Masthead header

Arzu Eylem: “Dünya bu denli darmadağınıkken, yaşam lime lime edilmişken dil de paramparçadır zaten.”

Söyleşi: Aynur Turan

Sabır Ağacı (öykü, 2013), İpek Gönül (öykü, 2017) ve Çok Çağı (roman, 2018) kitaplarının yazarı, Beyaz Veba (roman, 2020), Rossum’un Evrensel Robotları (roman, 2020), Kaç Rüyadır Uçamayanlara Öyküler (2021) ve Sınırları Aşmayı Öğretmek (kuram, 2021) kitaplarının çevirmeni Arzu Eylem’le İpek Gönül” adlı kitabı üzerine söyleştik. 

Özgeçmişinizi okuduğumuzda ekonomi eğitimi aldığınızı anlıyoruz. Edebiyatla bağınız nasıl oluştu? Sizi yazmaya yönlendiren neydi? 

Kitaplarla aram hep iyiydi. Çocukluğumda masal kitapları okurdum ve ilerleyen yıllarda şiire, romana ve öyküye ilgi duydum. Eğitimim gereği -Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunuyum- kuram kitapları hayatımda geniş yer kapladı ama edebiyatı hep yakınımda tuttum. Günlük tutma alışkanlığımsa yazma eylemiyle ilk tanışıklığım aslında. Zamanla her şeyi yazmaya başladım. İzlediğim filmler hakkında, okuduğum kitaplar hakkında, gördüklerim hakkında… yaşamak istediğim ya da hayal ettiğim şeyler hakkında. Bir zaman sonra yazdıklarımın kurmacaya dönüştüğünü fark ettim. Ama kitap yayımlamak aklımda yoktu. Bir arkadaşım, yazdıklarımı dosya yapıp yayınevlerine göndermemi söyledi. Ben kendimi gülün dibinde buldum.  

Kitabınızda İpek Gönül isimli bir öykü yok. “Kitap adı öykü adlarından biri olmalı” denir hep. Siz neden böyle bir tercih yaptınız? 

İpek Gönül’deki öyküleri birbirine bağlayan tek şey kırılganlıktı. Anlatmasa, içine atsa, dolaşsa açılamayacak gönüllerin yumak olmuş hikâyeleriydi. İpek Gönül öykü anlatıcılarının ortak yönü. Çok hassas ama bir o kadar da direnişçi kişiler onlar. 

Kitabın ilk öyküsü “Öyküm Geldi Dedi Giz”. “Dünya şiirden yapılmıştı…” diye başlıyor öykü, sonraki öykülerinizin çoğunda da dikkat çeken, etkileyici şiirsel                                                                                                          dile kapı açıyor. Merak ediyorum şiir de yazıyor musunuz? 

Yazmayı denedim ama yazdım diyemem. Şiir okumayı, şiiri çok seviyorum. Ayrıca müziğe de bağlıyım. Bu ikisi dile yansıyor sanıyorum. Zaten öykü şiire yakın bir tür. Şiirsel öykü tasvirini öyküye hakaret sayıyorum ama iki türün de dil işçiliği gerektirdiğini düşünürsek, akraba oldukları söylenebilir. Çünkü az sözcükle çok şey anlatma sanatıysa öykü, sözcükler üzerine uzun uzun düşünmeyi gerektiriyor. 

Oksimoron, leitmotif, aliterasyon, asonans, kişileştirme, hipofora, antifobra gibi sanatların kullanıldığı, toplumdaki birçok problemi işaret eden çok katmanlı öyküler kaleme almışsınız. “Öyküm Geldi Dedi Giz” ile başlayan kitap küçürek öykü olan “Öyküm Var” ile bitiyor. Bu yanıyla İpek Gönül’ün çerçeve öykü formunda yazıldığını söyleyebilir miyiz?

Güzel ve dikkatli okumanız için teşekkür ederim öncelikle. Sadece anlatıcılar arasında bir bağ kurmaya çalıştım. “Öyküm Geldi Dedi Giz”de öyküsü anlatılan şiirci ve “Öyküm Var” diye kitabı bitiren anlatıcı bu dünyaya sığamayan, sığmadığı için öyküsü yazılan/öykü yazan kişiler. Sanırım bu kitabın çerçeve öykü olması için yeterli değil. Çerçeve öykü deyince ilk aklımıza gelen eser Decameron’dur. Decameron’da hikâyenin anlatıldığı dönem, hikâyelerin anlatılmasının hikâyesi, hikâyelerin kendisi diyebileceğimiz üç ayrı halka vardır. İpek Gönül bu forma uymuyor bence.

Öykülerinizde iktidar, ötekileştirme, işsizlik, popüler kültür, kadınlık, yoksulluk, yalnızlık, yabancılaşma, terör, siyasi baskılar, cinsel yönelim ve cinsiyetçilik gibi pek çok sorunu işaret ediyorsunuz. Olayları kimi öyküde açıkça görüyor, kimi öyküde alt metin şeklinde okuyoruz. “Kıyısız Dünya” ve “Yek Başına Ayrılık” öykülerindeyse biçimsel farklılıklar var. Bu iki öyküye deneysel diyebilir miyiz? Öyleyse deneysel çalışmaların edebiyata katkısı nedir sizce?

Aslında her öyküde farklı bir biçim denemesi var. İpek Gönül’de yapmak istediğim günümüz yaşamını, yaşamın sesini yakalayıp öyküye yerleştirmekti. “Yek Başına Ayrılık” duygusal iniş çıkışları olan bir kadın anlatıcının öyküsü, bu yüzden anlatıyı basamaklara ayırdım. “Kıyısız Dünya” ise çoksesli bir öykü. Anlatıcı, karakterin iç sesi, dış dünyanın sesi. Zamanı ve mekânın akışını seslerle vermeye çalışan bir öykü… Bunca sözden sonra, deneysel mi, yoksa biçime yaslanan öykü mü, demeli bilemedim, kitabın sadece okuru olsaydım, sanırım bu iki tespitin arasında kalırdım.

“Kimi zaman, kelimelerin bizden bağımsız, kendilerine ait hususi bir varoluş sürdüklerine inanıyorum ve bana, bilhassa güçlü duygularla dolu olduğumuz anlarda konuştuğumuzda ya da yazdığımızda, yardımımıza nazır birtakım hecelere ya da birtakım uygun ifadelere atlayıp bir gezintiye çıkmaktan başka pek bir şey yapmıyormuşuz gibi geliyor” demiş şair Eric Ormsby. Yazım sürecinizde kelimelerinizin sizden bağımsız gezintiye çıktığını söyleyebilir misiniz? Olay örgüsü yazdıkça mı gelişiyor, yoksa önceden tasarlıyor musunuz öykülerinizi?

Roman gerçekten bir tasarım üstüne kuruluyor. Ama öykünün en başta tasarlanan bir tür olduğunu sanmıyorum. Ya da ben öyle yazmıyorum. Genelde bir his, bir fikir, bir çağrışımdan yola çıkıyorum, beni yola düşüren şey yazdıkça bir forma oturuyor. Tema biçimi, biçimse beni yönlendiriyor. Ama tabii yazıp bitirince ayıklama, ekleme, değiştirme süreci başlıyor. Kelimeler hem benimle hem de benden bağımsız diyebilirim.

İpek Gönül öykülerinde “ne anlatılacağından çok nasıl anlatılacağı” sorusu daha belirgin sanki.  Her öykü farklı bir üslupla yazılmış. Her öykünün sesi, ritmi, atmosferi farklı. Buradan hareketle, bir öyküyü değerli kılan özellikler hakkında ne söylemek istersiniz? Anlatma biçiminin/tarzının temayla bağının öneminden bahsedebilir misiniz?

Öykü türünün sanat oluşu, kurama konu edilişi iki yüzyılı içeriyor. Üzerine çok şey söylenmiş ama asla net bir tanıma ya da şablona sokulamamış bir tür de aynı zamanda öykü. Genel geçer kabuller var kuramda. Elbette benim için de bazı ön kabuller var. Örneğin öykünün teması biçimini, biçimi dilini çağırır. Bazen birbirinden ayıramazsınız bunları. Çünkü nasıl anlattığınız ne anlattığınızla kaynaşmışsa iyi öyküye yaklaşmışsınız demektir.  Şiire benzerliği de buradan geliyor zaten öykünün. Dil öykünün en önemli yanı. Konuysa yüzlerce binlerce defa işlenmiş bir şey insanlık âleminde. Öyküyü özgün kılansa o temayı nasıl işlediğiniz.  

“İntihal” öykünüzde geçtiği gibi, yaşamın sağ alt köşesine imzanızı attınız. Yazmak isteyenlere neler söylemek istersiniz?

Yazmak isteyenlere, yazanlara, hatta kendime söyleyebileceğim ilk şey: Hiçbir zaman yaşamın sağ alt yanına imza attığımızı düşünmeyelim. Çünkü böylesi bir söylem ben “oldum” demek. Yazmanın hayata benzer bir yanı var. Nasıl ki onca şey yaşadığımız halde kolay kolay “yaşadım” diyemiyor ve yaşama doyamıyorsak, insan varlığının en trajik yanı sayılan eksiklik hissini ölene dek taşıyorsak, yazarken de hep yazacağımızı, yazmanın tek çaresinin yazmak olduğunu, arkamızda bıraktığımız kitaplara asıl imzayı zamanın atacağını da bilmeliyiz. 

Öykülerde örtük anlatım ve çok anlamlılık var. Farklı sesleri bir arada duyuyoruz. Kısa, devrik, yalın cümlelerle, mizahi bir dille kurulan ironik bir anlatım var. Güzel söyleme amacı, dil işçiliği var ama yer yer de dilin parçalanmışlığı var diyebilir miyiz? 

Dünya bu denli darmadağınıkken, yaşam lime lime edilmişken dil de paramparçadır zaten. Kekemedir, hatta dil bile dilsizleşebilir. Gevezelik konuşmak anlamına gelmeyebilir. Bunlar yansımış olabilir öykülere. 

“Dil Ucu” öyküsündeki kişi, adı TC olan, iletişimsizlik kıskacı arasına sıkışmış, aşk arayan biri. Bu kişi aracılığıyla işsizliğe, yoksulluğa, adalet sistemine, milliyetçiliğe, dışlanmışlığa, üç yüz altmış yedi krizine vurgu yapılıyor. Sizce edebi metinlerin, tanıklık ettiği tarihi dönemi yansıtma sorumluluğu var mıdır?

Edebiyatın sorumluluğu, yükü, işlevi tanımlı olamaz bence. Ama yazar sorumluluğu diye bir şey var evet. Yazar da bu dünyadan biri. Dolayısıyla dünya neredeyse ve neyse, yazar da onun bir parçası. Siz tanıklığı umursamasanız bile umursamazlığa tanıklık edersiniz. Dolayısıyla edebiyat sırtlanmadığı bir şeyi bile doğallığında taşır. Ama bunu yaparken neye hizmet ettiğini bilmeyebilir. 

“Herkes aynı imla hatasını yapınca, kimse ilişkideki anlam bozukluğunu fark etmiyor, dolayısıyla yanlışın nerede olduğunu görmüyor” diyor “İmla Hatası” öyküsünün anlatıcısı. Çoğu öykünün alt metninde teknolojinin getirdiklerine rağmen gönüllü düştüğümüz iletişimsizliği, yalnız başınalığı, dilin değişip dönüşmesinden ziyade eksilmesini ve yıpranmasını okuyoruz. Bu bağlamda İpek Gönül bugünün gerçekliğini kucaklayan ve çağrışımlarıyla farklı okumalara açık, kıymetli bir metin. Brecht’e göre, “Sanatların en önemlisi birlikte yaşama sanatıdır.” Pandeminin getirdiği kısıtlamaların etkisiyle de giderek artan sosyal medya ve internet kullanımının yoğun yaşandığı günümüzde, sizce biz birlikte yaşıyor sayılır mıyız? Ortak bir amaç uğruna, kimsenin kendi kurallarını öncelemediği bir topluma ulaşmamız mümkün mü?

Kolay iletişim kuruyoruz. Mekânı, sınırları teknoloji yardımıyla aştık bile. Her şey hızla ölçülüyor. Ama konuşabildiğimizi, anlaşabildiğimizi, anlayabildiğimizi sanmıyorum. Çünkü dil sözcüğün ötesinde bakışı, mimiği, dokunuşu kısacası duyumsamayı da içerir. Bırakın birlikte yaşamayı, yakın ya da yan yana olabilmek bile zorlaştı. Ama haklısınız, gönüllü teslim olduk teknolojiye. Bir yerde tıkanacağız. Çünkü insanlık her şeye alışabilir ama sevgisizliğe, umutsuzluğa, yalnızlığa ve hissizliğe alışırsa, artık insandan bahsedemeyiz. Sadece dünya fazla paramparça görünüyor gözümüze, bir gün asıl neyin önemli olduğunu anlayacak, o parçalardan güzel ve herkes için iyi bir bütün oluşturacağız, inanıyorum. Edebiyat da bu yüzden var zaten. Hayatta bir araya getirip yakından bakamadığımız ne varsa bir metinde birleştirip yaşamı bütünsel olarak görme çabamız değil mi edebiyat? Zamanı yavaşlatmanın bir yolu değil mi?    

edebiyathaber.net (27 Aralık 2021)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r