Masthead header

Anlama çabasını yaşam biçimi haline getirmek | Emek Erez

emek-erezAnlamak, üzerine düşününce ne zorlu bir eylem. Her şeyin bir anlamı var ama o anlamı belirleyen, o anlam üzerinde tahakküm kuran bir şeyler de genellikle karşımıza çıkıyor. Biz insanlar, bu konunun üzerine biraz eğilsek, pek çok durumun aslında anlama çabasından kaçındığımızdan kaynaklandığını göreceğiz belki de. Kendi dışımızda olanı, doğayı, hayvanı, bizim gibi düşünmeyeni, farklı olarak kabul ettirileni, toplumsal olayları, farklı dinleri, kültürleri, yabancıyı ve daha pek çok unsuru anlamak ve buna çabalamak ne çok sorunu çözerdi diye düşünmeden edemiyor insan. Gökhan Yavuz Demir’in “Anlamak İçin Yaşamak” kitabını okurken düşündüm bunları sonra da sanırım dünyadaki pek çok olumsuz durumun altında yatan şey, anlamaktan uzak durmak diye bir sonuca vardım. Demir, anlamak için çaba veren bir yazar, bu nedenle de anlamak sorumluluğundan kaçmayan, anlamanın çeşitli yollarını araştıran, farklı farklı metinlerle, düşünürlerle, disiplinlerle bu çabayı harmanlayan ve bu konudaki yolu açan bir yerde duruyor, kitabına da yansıttığı bu.

Kitap anlamak üzerine kurgulanmış ve bu anlama yolculuğuna Claude Lévi- Strauss ve Georges Dumézil ile başlanmış. Onların yapı ve sistem kavramları üzerinden kültürü anlama çabasına girişilmiş. Claude Lévi- Strauss kendisine az biraz temas edenlerin bileceği üzere “yapısalcılık çağı”nın başlatıcısı olarak bilinir. Düşünür önemlidir çünkü “Avrupa Merkezli” yaklaşımın kendini “uygar” olarak konumlayıp, kendi dışında kalan tüm toplulukları “ilkel” olarak tanımlamasına Demir’in deyişiyle darbeyi ilk indirendir. Her grubun farklı edimleri olabileceğini, onların farklı yaşam pratiklerinin, inançlarının sırf Avrupalılar gibi olmadığı için “geri” olarak nitelenemeyeceğini yaptığı çalışmalarla bize gösteren Claude Lévi- Strauss, “anlamak” konusuna başlamak için ideal bir isim bence bu nedenlerle. Çünkü anlamak konusu bana kalırsa önce kendin gibi olmadığını düşündüğünü tanımak için gerekli. Bu bana benzemiyor bu nedenle kendisi “ilkel” demek veyahut başka adlandırmalarla, egemen söylemin dayattığıyla karşındakini kurgulamak en basit anlamıyla kolaycılık ve indirgemecilik. Bu bölümde ayrıca Dumézil üzerinde durulmuş ve onun Türkiye’de yaptığı çalışmalarla birlikte Demir’in babasıyla karşılaşmasına dair bir anekdot aktarılmış, bu ilginç karşılaşmayı okuyanlar sanırım “dünya küçük” demekten kendilerini alamayacaklar.

Gökhan Yavuz Demir’in, kültürün trajedisini anlamak için başvurduğu yazar ise Georg Simmel olmuş. Çünkü ona göre; modern düşünürlerin neredeyse hepsi insanın muazzam sayıda kültür unsuru tarafından kuşatılmışlığını kapitalizmin, anominin, dinin, dogmanın, ideolojinin vb. ortadan kalkmasıyla sağlanacağına inanırken, sadece Simmel bu trajedinin hayat form diyalektiğinde asla sonlanmayacağını ve giderek derinleşeceğini görmüştür. Simmel gündelik hayatı öne çıkarır, özellikle metropollerin modern toplumu anlamak için biçilmiş kaftan olduğunu düşünür çünkü modern kültür kendisini bu mekânlarda inşa eder. İnsan kültür yaratıcı bir varlık olarak,C5RrlajWcAAdiOCkendi yarattığı kültüre boyun eğer hâle gelmiştir ve belki de onun içinde kaybolmuştur. Simmel bireysel kültüre önem verir ancak içinde yaşadığımız dünya için sanırım bu artık imkânsızdır. Çünkü insanı kuşatan kültür onun varlığını tehdit eder hâle gelmiştir ve “kültürün trajedisi” “insanın trajedisi” olmuştur.

Demir ayrıca, kitapta temas ettiği yazarları ortaya koydukları düşünceleri, onların biyografileri ile birlikte ele almış, çileli yaşamlarını, kırmaya çalıştıkları kaderlerini ve yaşadıkları dönemlerde akademide karşılaştıkları sıkıntıları, ekonomik güçlükleri belirtmeden geçmemiş. Bu anlamda kitabı okuyanlar bahsedilen isimlerle ilk kez karşılaşsalar bile onları ve yapmaya çalıştıklarını anlamaları daha kolay olacak diye düşünüyorum. Böylece kitap sadece anlamaya çalıştığı konuları değil, bahsedilen konularda fikirlerinden yararlanılan düşünürleri de anlamaya çalışmış dersek hata etmeyiz.

Gökhan Yavuz Demir’in konu ettiği bir diğer mevzu da suçluluk meselesi, yazar konuyu yüzleşme ve sorumluluk üzerinden ele almış. Özellikle egemenlerin ve devletlerin işlediği suçlar karşısında bireysel sorumluluk almanın önemini hatırlatmış. Bir suç işlenirken ona sessiz kalmak, tanıklık edip bilmezden gelmek, politik eğilimler nedeniyle işlenen suça seyirci kalmak gibi konular, Karl Jaspers’in “suçluluk meselesine” bakışı üzerinden tartışılmış. Jaspers’e göre: “insanın varoluşu yalnızca dünyada var olması değil, aynı zamanda insanın var olma özgürlüğü de demekti. İnsanın kendisi olan hakiki birey haline getiren en temel karakteristik özgürlüktür.” İnsanın hangi koşulda olursa olsun kendisi olarak “oluşuna” gönderme yapıyor bana kalırsa Jaspers, çünkü insanın “ben” olması kendisini nasıl gördüğü ile de ilgili. Onun varlığının özgürlüğü kimliği, rengi, dili ne olursa olsun olduğu gibi kabul görmeye dayanıyor. Ancak günümüzde insanın varoluşunun özgürlüğünün pek de mümkün olduğu söylenemez ki örneğin; Jaspers karısının Yahudi olması nedeniyle ve Nazilerle işbirliğine yanaşmadığı için sefalet içinde bir yaşama mahkûm ediliyor. Jaspers tüm bunları yaşarken, kimler kendisine destek oldu sorumluluk aldı durumla yüzleşti konusu, aslında egemenlerin işlediği suçun sadece onlarla sınırlı kalmadığını anlamak açısından önemli. Emir veren birileri var peki, ya ona karşı çıkmayanlar sorusu burada anlamını buluyor. Yazarın söylediği gibi: “Suçun daima geçmişte kalana dair olduğu doğrudur. Ama geçmişe ilişkin suç, o dönemi yaşayan kuşağa sirayet etmiştir.” Bu sadece Jaspers’in çevresi için değil, hepimiz için geçerli bir tespit. Bu nedenle tanıklık önemli ancak onun getirdiği sorumluluk da bir o kadar önemli bana kalırsa.

“Anlamak İçin Yaşamak” kitabının anlama çabası çok geniş bir perspektif sunuyor, Demir bu bahsettiklerimiz dışında; aptallığı, adaleti, öteki olarak kurgulananı da işe dâhil ediyor. Olağanüstü hâl durumlarında edebiyata yüklediği misyon da oldukça değerli benim fikrimce. Çünkü aylardır bitmeyen bir “istisna hâli” ile yaşıyoruz. Böyle bir ortamda Demir’in işaret ettiği gibi; kriz ötekini anlama fırsatı bulabilir. Böyle ortamlarda hakiki bir yazar kendi toplumsal gerçeğinin gözlerine dimdik bakabilir. Toplumsal gerçeğin silahla, emirle, istenilen şekli alabileceğine inanıldığı kriz ânında, hakiki yazar o gerçeğin kısık sesine kulak vererek politikayı edebiyat olarak okutabilecek bir hikâyeye imza atabilir. Demir’in kitap boyunca sık sık üzerinde durduğu gibi edebiyat bize içinde yaşadığımız çağın hikâyesini anlatma imkânı sunar. Anlattığınız öykü sesi kısılana ses olabilir, bu kesinlikle böyle olmalıdır durumu değildir, yalnızca böyle bir mümkünlüğün hatırlatılmasıdır.

“Anlamak İçin Yaşamak” Gökhan Yavuz Demir’in tutkuyla giriştiği anlama çabasının tezahürü bir kitap. Ancak yazar ve kitap ile ilgili bahsetmeden geçemeyeceğim bir durum daha var.  Gökhan Yavuz Demir’i Claude Levi-Strauss’un “Mit ve Anlam” kitabının çevirisi ile tanıdım, o günden bugüne yaptıklarını takip etmeye çabaladım. Her işe tutkuyla ve adanmışlıkla yaklaştığını ortaya koyduğu metinlerden ve çevirilerinden tanığım. Kendisi son KHK ile Uludağ Üniversitesi Sosyoloji bölümündeki işinden, bahsettiğimiz kitap çıkmadan birkaç hafta önce “atıldı”. Nedenleri üzerine çok şey söylenebilir ancak yukarıda “suç” meselesinde bahsettiğimiz sorumluluk nedeniyle kendisi atıldığını düşünüyorum. Egemenlerin suçuna ortak olmak istemediği için tanıklık sorumluluğunu yerine getirdiği için. Şimdi ben de bu nedenle, tanık olduğum bu haksızlık nedeniyle, sadece bu kitaptan bahsedip geçemedim.  Çünkü anlama tutkusuna tanık olduğum, anlamayı yaşam biçimi hâline getirmiş bir yazara ve yaşadığım günlere sessiz olmama sorumluluğum var.

Emek Erez – edebiyathaber.net (27 Şubat 2017)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r