Masthead header

Ayla Önal: “Siranuş’un Mızıkası hayatın kalbinin ritmini tutuyor.”

Söyleşi: Gönül Ekici

Ayla Önal’ın ilk romanı “Siranuş’un MızıkasıBilgi Yayınevi etiketiyle yayımlandı. Kitabın yazarı Ayla Önal ile “tarihin belleğini ân’ın üzerine döken” diye nitelendirdiği romanı Siranuş’un Mızıkası’nı konuştuk.

Merhaba, öncelikle sizi biraz tanıyabilir miyiz?

Merhaba, ben Ayla Önal, 1979 Ankara doğumluyum. Coğrafyacı, hukukçu ve eğitimciyim. Çeşitli edebiyat dergilerinde yazdım. Siranuş’un Mızıkası ilk romanım.

Siranuş’un Mızıkası’nı yazma sürecini anlatabilir misiniz?

Siranuş’un Mızıkası’nı 2014 yılında yazmaya başladım. Bazı öykü karakterlerimin İstanbul buluşması diyebilirim. Onlara yenileri eklendi, tüm karakterler bu süreçte kafamın içinde benimle yaşadı ya da ben onların zamanına gittim. Uzun süreli bir yazma serüveni oldu. Virginia Woolf’un da dediği gibi, bir kadının yazmak için öncelikle “kendine ait bir oda”ya ihtiyacı var. Zaman ve mekân yazmak için ihtiyacımız olan önemli şeyler ama maalesef kadınlar için zamanı, mekânı yaratmak daha zor oluyor.  Kendimle baş başa kaldığım tüm saatlerde, mesela ev işlerini bitirdikten sonra salonda, kızımın voleybol antrenmanlarını beklerken kantinde, arkadaşlarıyla bahçede oynarken balkonda, akşam o uyuduktan sonra odamda, hep yazdım. Siranuş’un Mızıkası’nın ikinci bir çocuk gibi kızımla büyüdüğünü söyleyebilirim. Romanda olaylar 1970’lerde geçtiği için ciddi bir araştırma sürecim de oldu tabii. Sonuçta yaşamadığım bir dönemi yazıyordum; meslekleri, eşyaları, isimleri, alışkanlıkları yani döneme dair ne varsa incelemem gerekiyordu. Kitaplar okudum, filmler izledim, dönemi yaşamış büyüklerimle sohbetler ettim. Pek çok şey, yazarken akışa uygun gelişti, bunun yanında kurgusal çizimlerim de oldu. Sayfalara tıpkı yapboz parçaları gibi ipuçları serpiştirmek, sonrasında o yapbozu tamamlaması için okuyucuya kitabı sunmak işin eğlenceli fakat zor kısmı. Çok karakterli bir roman olduğu için karakterler arası geçişlerde özenli olmak zorundaydım, bunda biraz zorlandığımı itiraf etmeliyim, neyse ki başardım. Bu anlamda danıştığım dostlarım oldu, ön okumalar yani, minnettarım onlara. Betimlemelerin büyük kısmı içinse ince işçilik yaptım, adeta dokudum kitabı, burada bir teknik geliştirdiğimi düşünüyorum, meraklısına ayrıca anlatabilirim.   

Siranuş’un Mızıkası hangi ezgiyi çalıyor? Mızıka bize neyi anlatıyor?  Biraz açar mısınız?

Nasıl da sanatsal bir soru, teşekkür ederim. Siranuş’un Mızıkası hayatın kalbinin ritmini tutuyor, ezgisi için kalp atışı diyebilirim. Romanın adındaki mızıka ritmin bir işareti zaten. Bu ritim yer yer tangoya davet ediyor bizi -ki tango aşkın dansıdır- yer yer hüzne yer yer de çılgınlığa. Mutsuz zamanların ezgisi olan ağıtlar kimi zaman Siranuş’un göç hikâyesinde çıkıyor karşımıza kimi zaman da tutulan bir yasta. Siranuş’un Mızıkası toplumsal tarihin ve kişisel tarihimizin belleğini sembolize ediyor.

Romandaki karakterlerin hepsi mercek altına alınmaya değer ancak ben Muzo’yu anlatmanızı istiyorum. Muzo kucağındaki horozla, uçma hayaliyle, annesizliğin iklimiyle insanı hem acıtıyor hem de güldürüyor. Bir çocuk kalbi ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi diye düşünüyorum. Siz Muzo için neler söylemek istersiniz?

Ali Kemal’in çocukluğuna dönüşünü saymazsak Muzo romandaki tek çocuk karakter, onun yaratımında kendi çocukluğumdan, erkek kardeşimden, kızımdan, hatta Küçük Prens’ten esinlenmeler var. Çocukluğum şehirde geçmedi benim, tam olarak köy de sayılmaz ama kümesimiz vardı. Kardeşim tıpkı Muzo gibi kolunun altında horozla gezerdi; zeki, uyanık, yaramaz bir çocuktu, arkasından çok terlik fırlatmıştır annem. Kızım küçükken parmaklarını koklayarak uyurdu, büyüyünce hayvan doktoru olacağını söylemişti. Bazı çocukluk hallerini ya da diyalogları birebir yaşadım, bunları Muzo’ya aktardım. Küçük Prens’in başka bir gezegende yaşaması ilham verici benim için. Muzo da ölen insanların uzayda yaşadığına inanan bir çocuk, o gezegene, yani annesine gitmek istiyor. Uçma merakı biraz Küçük Prens esintisi anlayacağınız. Süpermen sevgisi yine çocukluğumdan, çizgi filmlerden. Hem ayrıca hangimizi etkilemez ki uçan bir insan? Muzo’yu ben de çok seviyorum. Hatta bez bebeği yapılıyor şimdilerde, gelmesini heyecanla bekliyorum. 

Hayat Apartmanı bir nevi hayatı da temsil ediyor gibi. Farklı dünyaların ve farklı hayatların hepsi bir arada.  Sizce gerçek hayatta böyle bir apartmanın varlığı günümüzde ne kadar olası?

Böyle apartmanlar var tabii, tıpkı Hayat Apartmanı gibi, Şişli’de üstelik. Farklı etnisiteye sahip insanların bir arada yaşama kültürü İstanbul’a yabancı değil. Fakat onların komşuluk ilişkilerinin güçlü olması, hatta Rakel ve Esma gibi, farklı inançlara sahip olarak aynı sofrayı paylaşmaları barış dilidir, çok kültürlülüğe saygı, insanlığın evrensel değerlerine selamdır. Hayat Apartmanı insanları renkleriyle kucaklar ki Siranuş’un Mızıkası’nın kapak resmi de bunu anlatır bize. Olması zor olan fakat başarmamız gereken budur bence. Elbette ki bu bir kurgu, her romanın misyonu olması beklenemez. Roman oldukça sanatsal bir yapıttır aslında. Her ne kadar misyon yüklenmese de Siranuş’un Mızıkası hoşgörünün, saygının sesini yükselten barışın ezgilerini çalıyor. Toplumların tarihinde yaşanmış büyük savaşlar, kayıplar, acılar var. Bunları elbette unutamayız, birbirimize kin besleyerek de devam edemeyiz yola çünkü kin yeni acılara yol açar, biteviye acıyı yaşamak kısacık hayatlarımız için ne büyük işkence. Hayat Apartmanı gibi yaşam alanları inşa etmek günümüzde de elbette mümkün, gönülden inanıyorum buna. Nefret söylemlerinden kaçınarak, sevgiyi kuşanarak, empati kurarak başaracağız bunu.  

Komedi ve trajedinin bir arada olduğu aynı zamanda fantastik öğeler barındıran polisiye tadındaki romanınız çok farklı bir kurguya sahip, böyle bir kurgu seçmeninizin özel bir nedeni var mı?

İnsanları iyi ve kötü yönleriyle kabul ettim, tüm zıtlıklarıyla yani. Hayat da bu zıtlıkların bileşimi değil mi zaten? Roman komedi ve trajediyi aynı kitapta sunarak her şeyin içinde karşıtını da barındırdığına gönderme yapıyor. Fantastik öğelerse hayal gücünün vazgeçilmezliğinden. Benim için Kafka’nın Dönüşüm romanı milattır mesela. Milan Kundera da söylüyor bunu. Roman gerçeğe birebir uymak zorunda değil. Roman anlayışımda iyi bir kurgu, dil kadar önemli. Okuyucunun hayal gücünü harekete geçiren, merak uyandıran, zekâ parıltısı barındıran, heyecanı olan, şaşırtan kurgulardan söz ediyorum. Bir olayı ya da yaşantıyı olduğu gibi aktaracaksam sözlü tarih ya da biyografi çalışmayı tercih ederim, roman yazmam. Ya da saf duyguyu vermek istiyorsam şiir de pekâlâ çok güzel başarır bunu. Yazar olarak da okuyucu olarak da düşüncem bu; roman yazmak, roman okumak isterim. Marquez başarmıştır bunu, olanı olduğu gibi anlatmamayı yani, yüksek hayal gücü barındırır Yüz Yıllık Yalnızlık, ki baştacımdır. Borges’in öykücülüğüne hayranım. Şaşırtır. Kafka zekâ saçar. Siranuş’un Mızıkası’nın belli bir kalıbı yok. Onu yazarken hem toplumsal gerçekçilikten hem büyülü gerçekçilikten beslendim; sosyal, tarihi, felsefi, psikolojik altyapısı sağlam. Kurgusu kadar edebiyatının da özgün olduğunu düşünüyorum. Çünkü şu soruları sorarak başladım işe: Dünya kadar kitap var raflarda, senin bir farkın olacak mı? Basılmaya değer bir fark yaratabilecek misin?

Son olarak okurlarınıza neler söylemek istersiniz?

Aynı zamanda bir okuyucu olarak kendime de söylediğim şey şu: Yeni ve farklı olanın peşinden koşmak zorundasın. Türkiye’de edebiyat böyle gelişecektir, yeni yazarlara şans vermeli okuyucu. Okuyucunun elinden bırakamayacağı romanlar yazmak istiyorum, karakterlerim hafızalara kazınsın, uzun soluklu tatlar bıraksın, kurgusu da edebi niteliği de yüksek olsun romanlarımın, amacım bu. Siranuş’un Mızıkası’nda tarihin belleğini ân’ın halısının üzerine dökerken, o halının hayal gücüyle işlenmiş motiflerini de okuyucuya göstermek istedim. Motiflerin arasında labirentler var, ayrıca yoğun duygular. Tarihle hayal, duyguyla zekâ iç içe yani. Barış diliyle, sevgiyle yazdım onu, okuyucu bu dili de okusun, sevgiyi hissetsin isterim.  

edebiyathaber.net (15 Ocak 2021)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r