
Bertrand Russell’,”Sorgulayan Denemeler” adlı eserinde “Kuşkuculuğun Önemi Üzerine” başlıklı yazısında şöyle der:
Eğer insanlar bir başkasının mutsuzluğu peşinde koşmak yerine kendi mutluluklarının peşine düşmeyi öğrenirlerse bu beklenti yarın gerçekleşebilir. Bu hiç de uygulanmayacak kadar sert bir ahlak töresi değildir; ama benimsenmesi dünyayı cennete dönüştürebilir.
Peki bunu gerçekleştirmek biz insanlar için gerçekten zor mu?
Kıskançlık/haset yerine bireysel mutluluğa odaklanmayı neden başaramıyoruz?
Çünkü insanlığın trajedisi, çoğu zaman kendi eksikliğini gidermekten ziyade başkasının tamlığına/başarısına öfke duymasında yatar.Bertrand Rusell bunu nedenleri üzerine çok önemli bir tespit yapar:
“İçgüdüsel yapımız iki bölümden oluşur; birisi kendimizin ve çocuklarımızın yaşamını geliştirmeye,diğeri ise rakip gördüğümüz kişilerin yaşamını engellemeye yönelir.Birincisi yaşama aşkını sevgiyi ve psikolojik olarak sevginin bir kolu olan sanatı içerir;ikincisi de rekabeti,milliyetçiliği ve savaşı.Geleneksel ahlak birincisini bastırmak,ikincisini yüreklendirmek için her şeyi yapar. Gerçek ahlak bunun tam tersini gerektirirdi. Sevdiklerimizle ilgili davranışlar güvenle içgüdüye bırakılabilir, Akıl kapsamına alınması gerekli olan ise nefret duyduğumuz kişilere karşı olan davranışlardır. Günümüz dünyasında etkin olarak nefret ettiklerimiz bizden uzak olan gruplar,ozellikle de yabancı uluslardır.Onları soyut olarak algılarız ve gerçekten nefretin ta kendisi olan eylemleri adalete olan aşkımız ve benzeri yüce amaçlar için yaptığımızı ileri sürecek kendimizi kandırırız. Bu gerçeğe bizde saklayan perdeyi ancak büyük ölçüde kuşkuculukla kaldırabiliriz. Bunu ve kıskançlık çılgınlığının tedavisini gerçekleştirdikten sonra, kıskançlıklara ve sınırlamalara dayalı olmayan, dop dolu bir yaşam arzusuna ve başka insanların birer engel değil, birer yardımcı olacağı idrakine dayalı yeni bir ahlak oluşturmaya başlayabiliriz.Bu ütopik bir beklenti değildir.Elzabeth İngilteresin’de kısmen gerçekleşmişti.”
Aslında Bertrand Russell, burada insan doğasının ikili yapısını ve geleneksel ahlakın(aşkın milliyetçilik ve patolojik derecede aidiyet bağımlılığı v.s) bu yapıyı nasıl zehirlediğini çözümlerken, toplumsal huzur için köklü bir ahlak ve zihniyet dönüşümünün zorunlu olduğunu söyler.
Russell’a göre insan doğası iki temel dürtüyle çalışır:
1-Yaşamı büyütmeye, sevgiye, sanata ve çocuk yetiştirmeye yönelen, yapıcı tarafımız.
2-Ötekini engellemeye, rakip görmeye, çatışmaya ve savaşa yönelen yıkıcı tarafımız.
Russell’ın en sert eleştirisi kurumlaradır.Tarih boyunca egemen olan geleneksel ahlak anlayışı, garip bir şekilde yaşamı ve sevgiyi çoğaltan birinci dürtüyü bastırmış; rekabeti, milliyetçiliği ve nefreti körükleyen ikinci dürtüyü ise yüreklendirmiştir. Toplumlar sevgiyi denetlemeye çalışırken, yıkıcı rekabeti ve savaşı “kutsal değerler” altında meşrulaştırmışlardır.
Russell’ın belki de çağımıza tuttuğu aynadan yansıyan gerçek şudur:
“Sevgi ve dostluk zaten doğal içgüdülerle yürür; sevdiklerimize karşı aklın katı kurallarına çok ihtiyaç duymayız.
Aklın ve rasyonelliğin asıl devreye girmesi gereken yer, nefret duyduğumuz anlardır. İnsanlar genellikle soyut olarak kurguladıkları “ötekilere” (yabancı uluslar, farklı gruplar) duydukları nefreti; “adalet”, “vatan sevgisi” veya “yüce ilkeler” maskesi altına saklayarak kendilerini kandırırlar. Nefret, rasyonelleştirilmiş bir erdem kılığına bürünür.”
Öteki insanları kendi saadetimizin önünde bir engel değil, yaşamı zenginleştiren birer yardımcı olarak gördüğümüzde yeni bir toplumsal varoluş başlar. Russell bunun imkânsız bir hayal olmadığını, örneğin Elizabeth dönemi İngiltere’sinde sanatsal ve entelektüel patlamanın yaşandığı o göreli özgürlük çağında bu ruhun kısmen tecrübe edildiğini hatırlatır.
Sonuç olarak, nefretimizi yüce kılıflarla erdem gibi sunmaktan vazgeçmedikçe ve aklı nefreti dizginlemek için kullanmadıkça gerçek anlamda insani bir dünya kuramayız.















