Dönem romanlarını yan yana okumak, benim için her zaman bir sahnenin perdesini aralamaya benzer. Aynı yılları anlatan eserler birbirine yaklaştıkça tek tek kahramanların ötesinde bir çağın sesi duyulur; sokaklar, evler, korkular ve suskunluklar birbirini tamamlar. Okur da dışarıda kalamaz. Bazen öfkelenir, bazen şaşırır, çoğu zaman da yorulur.

İşgal İstanbul’unu anlatan romanları yeniden okurken bu yorgunluğu daha derinden hissettim. Çünkü bu coğrafyada geçmiş, sadece geride kalmış bir zaman değildir; bugünün içine sızmayı sürdürür. Sodom ve Gomore’den Esir Şehrin İnsanları’na, Sahnenin Dışındakiler’den Üç İstanbul’a uzanan her metin, bana aynı şehrin başka bir yüzünü gösterdi. Bir noktada kitapları kapatıp “Ah İstanbul… İstanbul olalı…” dedim ve sustum.
O suskunluğun ardından romanlara bir kez daha dönmek istedim. Sözde Kızlar, Mahşer, Biz İnsanlar, Halâs ve Dersaadet’te Sabah Ezanları da bu okumaya katılınca karşıma vicdanı, arzuları, zaafları ve direnme gücü sınanan büyük bir insan kalabalığı çıktı. Tamer Erdoğan’ın Türk Romanında Mütareke İstanbul’u ile Mehmet Törenek’in Türk Romanında İşgal İstanbul’u çalışmaları, bu kalabalığı aynı tarihsel zemin üzerinde düşünmeme yardımcı oldu.
Romanları kesin çizgilerle sınıflandırmak istemiyorum. Daha çok, okurken kurduğum kişisel yakınlıkların haritasını çıkarmaya çalışıyorum. Necdet’in öfkesine, Kâmil Bey’in ağır ağır uyanan sorumluluk duygusuna, Halâs’ın Nihat’ına ve Mahşer’in Nihad’ına yaklaştım. Leyla’nın, Belkıs’ın ve Behiç’in çevresinde ise işgalin arzulara, ilişkilere ve gündelik davranışlara da sızdığını gördüm.
En çok da direnenlerle iş birliğine kayanların arasında kalanlara takıldım. Uzun süre seyredenlere, karar vermeyi erteleyenlere, konforunu kaybetmekten korkanlara… Çünkü tarih anlatıları çoğu zaman kahramanlarla hainleri öne çıkarır; roman ise aradaki kalabalığı, insanın kendine bile itiraf edemediği tereddütleri gösterir.
İşgalin Şehre Bıraktığı Ses
Bir şehrin tarihi yalnız zaferlerinde değil, yenilgilerinde nasıl konuştuğunda da saklıdır. Hangi sokaklarında utandığı, hangi meydanlarında kendini topladığı, ne zaman sustuğu… İstanbul’un Mütareke yılları böylesi ağır bir hafıza yükü taşır. Üstelik bu yük yalnız askerî birliklerin, zırhlıların, karakolların ve resmî bildirilerin ağırlığı değildir. İşgal, insanların eğlenme biçimine, birbirine bakışına, korkusuna, öfkesine ve utancına kadar siner. Tarihin rakamlarla sustuğu yerde, roman insan yüzleriyle konuşmaya başlar. Tarih kitaplarında birkaç satırla geçen olaylar, edebiyatta insan yüzü kazanır.
13 Kasım 1918’de İtilaf donanmasının İstanbul’a gelişiyle fiilî işgal başladı; 16 Mart 1920’de şehir resmen ve doğrudan denetim altına alındı. 1918 ve 1920 yılları, imparatorluk hafızasında sadece birer takvim yaprağı değildir. Bu tarihler bir merkezin ruhsal çöküşünün iki ağır eşiği olarak belirir. İstanbul hâlâ payitahttır; fakat artık kendi kaderi hakkında karar veremeyen, siyasî karar merkezinin dışına itilen bir başkenttir.

Bu romanları tek başına “şehir romanı” diye okumak bu yüzden eksik kalır. Onlar aynı zamanda merkezini kaybetme romanlarıdır. Devletin eski merkezi zayıflarken roman kahramanlarının iç dengeleri de sarsılır. Kimin nerede durduğu, neye inandığı, ne zaman sustuğu ve hangi anda harekete geçtiği önem kazanır.
Erdoğan ile Törenek’in çalışmaları, farklı dönemlerde yazılmış bu eserleri aynı tarihsel kırılmanın ayrı edebî yankıları olarak düşünmeye imkân veriyor. Benim okumam da bu ortak zeminden hareket ediyor.
Kadınlar, Şehir ve Yozlaşma Korkusu
Mütareke İstanbul’unu anlatan romanlarda anlatının yükünü yalnız erkek kahramanların vicdanı, öfkesi ve tereddüdü taşımaz. Kadın karakterlerin omuzlarına da şehri temsil eden ağır anlamlar yüklenir. Şehir çoğu kez kadın bedeni, giyimi, hareketliliği ve kadın-erkek ilişkileri üzerinden okunur. Leyla, Belkıs, Mebrure, Vedia, Sabiha ve Seniha, birer roman kişisi olmanın yanında, metinlerin erkek merkezli bakışında İstanbul’a dair korkuların, arzuların ve ahlaki yargıların taşıyıcısına dönüşür.
Bu kadınları okurken bazen kendi hikâyelerinden çok, üzerlerine yüklenen anlamların ağırlığını hissettim. Leyla’nın savruluşunda Yakup Kadri’nin İstanbul’a yönelttiği kırgın bakış, Mebrure’nin korunmaya çalışılan masumiyetinde ise Peyami Safa’nın yanlış Batılılaşma ve değer kaybı karşısındaki tedirginliği belirir. Bu kadınlar romanların kıyısında durmaz; şehrin nasıl tahayyül edildiğini açığa çıkaran merkezî kişilere dönüşür.
Yine de eleştirel mesafeyi kaybetmemek gerekir. Romanlar toplumsal çözülmeyi kadın karakterler üzerinden etkili biçimde anlatırken, bu çözülmenin sorumluluğunu onların davranışlarına yükleme eğilimi de gösterir. Leyla’nın savruluşu, Belkıs’ın ihtişam tutkusu, Vedia’nın cazibesi ya da Seniha’nın yıpranmış ilişkileri İstanbul’un birbirinden farklı yüzlerini gösterir ancak bu yüzlerin çoğu erkek bakışının süzgecinden geçerek kurulur.
Tarihsel gerçeklik daha karmaşıktır. Mütareke ve Millî Mücadele yıllarında kadınlar yardım cemiyetlerinde, mitinglerde, basında ve eğitim faaliyetlerinde de yer alırlar. Beyaz Rus göçmen kadınlarının eğlence, hizmet ve emek alanlarındaki varlığı, kadınların şehir hayatındaki görünürlüğünü ve çalışma biçimlerini de çeşitlendirir. Dolayısıyla romanlardaki kadın temsillerini tarihsel gerçekliğin kendisi olarak değil, erkek merkezli edebî tahayyülün biçimlendirdiği yorumlar olarak okumak daha yerinde olur.
Şehrin çöküşünü yalnız kadın bedeni ve davranışı üzerinden anlatmak, erkeklerin siyasî ve ahlaki tercihlerinin payını gölgeleyebilir. Romanlar gücünü de sınırını da burada ele veriyor. İstanbul’un çöküşünü anlatırken kadınlara taşıyabileceklerinden daha ağır bir anlam yüklüyorlar.
Sodom ve Gomore: Salonların İçindeki İşgal
Yakup Kadri’nin Sodom ve Gomore’sinde işgal önce salonda hissedilir. Romanın öfkesi yalnız yabancı askerlerin İstanbul’a gelişine değil, kimi yerli çevrelerin bu gelişi bir sosyal yükselme fırsatı gibi karşılamasına yönelir. Leyla’nın çevresi, İngiliz subaylarıyla kurulan yakınlıklar, Beyoğlu ve Şişli’nin parıltılı fakat içten içe kararmış havası, işgalin ahlaki boyutunu öne çıkarır.
Salon sahnelerini okurken gözüm hep Necdet’in yüzünde kaldı. Leyla’nın çevresinde rahatça dolaşan işgal subaylarıyla yerli çevrenin gönüllü yakınlığı aynı kareye girdiğinde mesele basit bir aşk kırgınlığını aşar. Necdet’in Leyla’ya duyduğu hayal kırıklığı, İstanbul’un kendi haysiyetini bir davet sofrasında, bir gülüşte, bir hayranlık bakışında unutmasıyla birleşir. İşgalin acısı burada zırhlıların gölgesinden çok, salondaki gönüllü neşede duyulur.
Romanın sert ve zaman zaman ahlakçı tonu, yer yer okuru sıkıştırsa da dönemin öfkesini güçlü biçimde taşır. Captain Jackson Read, Major Will ve Captain Marlow çevresinde kurulan ilişkiler, yabancı varlığın bedene, eğlenceye ve toplumsal itibara nasıl sızdığını gösterir. Düşman limandadır; fakat bazen sofrada, baloda, taklitte ve hayranlıkta da karşımıza çıkar.
Sodom ve Gomore’nin asıl karanlığı, dışarıdan gelen kuşatmayla içerideki gönüllü çözülmenin birbirine karıştığı yerde yoğunlaşır. Pahalı kıyafetler, yabancı isimler ve ödünç alınmış jestler arasında Necdet’in içi daralır. Ben de romanın öfkesine en çok onun huzursuzluğundan yaklaşabildim.
Esir Şehrin İnsanları: Seyirciden Sorumlu İnsana
Kemal Tahir’in Esir Şehrin İnsanları’nda İstanbul daha ağır, daha sabırlı ve daha toplumsal bir bakışla kurulur. İşgal burada insanları birbirinden ayıran büyük bir tarih imtihanıdır. Kâmil Bey’in hikâyesi, konforlu bir İstanbul aydınının sorumluluk fikrine ağır ağır yaklaşmasını anlatır. Onu değerli kılan, romana hazır bir kahraman olarak girmemesidir.
Kâmil Bey önce evinin, ailesinin, alışkanlıklarının ve sınıfının güvenli alanında durur. Sonra dışarıdaki esir şehir, yavaş yavaş bu alanın içine sızar. Onu okurken bir insanın yalnız düşüncelerinin değil, konforunun da sınandığını hissederiz. Dönüşümü bir sloganla değil, gittikçe büyüyen iç rahatsızlığıyla başlar.
Kemal Tahir insanları kolayca iyi ve kötü diye ayırmaz. Direnenler, iş birliğine kayanlar ve uzun süre seyredenler vardır. Kâmil Bey bu üçüncü alandan çıkar, seyirci kalmayı bırakıp sorumluluk almaya başlar. Paşazadeliğin, aile çevresinin ve eski hayat alışkanlıklarının içinden Millî Mücadele’ye yaklaşmak kolay değildir; romanın inandırıcılığı da bu güçlükten doğar.
İstanbul’un çürüyen yüzünün yanında hâlâ toparlanabilecek damarını da gösterir Esir Şehrin İnsanları. Kâmil Bey’in vicdanı, esir şehrin içinde henüz sönmemiş bir ihtimal gibidir. Gazete haberleri, dost sohbetleri, tutuklanma korkusu, gizli örgütlenmeler ve aile içindeki sessizlikler aynı baskıyı büyütür. Kemal Tahir bu baskıyı tek bir kahramanlık anına değil, gündelik hayatın içine yayar.
Benim için romanın en güçlü anları, Kâmil Bey’in hayatını artık yalnız kendisine ait sayamadığı anlardır. Esir şehir, sonunda onun odasına kadar girer.
Sahnenin Dışındakiler: Seyretmenin Hüznü
Tanpınar’ın Sahnenin Dışındakiler’i işgal İstanbul’unu daha içli ve daha kırık bir yerden görür. Mesele siyasî bir istilanın ötesinde, eski terbiyenin, zaman duygusunun, mahalle ve ev içi düzenin dağılmasıdır. Cemal’in bakışı, keskin bir politik öfkeden çok gecikmişlik ve dışarıda kalmışlık hissiyle örülür.
Cemal’in Sabiha çevresinde dolaşan arayışı benim için yalnız bir aşk ya da hatıra çizgisi değildir. Cemal, Sabiha’yı ararken kaybolmuş bir İstanbul zamanını da arar. Sokakların, evlerin ve çocukluk hatıralarının peşine düştükçe işgal, askerî bir kuşatmanın ötesinde insanın kendi geçmişiyle arasına giren bir perdeye dönüşür.
Romanın adı, döneme ilişkin temel karşıtlığı daha baştan kurar. Romanın kurduğu karşıtlıkta asıl mücadele Anadolu’da sürerken İstanbul, çoğu kez olup biteni uzaktan izleyenlerin şehri olarak belirir. Fakat bu seyircilik basit bir pasiflik değildir; tarihsel şaşkınlığın, geç kalmışlığın ve kendine yer bulamamanın iç içe geçtiği bir ruh hâlidir. Tanpınar’ın İstanbul’unda baskın duygu, ihanetten çok mahzun bir seyirciliktir.
Şehzadebaşı, mahalle, komşuluklar ve eski gündelik nezaket biçimleri, işgalin karşısına kaybedilen hayat kalıpları olarak çıkar. Tanpınar’ı okurken insan boşalan bir sokağa bakar. Gürültü azalır; kayıp daha derinden duyulur. Geriye insanın kendi şehrinde bir misafire dönüşmesi hissi kalır.
Üç İstanbul: Çöküşün Uzun Tarihi
Mithat Cemal Kuntay’ın Üç İstanbul’unda Mütareke, uzun süren bir bozulmanın son perdesidir. II. Abdülhamid, II. Meşrutiyet ve Mütareke dönemlerini birlikte anlatan roman, Adnan’ın yükselişi ve düşüşü üzerinden, dönemlerin ahlakını da tartışır.
Eşya, konak, salon ve kıyafet ayrıntıları burada rastlantı değildir. İnsanların hangi eşyaya göz diktiği, hangi çevrede görünmek istediği, kabul görmek uğruna neleri feda ettiği dönemin ruhunu ele verir. Adnan’ın ihtirası, Belkıs’ın gösterişli dünyası ve Süheyla’nın daha sade ve içe dönük dünyası İstanbul’un birbirine uzak yüzlerini yan yana getirir.
Belkıs’ın çevresindeki kumaşlar ve konaklar onun ihtişam tutkusunu, Adnan’ın yükselme arzusu ise şehrin ikbal düşlerini somutlaştırır. Süheyla’nın sessiz dünyası ise bu gösterişin karşısında başka bir hayat ihtimalini hatırlatır.Süheyla’nın sessiz dünyası ise bu gösterişin karşısında başka bir hayat ihtimalini hatırlatır. Adnan’ın iki dünya arasında savruluşu, İstanbul’un ruhundaki çatlağı insan yüzüne taşır.
Üç İstanbul, işgali yalnız 1918 sonrasının meselesi olarak görmez. Mütareke günlerinde açığa çıkan zaafların daha eski ikbal hırslarından, bürokratik çıkar ilişkilerinden ve gösteriş tutkusundan beslendiğini düşündürür. Son felaket bir başlangıçtan çok ifşadır. Şehir, uzun zamandır taşıdığı çatlakları artık gizleyemez.
Romanın bende bıraktığı en güçlü iz de bu geniş zamandır. Çöküş birdenbire başlamaz. Adnan’a bakarken her dönemde kendine yeni bir ikbal kapısı arayan zihniyetin sürekliliğini de okuruz.
Sözde Kızlar ve Mahşer: Ahlak, Yorgunluk ve Yabancılaşma
Peyami Safa’nın erken romanları Mütareke İstanbul’unu iç çözülme ve ahlaki huzursuzluk üzerinden okur. Sözde Kızlar’da Mebrure’nin taşıdığı değerler, İstanbul’un yüzeysel ve savruk çevreleriyle karşı karşıya gelir. Behiç ve etrafındaki ilişkiler, savaş ve işgal yıllarında değer duygusunu yitirmiş bir sosyal zemini temsil eder.
Mebrure’nin İstanbul’a gelişi, kayıp babasını aramanın ötesinde, kaybolmuş bir güven dünyasını aramaya dönüşür. Behiç’in çevresindeki evler, masumiyetin kolayca harcanabildiği dar ve bunaltıcı mekânlardır. Mebrure’ye üzülürken, onun saflığına yüklenen aşırı anlamı da düşünmeden edemedim. Safa’nın bu ilk dönem romanlarındaki kadınları, çoğu kez yozlaşma ile korunması gereken masumiyet arasında sıkışır.
Mahşer aynı huzursuzluğu daha karanlık, daha yorgun bir tona taşır. Cepheden dönen Nihad’ın İstanbul’da bulduğu şey, fedakârlığın anlaşılmadığı bir gündelik hayattır. Ölümün içinden gelen bir insanla şehrin kayıtsızlığı arasındaki mesafe açıldıkça Nihad’ın kırgınlığı büyür. İstanbul onun için savaş yorgunluğunun tanınmadığı bir yabancılaşma mekânına dönüşür.
İki roman birlikte okunduğunda Safa’nın temel endişesi daha açık seçilir. İşgal dışarıdan gelen askerî baskıyla birlikte içerideki değer kaybını hızlandıran bir dönemdir. Safa’nın sert, yer yer ahlakçı dili bugünün okurundan mesafe ister. Yine de gençlik, aile, kadınlık ve modernleşme çevresinde biriken korkular bu dilin içinde açıkça duyulur.
Biz İnsanlar: İdeal Kaybının Gölgesi
Biz İnsanlar, Mütareke meselesini daha geniş bir fikir buhranı olarak ele alır. Orhan’ın zihnindeki sorular memleketin hangi ideale tutunacağı, Batılılaşmanın nasıl yaşanacağı ve ortak bir ahlak zemininin mümkün olup olmadığı çevresinde dolaşır.
İşgal bu romanda geçmişte kalmış bir olay gibi durmaz; sonraki yılların düşünce iklimine sızan bir gölge hâlindedir. Vedia ve Necati başta olmak üzere çevresindeki kişiler, Orhan’ın iç çatışmasını keskinleştirir. Bir yanda cazibe, konfor ve sosyal yükselme arzusu; öte yanda millet, sorumluluk ve ahlak fikri vardır.
Orhan’ın yaşadığı gerilim, basit bir aşk çatışmasına ya da fikir tartışmasına indirgenemez. İnsanın hangi çevreye, hangi söze ve hangi hayat biçimine yaklaştığında kendini kaybedeceği sorusu sürekli canlı tutulur. Bu yüzden Orhan’ın tereddüdünde dönemin bütün fikrî bulanıklığının insandaki karşılığını gördüm.
Bir şehir yenilgiden sonra kurtulabilir. Fakat insanların zihninde açılan boşluk aynı hızla kapanmaz. Biz İnsanlar, Mütareke İstanbul’unu en çok bu ruhsal artçı sarsıntılarıyla anlatır.
Halâs: Tarih Şeridinin İçinde Kurtuluş Arayışı
Mehmet Rauf’un Halâs’ı Mütareke ve Millî Mücadele çizgisini açık bir tarihsel akış içinde verir. İzmir’in işgali, Sevr, kongreler, 16 Mart 1920, TBMM’nin açılışı ve düzenli ordunun kuruluşu romanın zeminini oluşturur. Halâs, tarihsel süreci dolaylılaştırmak yerine açıkça izlemeyi tercih eden bir romandır.
Nihat’ın hikâyesi, bireysel aşk çizgisinden bağımsızlık fikrine doğru genişleyen bir bilinçlenme sürecidir. Aşk ilişkileri bile siyasî tercihi açığa çıkaracak biçimde kurulur; manda ve himaye düşüncesiyle tam bağımsızlık arzusu, kişilerin birbirine yaklaşma ve birbirinden uzaklaşma biçimlerinde karşılık bulur.
Nihat’ın kişisel yönelişleriyle memleketin kaderi birbirinden ayrılmaz. İşgal haberleri, İstanbul’un havası ve Anadolu’ya açılan kurtuluş fikri aynı çizgide ilerler. Yer yer açık bir tarih dersinin sesi duyulur; bu açıklık romanı zaman zaman fazla öğretici kılsa da dönemin kararsızlığa tahammülünün kalmadığını güçlü biçimde hissettirir.
Halâs, Yakup Kadri’nin öfkeli salonlarından, Tanpınar’ın hüzünlü seyirciliğinden ve Peyami Safa’nın ahlaki huzursuzluğundan daha doğrudan bir kurtuluş anlatısına yönelir.
Dersaadet’te Sabah Ezanları: Sonradan Kurulan İşgal İstanbul’u
Attilâ İlhan’ın Dersaadet’te Sabah Ezanları’nı bu halkaya eklerken tarihsel mesafeyi unutmamak gerekir. İlhan, Mütareke yıllarını yaşamış yazarlarla aynı tarihsel mesafeden konuşmaz; işgal İstanbul’unu arşiv, gazete, tarih okumaları ve kendi siyasî bakışı içinden sonradan kurar. Roman bu nedenle geçmişe dönük güçlü bir müdahaledir.
İlhan’ın İstanbul’u kalabalık, karanlık ve sinirlidir. Liman, gümrük, telgraf, yabancı çevreler, ticaret ağları ve siyasî pazarlıklar birbirine bağlanır. Bacaksız Abdi Bey gibi kişiler, çöken bir siyasal sınıfın ve çıkarcı aklın kimi zaman karikatürleşen, kimi zaman acılaşan yüzünü taşır.
Bu romanda işgali en çok görünmez bir ağ gibi hissettim. Yalnız askerin postalı değil; paranın, haberin, dedikodunun ve çıkarın ördüğü bir ağ… Şehir bir salondan çok telgraf telleri, liman hesapları, kulis bilgileri ve pazarlıklar arasında hareket eder.
Dersaadet’te Sabah Ezanları, Yakup Kadri’nin ahlaki çöküş vurgusunu daha geniş bir bağımlılık düzenine taşır. İşgal ekonomiye, basına, haberleşmeye, bürokrasiye ve gündelik hayata yayılmıştır. Daha geç bir tarihte yazılmış olsa da Mütareke İstanbul’unu anlatan romanlar arasında ayrı bir yer edinir ve geçmişe başka bir açıdan bakmaya zorlar.
Mekânlar: İki Ayrı Saatle İşleyen İstanbul
Mütareke romanlarının İstanbul’u iki ayrı saatle işler. Biri mahallenin, caminin, konağın, eski terbiyenin ve yerli hafızanın saatidir. Öteki limanın, Pera’nın, devriyelerin, barların, yabancı subayların, telgrafın ve piyasanın saati. Romanlar bu iki zamanı çoğu kez aynı sayfada karşı karşıya getirir.
Üç İstanbul’da Süleymaniye ile Beyoğlu arasındaki gerilim, Sahnenin Dışındakiler’de mahalle ve dışarıda kalma duygusu, Sodom ve Gomore’de Beyoğlu’nun karanlık parıltısı, Dersaadet’te Sabah Ezanları’nda liman ve haberleşme ağları, işgalin zamanı da bozduğunu düşündürür. Eski hayat ritimleri, yabancı ve buyurgan bir akışın içine sıkışır.
Romanların kurduğu karşıtlıkta bir tarafta eski evlere sinmiş mahcubiyet, öte tarafta yeni eğlence biçimlerinin pervasızlığı vardır. Bu yüzden sandalye, sofra, kıyafet, sokak lambası ya da vapur iskelesi basit bir ayrıntı olarak kalmaz; dönemin tarihsel gerilimini taşır.
Kaybolan yalnız hükümranlık değildir; hayatın ritmi de bozulur. İstanbul, aynı anda hem eski bir başkent hem de yabancıların geçici fakat buyurgan varlığıyla biçimlenen büyük bir bekleme odasına benzer.
Direnenler, İş Birlikçiler ve Seyirciler
Mütareke İstanbul’u romanlarının en kıymetli yanlarından biri, iş birliği ile direniş arasına üçüncü bir alan yerleştirmeleridir. Seyirci kalanlar. Tarih anlatıları çoğu zaman kahramanlarla hainleri öne çıkarır. Roman ise korkudan, yorgunluktan, menfaatten, umutsuzluktan ya da alışkanlıktan dolayı hiçbir şey yapamayan kalabalığı da gösterir.
Kemal Tahir’de seyircilik aşılabilecek bir eşiktir; Kâmil Bey’in dönüşümü bunu gösterir. Tanpınar’da daha hüzünlü, daha varoluşsal bir hâl alır. Yakup Kadri’de seyretmek neredeyse ahlaki bir suça dönüşür. Peyami Safa’da ise değer kaybı ve ideal buhranı biçiminde karşımıza çıkar.
Okur olarak en çok burada zorlandım. İhanet edenleri ve direnenleri görmek kolaydır. İnsanı asıl rahatsız eden, uzun süre hiçbir şey yapmadan bekleyenlerin çokluğudur.
Yine Aynı İç Çekiş
Bu eserlerin toplamı bize nasıl bir İstanbul bırakır? Ne bütünüyle kirlenmiş ve kurtarılamaz bir şehir ne de baştan sona gizli kahramanlarla dolu bir şehir… Bölünmüş, kendi kendisiyle kavgalı, sokakları birbirine benzese de ruhları birbirinden uzak semtlerden kurulmuş bir İstanbul. Beyoğlu’nu görmeden Süleymaniye’yi, konakları görmeden dar ve yoksul evleri, limanı görmeden mahalleyi, yabancı subayı görmeden ev içindeki korkuyu anlayamayız.
Lozan Barış Antlaşması’nın ardından işgal kuvvetlerinin son birlikleri 2 Ekim 1923’te İstanbul’dan ayrıldı; 6 Ekim’de Şükrü Naili Paşa komutasındaki Türk birlikleri şehre girdi. Fakat romanlar, siyasî kurtuluşun hafızadaki işgali bir anda bitirmediğini söyler. Tanpınar’ın hüznünde, Yakup Kadri’nin öfkesinde, Kemal Tahir’in insan tiplerinde, Peyami Safa’nın huzursuzluğunda, Mehmet Rauf’un tarihsel açıklığında ve Attilâ İlhan’ın sert yorumunda aynı tortu varşlığını sürdürür.
Bu yapıtları yan yana okuyunca İstanbul’u kendi aynasına zorla baktırılmış bir şehir gibi düşündüm.. İşgal yılları, şehrin yalnız düşmanla değil, kendi zaafları, korkuları ve suskunluklarıyla da yüzleştiği yıllardır. Romanların sonunda yine baştaki cümleye döndüm: “Ah İstanbul… İstanbul olalı…” Bu kez sustuğum yerde hüzünle birlikte romanların taşıdığı ağır tanıklık da vardı.
Yararlanılan Kaynaklar
Romanlar
İlhan, A. (1981). Dersaadet’te Sabah Ezanları. Ankara: Bilgi Yayınevi.
Karaosmanoğlu, Y. K. (1928). Sodom ve Gomore. İstanbul: Hamit Matbaası.
Kuntay, M. C. (1938). Üç İstanbul. İstanbul: Semih Lütfi Kitabevi.
Rauf, M. (1998). Halâs (Kurtuluş) (E. N. İşli, Haz.). İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
Safa, P. (1924). Mahşer. İstanbul: Orhaniye Matbaası.
Safa, P. (1999). Biz İnsanlar. İstanbul: Ötüken Yayınları.
Safa, P. (2011). Sözde Kızlar. İstanbul: Alkım Yayınları.
Tahir, K. (1995). Esir Şehrin İnsanları. İstanbul: Adam Yayınları.
Tanpınar, A. H. (2003). Sahnenin Dışındakiler (5. bs.). İstanbul: Dergâh Yayınları.
İnceleme ve tarih kaynakları
Armaoğlu, F. (1998). İngiliz belgelerinde İstanbul’un işgali (16 Mart 1920). Belleten, 62(234), 467–494. https://doi.org/10.37879/belleten.1998.467
Çakır, S. (1994). Osmanlı kadın hareketi. İstanbul: Metis Yayınları.
Criss, B. (1999). Istanbul under Allied occupation, 1918-1923. Leiden: Brill.
Durmuş, G. (2017). Peyami Safa’nın romanlarında dünya savaşlarına yönelik tahliller. Folklor/Edebiyat, 23(90), 113-128. https://doi.org/10.22559/folkloredebiyat.2017.26
Erdoğan, T. (2005). Türk romanında Mütareke İstanbul’u. İstanbul: Kanat Kitap.
Karabulut, M. (2009). “Esir Şehrin İnsanları” romanı üzerine bir inceleme. Erdem, 54, 127–136. https://doi.org/10.32704/erdem.2009.54.127
Özcan, N. (2014). Mithat Cemal Kuntay’ın Üç İstanbul romanında tiplerin ve dönemlerin aynası eşya. Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, 52, 181-214. https://dergipark.org.tr/tr/pub/ataunitaed/issue/2897/40214
Şener, M. (2020). Mehmet Rauf’un “Halâs” adlı romanında işgal ve direniş. Akademik Dil ve Edebiyat Dergisi, 4(4), 983-1000. https://doi.org/10.34083/akaded.821664
Törenek, M. (2013). Türk romanında İşgal İstanbul’u. İstanbul: Kitabevi Yayınları.
Tunçay, M. (2015). Mütareke İstanbul’u (1918–1923). Antik Çağ’dan XXI. Yüzyıla Büyük İstanbul Tarihi içinde (C. 2, ss. 242–251). İstanbul: İBB Kültür AŞ–İSAM.
Uçman, A. (2018). Sahnenin Dışındakiler yahut İşgal İstanbulu’nun romanı. Osmanlı İstanbulu V içinde (ss. 253–261). İstanbul: İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi Yayınları.


















