Masthead header

Babam, bahçe ve sokaklar | Feridun Andaç

feridun-andacYitik zamanın dilinden konuşacağız şimdi. Geçişlerdeki burukluğu, adsızlaştırdığımız onca şeyi… Solgun bakışların kavuşturduğu zamanı… Belki de bizi biz yapan öykülerin unutma biçimlerini hatırlamak için imgelere gereksinme duyuyoruz çoğu kez. Doğrudur da. Ama ya fotoğraflar, oraya gelip çerçevelenen ânlar, o ânlardaki “biz”, bakışımıza sığan zamanın ışıltısı… Ve yan yana duruşlarımızın anlamı…

O zaman yok artık. Biz de öyle değiliz. Babamı yitireli dört yıl oldu. O mutlu zamanlar, masumiyet çağı 1960’ların Türkiyesi’nden bir kesit. “Yeni aile” bilincinin kentteki görüntüsü böyle. Bir araya gelme, birlikte olma. Çay bahçeleri, sinemalar, mesire yerleri… Kış gecelerinde zamanı durduran eğlenceler, masallar, düş oyunları… “Kim de ne var”, “nesi var”, “tıp”, “fincan sekme”…

Ortak yaşama alanlarında var olan kültürün kapılarını birbirlerine açan insanların öyküleri öylesine duru, aydınlıktı ki; orada öğrenme, gelişme, yeniliğe özlem/özen vardı. Alıp dönüştürme… Bir ömür boyu öğrenme yolculuğuna hazırlanma…

Babam da, annem de bu insanlardandı. Gelenekle moderni buluşturan bir bakışı donanmak için var olma yolculuklarına çıkmışlardı. Ellerinden tuttukları çocuklarına her dokunuşlarında bunu hissettirmek, yaşatmak, ama hayatın bir özgürleşme/kendi olma yolculuğunu olduğunu da hatırlatmaktı onların görevi. Orada ne dayatma, ne bize görelik bakışı vardı. Tanıma, anlama, etkilenme yolcuğunun sırlarını vermek sanki kendi kabuğunu kırmak için bir çıkış yoluydu. Ve biz, çocuklar da, hem oyun düşlerinde hem de yaşam güçlüklerinde bunları öğreniyorduk bir bir…

fa1Bize sunulan her şey büyülüydü. Sözde, yazıda, yaşamdaki her şey bir zaman dokusu gibi gelip işlerdi günümüze gecemize…

Terzi annem, ellerinin hüneriyle bizleri hayata tutunduruyordu. Babamsa, memurluktan arda kalan zamanlarında camaltı resimleri yapar, şiirler yazardı. Ve sokaklardan ya hızlı adımlarıyla ya da bisikletiyle geçerdi her zaman. İmrenmiş olmalıyım ki; bir beyaz bisiklete çocuk şenliği yaşlarında kavuşturdu beni ve sokaklar hep bayramım oldu.

Bir doksanı bulan boyuna uygun bar elbisesi özel dikimdi. Bir gün, birimiz, gönül verir de bar oynarız diye annem sandığında saklardı bunu. Biz oğullarına da uzunca süre terziden elbise biçtirmeyi severdi. “İyi elbise ustanın elinin değdiğidir,” der, annemin de terziliğini överdi.

Gençliğini anlatan dayım; “hançer barında üstüne yoktu,” derdi. Bıçakla oynanan bu oyunun ne kadar zor olduğunu herkes bilirdi. Ama, o, bize hep “Kürdün Kızı”nı söyleyerek oynar, muziplikler yapmaya severdi. Kürtlerin diyarında yaşayan teyzemi “baldız hanım” diye karşıladığında, bu türküyü ona da söylediğine tanığımdır. Teyzem, “şenliğinle çok yaşa Niyazi” sözleriyle onu bize göstererek; “babanız sizin gül çağınızın şenliği çocuklar, onu iyi izleyin,” derken de ona sevgisini bize de gösterirdi her daim.

Gitmeyi, yolculukları severdi; insanlarla ortak bir zaman ruhu yaratmak için adeta oyun kurucuydu. Kış gecelerimizi uzatan hep babam olurdu. Ama ortanca halam gelince de; bu başka bir seyir şenliğine dönüşürdü. O türkülerin, oyunların kurucusu babam; bir meddah olarak çıkardı karşımıza bu kez. “Gülmek ve güldürmek için yaratılmışsın Niyazi,” diyen, halasının oğlu Bünyamin amcam onun hem yaşam kılavuzu hem de can dostuydu. Bahçelerimiz bitişikti. Arıcılığı ondan öğrenmişti babam. Ama dağa bayıra gitmeyi, derelerde balık tutmayı, doğayı keşfi de babam taşımıştı aileye. Bakıyorum da, bütün oğulları ondan ne çok şey almış…Tek kızımız olan kardeşimin üstüne öyle titrerdi ki; Birgül adını ona vermesi de bunun nişanesiydi elbette.

Biz çocuklarında iz bırakan yanlarını çoğumuzun taşıdığını arada bir şaşkınlıkla görürdük. El becerisi, yaratıcılık, bahçe kurma düşü, tutkuyla bağlanma, merak, öğrenme arzusu, yer değiştirme cesareti…

Belki de beceremediğimiz tek şey onun bir kadına, anneme altmış yıl tutkuyla bağlanmış olması.

Annem onun eviydi, bizse bahçesinin her gün dokunup durduğu meyveleri… Özenle bakıp beslediği arıları… Birkaç kovanı getirip bahçenin bir köşesine yerleştirdiğinde; sanırdınız ki dünyanın dönüşünü oradan seyreden bir adam her güne yeniden başlıyordu arılarıyla… Sabır, özen, sonuç alma çabası… Onun her emeği, uğraşı mutlaka bir yere varırdı. Ve bize, “başladığınız şeyi bitirin çocuklar,” demek yerine kendi yaşamında gösterirdi bunları bir bir. Sevmediği şeyi yapmaz, ama sevdiğine ise kendini adardı adeta.

Örneğin; karda kışta balığa çıkar, Serçeme Deresi’nden eli boş dönmezdi. Bir meyve ağacını aşıladı mı, aşı tutup filiz verene kadar adeta nöbette bekler, gözünü ayırmazdı üzerinden. Çileklerin gece geç vakitte kızarmaya başladığını onunla öğrenmiştik. Karpuz fidelerini neden bahçeden geçen su arkının kenarını diktiğini dilimleri kesip bize verirken açıklardı. Arının oğul verme telaşına kapılmamayı, iki taşı elimize alıp birbirine vurarak ses çıkarmamızın oğul toplama olduğunu gene bir dalda salkım saçak asılan arıları yeni kovana alırken tekrar tekrar anlatmıştı.

Her iki evimizin planını da kendisi çizmişti. İlkinde çatısını kapamada ona yardım etmiştik. İkincisinde ise temelleri öyle derin atmaya özen göstermişti ki; iki kat sonrasında durmuş, “sonrası çocukların işi,” diyerek kendini bahçesine vermişti.

Kar sesiyle uyandığımda, babam

Kar yağıyordur, geceden düşlerini kurmak için, sesini dinlemeye veriyorsun kendini. Pencerenin buzlanan camını “hoh”layarak bakış yeri açıyorsun kendine. Karın yere engâh engâh inişindeki ahengi “kar musikisi” olarak karşılayan şairdense; Ahmet Muhip Dıranas’ta gönlün:

“Kardır yağan üstümüze geceden,Yağmurlu, karanlık bir düşünceden,Ormanın uğultusuyla birlikteVe dörtnala dümdüz bir mavilikte Kar yağıyor üstümüze, inceden.”

O gün, bilmesen de bu şiiri, zamanla karşına çıktığında, kendi kar düşlerine dönük içli yolculuklarının tınısını taşımıştır hep sana.

fa2Yalan yok, kar sesiyle uyanmıştık o gün. Annemse, “olur mu, tilkilerin tavuk kümesine dalıp tavukları telef etmesine uyandık hepimiz,” der; babamın “vay namussuz tilki, ben de bunu senin yanına koyarsam bana Niyazi demesinler,” sözünü taklit ederek yansıtırdı bize.

Taşıyan zaman… Ama bunu, bugündeki geçmişinizi var eden yaşanmışlıktır eninde sonunda. Bir daha dönülemeyeni hatırlamak… Dönüp orada yaşamak özlemiyle gelen bir duygu olmasa da; belleğin taşıyıcılığını insanın ancak geçmişe sahip çıkarak var olabileceği duygusunu veriyor sana.

Köksüzleşmek aidiyetsiz bir zamanda herhangi biri kılar insanı. Kimsiz, kimsesizlik biraz da insanın topraksızlığının öyküsünü anlatır bana. Bırakıp gitmelerimizin özünde de bu yok mudur?

Bir yere kök salmamak, doğduğun yerde ölmemek…Sürekli göçmek, oradan oraya…

Yaşadığı tüm zamanlarında hep bir bahçesi olan babamın bahçede olmak, bahçede yaşamak duygusunun özünde bir bahçe kurmak ve bunu korumak olduğunu çok sonraları anlayacaktım.

Daha da ötesi, bir ev kurucuydu o. Adını dillerde duyduğunuzda da bu yanı övgülenirdi.

Onu yitirdiğimizden birkaç yıl sonra bahçesinin görkemli kiraz ağacının kurumaya yüz tutmasını da annem; “bakmayıp, ilgilenmeyince o da küstü,” diye yorumlamıştı.

Gittiği yere bahçesini de taşıyan adam seni ne çok özlüyoruz, bir bilsen…

Feridun Andaç – edebiyathaber.net (11 Ağustos 2015)

  • sulh çelebi - 12/08/2015 - 15:57

    o kiraz agacini budamayi ogretmisti banacevaplakapat

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r