istiyordu, ona vermekte hep güçlük çektiği o şeyi istiyordu; istiyordu ki karısı ona sevdiğini söylesin. Ama işte o da bunu bir türlü yapamıyordu…” (Deniz Feneri syf.151)

Lily ise hiç evlenmemiş,  hayatı ve insanları sorgulayan bir ressamdır. Mrs. Ramsay romanda büyük yer kaplamaktadır, çünkü evde ihtiyaç duyulan her yerdedir o. Dengeleri sağlamak ve her şeyin olması gerektiği gibi olmasını sağlamak gibi bir görevi vardır. Fakat bir gün ansızın ölür. Hiçbir iz bırakmadan…Çünkü hep başkalarının tekrarı olarak vardır ve onun yerini başka birileri pek tabi doldurabilir. Romanın sonunda kazanan Lily olur. Mutsuz ve hüzünlüdür belki ama hayatın anlamını kavramıştır ve inandığı gibi yaşayabilmeyi başarmıştır. Yani gölgenin üzerine bir demet ışık düşürebilmeyi…

“…ani bir devinimle her şeyi tüm açıklığıyla görüvermiş gibi, tam ortaya bir çizgi çekti. İşte olmuştu; tamamlanmıştı. Yorgun argın fırçasını bırakarak, evet, diye düşündü, gördüm sonunda…” (Deniz Feneri syf.248)

Uzun süredir tamamlayamadığı resmini nihayet tamamlamıştır. Kazanan, özgürlüğü ve sanatı seçen kadın olur… Yani yazar seçimini Liliy’den yana yapmıştır…

Romanın aslında iskeletini oluşturan diğer bir olay James’in çocukken çok gitmek istediği ancak hava koşullarından ötürü bir türlü gidemediği deniz fenerine, yıllar sonra büyüdüğünde gitmesi ve yaşadığı hayal kırıklığı. Bir zamanlar ona ulaşılmaz gelen düşü gerçekleşmiştir ama o artık aynı heyecanı taşımıyordur.

“…fener o zamanlar, sisler içinde gümüş gibi parıldayan bir kule idi, akşamları birden açılıp tatlı tatlı bakan sarı bir gözü vardı. Oysa şimdi…” (Deniz Feneri syf.222)

Edebiyat aşkına tutulan beyzade: Orlando

Woolf’un yapıtları arasında beni en çok şaşırtan, heyecanlandıran kahramanı Orlando oldu. Diğer yapıtlarına hiç benzemeyen Orlando, aynı zamanda İngiltere tarihinin dört yüz yılının dolaylı bir belgesi gibi. İçerdiği mizah, heyecan ve hareketin yanı sıra kendi içinde yavaş ve duygulu. Woolf’a özgü, yoğun monologlarla kişinin kendi içine doğru yaptığı yolculukların yanı sıra edebiyatın, toplumsal ilişkilerin, kraliyetin kısa ve özlü bir eleştirisi. Orlando her şeyden önce bir edebiyatseverdir. Woolf bunu şöyle tarif eder;

“…edebiyat aşkına tutulmuş bir beyzadeydi o. Pek çok çağdaşı ve daha da çok sınıfdaşı bu mikroba yakalanmamayı başarmışlardı ve bu yüzden cancağızlarının istediği gibi koşmakta, at koşturmakta ya da sevişmekte özgürdüler…” (Orlando syf.57)

Orlando edebiyat aşkına tutulmuştu ve ömrü boyunca ‘Meşe Ağacı’ şiirini yazmaya uğraştı. Yüzyıllar sonra kitabı yedi baskı yaptı, üne kavuştu ama Orlando için bunun hiçbir değeri yoktu;

“…övgü ve ünün şiirle ne ilgisi var? Yedi baskının, onun değeriyle ne ilgisi var? Şiir yazmak gizli bir değiş tokuş, bir sesi yanıtlayan başka bir ses değil miydi? Bu yüzden bütün bu laf kalabalığı, övgüler ve suçlamalar, insana hayran olan insanlarla tanışmak ve hayran olmayanlarla tanışmak olabildiğince ters düşüyordu işin özüne…” (Orlando syf.241)

Yani Orlando, kitabı yedi baskı yaptığında ve üne kavuştuğunda gerçeği tüm çıplaklığıyla görmüştü. Edebiyat, ünün ötesinde bir aşktı onun için ve önemli olan yazdıklarının kendi içindeki değeriydi. Yazmak başlı başına önemli ve yakıcı bir şeydi.

“…bir şair, okyanusla aslanın bileşimidir. Biri sizi boğarken, öbürü kemirir…” (Orlando syf.151)

 Woolf da kahramanına yansıttığı benzer düşünceleri taşıyordu. Yani onurlandırılmanın veya ödüllendirilmenin onun için fazla bir anlamı yoktu. Kadınlara hararetle önerdiği şey, yuvadaki ‘melek’i öldürmeleri gerektiğiydi. Victoria döneminden kalma, kadınlara her şeyden önce erkekleri hoş tutmalarını, sevecen olmalarını, pohpohlamalarını ve her türlü kadınlık özelliklerini kullanmalarını öğütleyen meleği. Ve bu meleğin peşinden giden kadınları, okuyucuları hoş tutmaya çalışan nazlı yazar hanımlar olarak niteliyordu.

Kahramanı Orlando tüm bu pohpohlamalara inat, kitabını tepedeki meşe ağacının altına gömer. Çünkü onun ait olduğu yer orasıdır ve asıl şiir kendi içinde gizlidir.

Yapıttaki bir başka ironi ise Orlando’nun cinsiyet değiştirerek kadın olmasıdır. Bana göre Woolf, kahramanıyla ilgili bu seçimini çok bilinçli olarak yapmıştır. Amacı, bir erkeğe kadın hallerini yaşatmak ve onun gözünden kadınlığı sorgulatmak. Zaten Orlando da aynen öyle yapar. Bir erkek olarak ayrıldığı İngiltere’ye kadın olarak döner. Bu süre içinde İstanbul’da bulunur. Ve 19. yüzyıl İngilteresinin kadınlara biçtiği rolün içinde boğulacak gibi olur.

“…kırıtarak bu sözleri söyleyince karşı cins, bir zamanlar mensubu olmaktan gurur duyduğu erkek cinsi hakkında ne kadar aşağılayıcı bir bakış açısı oluşturmakta olduğunu algılayıp dehşete kapıldı…” (Orlando syf. 119)

Gel acı! Ye bitir beni…

Woolf’un yaşamından yapıtlarına sızan derin ve sakınımsız bir yalnızlık, kişilerin derinlemesine işlendiği cesur bir hesaplaşma var. Kahramanların kendileriyle yaşadıkları hesaplaşmalar bir anlamda hayatın da sorgulanması. Hayatın ve anlamının… Yapıtlarındaki kadın ile erkek arasındaki uzaklık dikkat çekici. Erkekle kadın arasındaki duygusal ve fiziksel yakınlaşmalar yok denecek kadar az. Kadın kahramanların etraflarına örülmüş görünmez setler var ve bu setler onları yaşamın güzelliklerinden ve kötülüklerinden koruyor gibi. İnsanda yalıtılmışlık hissi uyandırıyor. Kendi sınırlı sularında yüzen akvaryum balıkları gibi yalnız ve bir o kadar da canlı… Çünkü Vırgınıa bir kadındı ve yaşadığı yüzyılda kadın olmanın içini acıtan yalnızlığını ve çaresizliğini iliklerine kadar hissetmişti. Böyle olmasaydı, belki de sadece kadınların anlayabileceği o ince kırılma noktalarını yazamazdı.

Woolf, hayatı boyunca, onu güçlü pençeleriyle kavrayan acıyla boğuştu. Birçok kez acının pençelerinden kurtulmayı başarıp kendini boşluğa, ölümün kollarına savurdu. Baş etmek zorunda olduğu bu acı ve karamsarlık, yapıtlarında satır aralarına, tümcelerin ruhuna işledi. Derin bir iç çekiş, doğanın bitimsiz soluğuna karışıp yitti. Yazarak hafifletti acısını ama kurtulmayı asla başaramadı. Zihni kaybettiği sevdiklerinin, çocukluğunda maruz kaldığı tacizlerin imgeleriyle doluydu. Bu imgeler birer ses olup onu karanlığa, ölüme çağırıyorlardı. Tüm bunların üzerine 2. dünya savaşının karanlığı çöktüğünde, Woolf’u hayata bağlayan son ipler de iyice gevşemişti. Yaşamındaki başarılarının, yazdığı onlarca yapıtın ötesinde çırılçıplak, savunmasız bir kadındı…

KAYNAKÇA

  1. Deniz Feneri  çev. Naciye Akseki Öncül – İletişim Yayınları
  2. Orlando  çev. Seniha Akar – İletişim Yayınları
  3. Mrs. Dalloway  çev. Tomris Uyar – İletişim Yayınları
  4. Perde Arası  çev. Tomris Uyar – İletişim Yayınları
  5. Dalgalar  çev. Oya Dalgıç – İletişim Yayınları
  6. Flush  çev. Fatih Özgüven – İletişim Yayınları
  7. Kendine Ait Bir Oda  çev. Suğra Öncü – İletişim Yayınları
  8. Yeni Başlayanlar İçin Virginia Woolf 

Özlem Narin Yılmaz – edebiyathaber.net (24 Ağustos 2017)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r