Masthead header

Antroposen’de insan olmak: “Beni Asla Bırakma” | Feyza Toprak

İnsan-merkezciliğin yıkıcı etik ve ekolojik etkilerinin gidebileceği mecralar neresidir? İnsanlık durumundaki derin yarılmaların çağında ‘insan’ olmak ne demektir veya insan olmanın sınırları  nerelere uzanabilir? Çağdaş yazar Kazuo Ishiguro’nun altıncı romanı Beni Asla Bırakma distopik ve spekülatif bir kurgu aracılığıyla insan-merkezciliğin yıkıcı etkilerini ortaya koyuyor. Roman, insan klonlarının insandan daha az özne konumlarını ve ötekileştirilmelerini kahramanlarının performatif dili ile ortaya koyarken, normatif insan ayrıcalığının yıkıcı etkilerini anlatmada teori ve felsefeye eşlik ediyor.

Edebiyat, bilimkurgu yoluyla çağdaş imgelemimizde yer alan zengin bir “insan-olmayanlar” kataloğunu araçsallaştırarak okuyucusunu düşünsel bir yolculuğa çıkarabilir. Bu yolculukta Batı medeniyetinin etik yaşam standardını hak eden tek ‘akıllı’ varlığı olan “insan” kategorisi, sert bir eleştirinin odağına alınır. Posthümanist edebiyatta ‘insan’ kategorisi, insan-sonrası imgesi yoluyla sorgulamaya tabi tutulur. Bu anlamda insan-sonrası imgesi dünyaya, diğer türlere ve ‘insana’ yönelik vizyonumuzu ve davranışlarımızı sorgulamak veya eleştirmek için tasarlanmış bilişsel bir araç haline gelir. Ishiguro’nun bu romanda araçsallaştırdığı insan-sonrası imge, insanların tam genetik kopyaları olan, duygusal ve bilişsel özellikleri ile de insandan ayırt edilemeyen ‘klonlar’ olarak karşımıza çıkıyor. 

Roman 1990’ların sonunda İngiltere’de Hailsham adı verilen bir yatılı okulda, romanın ana kahramanlarından biri ve anlatıcısı olan Kathy’nin hayatını anlatması ile başlıyor. Hailsham, ‘bağışçı’ olmak üzere yetiştirilen klon-çocukların okuduğu seçkin bir okul olarak anlatılıyor. Müfredat, fiziksel zindeliği ve sanatsal ifadeyi ve diğer ‘yaratıcılık’ biçimlerini teşvik ediyor. Kathy’nin en yakın iki arkadaşı Ruth ve Tommy Beni Asla Bırakma’nın, geçmişe dönük anlatımının diğer iki temel kahramanı olarak sunuluyor. Kathy, ilk organ ‘bağışına’ başlamak üzere olan; on bir yıl boyunca iki bağış arasında toparlanma dönemini yaşayan diğer klonlar için bakıcılık yapmış , ayrıca Ruth ve Tommy’ye de bakıcılık yapmakla görevlendirilmiş otuz bir yaşında bir klondur.

Beni Asla Bırakma “madunu madun yapan ve ezilmiş kalmasını sağlayan nedir?” sorularını sormamıza neden oluyor. Roman ile okuyucu; aşk, fedakârlık, dostluk, ve hayatın kırılganlığının farkındalığı konularına odaklanıyor. Roman, dünyamıza benzer bir dünyada yaşayan, annesiz ve babasız doğmuş bebeklerin çaresizliğini düşünmemizin yolunu açarken, bir anne ve baba tarafından dünyaya getirilmiş ayrıcalıklı bebeklerin ileride daha uzun süre genç ve sağlıklı kalmak için biyolojik ve duygusal olarak kendilerinden hiçbir farkı olmayan ‘ötekileri’ nasıl da katledebildiğini anlatıyor. Böylece roman, romanın dışındaki dünyada ötekileştirmenin varlığını ve şekillerini aydınlatabilecek ‘bir düşünce deneyi’ senaryosu kuruyor.

Romanda, klonların insandan-aşağı statüsü, romanın basit, sade, kuru, yakıcı, derin ve şiirsel olmayan dili tarafından belirleniyor. Romanın tuhaf kelime dağarcığı, seçtiği ve seçmemeyi tercih ettiği sözcüklerle klonlara tanınan anlam dünyasını anlamamızda yeterli oluyor.

Romanda klonlar derin duygusal ve bilişsel iç yaşamları ile betimleniyor. Okuyucu onları tanıdıkça insan toplumundaki ayrımcı uygulamaları ve insan olarak kabul ettiği şeylerin sınırlarını sorgulamaya başlıyor. Klonlara karşı ayrımcılık onların bedenlerinin bir laboratuvarda yaratılmış olmasına dayanıyor. Oysa roman boyunca klonların, onları yaratan normallerden daha az insan olduğuna dair herhangi bir işaret bulunmuyor. İronik olarak klonlar daha basit varlıklar olarak muamele görse de insanlara olan organ transferinde, her bağışta bağışı alan ‘insan’ gittikçe klonlaşıyor ancak bu asla sorgulanmayan bir durum olarak kalıyor. ‘Normal’ insanlar klonların organlarını vücutlarına dâhil ettiğinde normalliklerinden ya da insanlıklarından bir şey yitirmiyorlar. Burada Ishiguro oluşturduğu kurgusal toplum ile bizi bir alıcının, insan olmaktan çıktığı bir anın var olup olmadığını sormaya davet ederken böyle bir eşiğin olmadığını da anlatıyor. Roman ile bizi insan yapan şeyin, vücudumuzda suni olarak oluşturulmuş organların varlığı, yokluğu veya belli bir yüzdesi olmadığı sonucunu çıkarıyoruz. Düz mantıkla düşündüğümüzde bir klon organ nakil ile insan ile bütünleşse de ve onun belirli bir kısmını oluştursa da hiçbir zaman bir insan olarak kabul edilmiyor. Burada ‘insan ve insan-olmayan’ arasındaki ayrımın nedeninin biyolojik sebeplerden değil sabit tahakküm kalıplarından kaynaklandığını görüyoruz.

Böylelikle roman okuyucuya bir antroposen okuma pratiği sunmuş oluyor. Antroposen anlatısında, insan kendi soyu tükenmiş geleceğini ve bunun ekolojik etkisini kabul eder, ancak insan-sonrası bir dünyanın ikliminde kendi varlığına dair bir kanıtı aramaya da devam eder.

Ishiguro’nun insandan farksız klonları insan-sonrası bir dünyada insana, insanın ne demek olduğunu anlatmak üzere kurgulanmış. İnsan klonları antroposen çağda insan-merkezci yaklaşımların yok edici etkisini gösterecek bir mecazı serimlemiş. Ishiguro insandan farksız bir insan-sonrası karakter oluşturarak bir çelişkiyi ortaya koymuş: Daha uzun ve sağlıklı bir ömür uğruna kendini yok eden insanlığın büyük çelişkisini! Bunun, daha müreffeh ve medeni bir hayat uğruna doğayı katletmekten bir farkı var mı? 

edebiyathaber.net (2 Eylül 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r