Masthead header

Agamben’in Genius’undan Fuzuli’nin Mecnun’una | İsmail Gezgin

ismail-gezginLatinler doğum anında her insanın koruyucusu olan ilaha Genius derlerdi. İtalyancada sözcüğün etimolojik kökeni açıktır ve günümüzde de genio (Türkçede cin, deha, zevk, memnuniyet anlamına gelir; Gignere yani generare –üretmek, doğurmak fiiliyle bağlantılıdır) ve generare sözcükleri arasındaki yakınlık görülebilir. Genius’un generare ile ilgisinin olduğu, Latinler için her şeyden önce mükemmel bir ‘evlilik’ nesnesi olan yatak, yani genialis lectus adlandırmasından anlaşılmaktadır, çünkü üreme eylemi yatakta gerçekleşir. Doğum günü Genius için kutsaldır ve bu nedenle İtalyanlar bugün bile doğum gününü hâlâ genetliaco diye adlandırırlar…” (Giorgio Agamben, “Dünyevileştirmeler”, İtalyancadan çeviren Betül Parlak, Monokl Yayınları).

Bir Romalı yokluğun, hiçliğin karanlığından cennetle özdeş ana rahmine, yaşama düştüğü anda Latinlerin Genius dediği kutsal koruyucu işbaşı yapıyordu. Rahmin içinde başlayan kalp atışları bir Genius’u da beraberinde yaşama taşıyor, gelecekteki uzun yıllar onun refakati ile güvenceye alınıyordu. Herkesin ve hatta her şeyin bir koruyucu Genius’u vardı; Romalıların tarihsel yolculuğunun devamı için bir zorunluluktu. Roma sınırlarını düşmandan koruyan Terminus, evlerin sınırlarını koruyan Janus, kadınlarda doğumun bereketli dölünün sağlayıcısı Juno, malın mülkün koruyucusu Lar ve yemek dolabının bereketinden sorumlu Penus… hepsi birer Genius’tu ve tüm bu çaba insanın genlerini sağlıklı biçimde geleceğe taşımak içindi. Tutku ve haz için bedenleri hazırlamak, yumurtaları kızıştırmak, spermleri kışkırtmak, bedenleri yatağa bağlamak onun sorumluluk alanını teşkil ediyordu. Bu nedenle Romalılar onun isminden esinlenerek yataklarına genialis lectus demişlerdi. Genius, kadın ve erkeğin ilişkisine cin karıştırıyor, bedenleri günaha yaklaştırıyordu. Kanların kaynaması ve ilişkilerin ısınması onun maharetini gösteriyordu. Romalıları, âşık olmaktan imtina ettikleri, kaçtıkları, sadece çocuk üretimi için yaklaştıkları kadınlarına iten bir güçtü Genius. Kadim Yunan kültüründen beri uzak durulmaya özen gösterilen kadın aşkı, Geniusların gayretiyle, en azından gizil karanlık köşelerde bedensel hazlar için tercih edilir oluyordu. Latince aynı kökten türemiş, Türkçede gen anlamını taşıyan genus kelimesinin de aile, cins, soy manalarını vermesi manidardır. Romalılar genlerinin ve dolayısıyla soylarının devamını bugün araştırmacıların göz ardı ettikleri bu tanrısal varlığa borçluydular… Ancak Roma’nın sosyal normlarını inşa eden eril dili, Genius’un büyüsüne kapılıp ifrata gidişe karşı uyarmayı da ihmal etmiyordu. Cinsiyet rollerinin pozitif ayrımcılık yaptığı erkeklerin, bu cazip tanrının yolunda kendilerini kaybetmeleri halinde lanetlenecekleri hususunda dikkatlerini çekiyordu.

Romalıların iman etmelerinden sonra, cinsel ilişkiyi hepten mekanikleştirerek aşktan ve tutkudan uzaklaştıran Hıristiyan söylem, insanları günaha sevk eden Genius’ları lanetlemişti. Onlara uymak insana mutluluk vermezdi; kadının ve yatağın uzağında durmak gerekirdi. Bu nedenle de Genius’ların isimleri zamanla, olmaması gereken yerde, kültürlenmemiş ham davranışlarla anılır olmuştu. Modern dünyanın psikopatolojik durumları anmak için yâd eder hale geldiği Genius, insanın içindeki üreme motivasyonundan başka bir şey değildi.

DuNYEViLEsTiRMELER_151406_1Genius’un Türkçedeki karşılığının cin olması bir hayli manidardır. C-n-n (cenne) kökünden gelen bu kelime Arapçada saklı, gizli, kapalı (mestur) gibi örtük manalar taşımaktadır. Cennet, cenin, cinnet, ecinni gibi kelimelerle akraba olan cin, ünsiyet kelimesinden türeyen ve insana işaret eden ins (tanınmak, bilinmek, türemek) kelimesiyle bağlantılıdır. Cin ve insan bir tahterevallinin iki ucu gibi birbirlerine bağlıdırlar. Romalıların Genius’u gibi, İslam kültürünün cini insanın refakatçisidir. Burada özellikle cennet ve cenin kelimeleri dikkati çekmektedir. Üzeri yeşilliklerle kaplı bahçe anlamına gelen cennet ve saklı, kapalı, gizli, örtülü anlamlarına gelen cenin Romalıların Genius’unda olduğu gibi cinselliğe vurgu yapmaktadır; işlenen kadim günahın neticesinde cennetten kovulan insan, cinselliğin sonucu olarak ana rahminde yapacağı bir yolculukla dünyaya gelecektir… Öte yandan aynı kökten gelen cinnet, cünun ve tecennüm kelimeleri cinlere gark olmuş, cinlenmek vasıtasıyla aklını yitirmiş, delirmiş anlamlarını vermektedir.

Aynı kökten gelen mecnun kelimesini biraz daha ayrı tutmak gerekir. Bu, Fuzuli’nin, Leyla’nın aşkından aklını yitirip kendisini çöllere vuran Kays’ından hatırlayacağımız bir isimdir. Ve bir aşkın ağırlığından dolayı aklını yitirmeye işaret etmektedir. Kültürün patolojik bir sınıfta değerlendirdiği mecnun, insanın içine doğduğu akıl dünyasının tesirinden kurtulup başka dünyaya geçişi anlatan bir meczupluk durumudur…

Ancak, bu çok yakın, kişisel ve mahrem ilah (Genius), aynı zamanda bizim içimizdeki en kişiselleşmemiş şeydir, biz de bizi aşan ve bize fazla gelen şeyin kişiselleşmesi olarak görülür. Genius’ta örtük olarak bulunan insan anlayışını kavramak, insanın sadece Ben ve bireysel bilinç olmadığını, doğumundan ölümüne kadar kişiselleşmemiş ve bireysellik öncesi bir öge ile birlikte yaşadığını anlamak demektir… O her şeye rağmen, her zaman oradadır, bizim içimizdedir, bizimle birliktedir, kötülükte ve iyilikte bizden ayrılamaz… Kendimizi Genius’un ellerine bırakmasaydık, eğer sadece Ben ve bilinçten ibaret olsaydık işememiz bile mümkün olmazdı. Bu anlamda Genius ile yaşamak, yabancı bir varlığın mahremiyetinde, onunla yakın ve samimi bir ilişki içinde yaşamak demektir, bunun anlamı sürekli olarak bilinmeyen bir bölgeyle ilişki içinde olmaktır… Genius bize ait olmadığı sürece bizim hayatımızdır… Tam da bu nedenle Genius ile karşılaşma korkunçtur… Bu nedenle insanların büyük bir bölümü kendi kişiselleşmemiş taraflarıyla karşılaştıklarında dehşete kapılıp kaçarlar ya da ikiyüzlü bir biçimde onu kendi küçük boyutlarına indirgemeye çalışırlar…” (Agamben, Dünyevileştirmeler)

Geçen zaman ve giderek hızlanan uygarlık süreci, insana birlikte doğduğu ve içinde taşıdığı Genius’una yabancılaşmayı kader kılmıştır. Genius, insanın doğumundan itibaren içinde taşıdığı hayvandır; uzaklaşmak zorunda kaldığı özüdür; hamurunu oluşturan hammaddedir. İnsanın, yaşamak için ihtiyaç duyduğu, kalbinin çarpmasına vesile olmasına karşın zihnin karanlık mağaralarına hapsetmek zorunda olduğu cindir Genius. Doğumuyla sevinilen, öldürülmeye çalışılan hayati ihtiyacın özüdür. İnsanın gizlisi, karanlıktaki sevgilisidir. Kimseye göstermediği ve hatta kendisinin de görmekten kaçındığı, korktuğu hayvani özüdür. Doğar doğmaz, üzeri örtülüp gizlenen, saklanan hayvana verilen isimdir Genius. Kültür tarafından kınanan, ayıplanan, yasaklanan haz dünyasının ayakları ters baş aktörüdür. Bu yüzleşilmesi güç özün üzerine sosyalin diliyle bir Özne inşa etmek toplumsal varlık için mecburidir…

Bu  noktada bir başka düşünür Giovanni Papini’ye kulak verelim:

Karanlık bir et hapishanesinden dünyaya geliyoruz biz, dostum ve kardeşim. Ve özgür kalır kalmaz yeni bir hapishane inşa etmek istiyoruz; daha korkunç bir hapishane, bir ruh hapishanesi. Çocuklar, sabırsız ellerimizle yüksek duvarlar örmek için çalışarak büyüyoruz; her gün taşlar yığıyoruz, her gözyaşı bize çimento için lazım, her acı daha yalnız, her keşif daha uzak kılıyor bizi. Hülyalı gözlerle kendimizi, sadık bir evdeymişiz misali kendi şahsımıza kilitleniyoruz. Ve ergenliğe ulaştığımızda hapishanemiz hazırdır…” (Giovanni Papini, “Düşsel Konçerto, Cilt I, çeviren Sinem Carnabuci, Monokl Yayınları).

DusSEL-KONcERTO-CiLT-1_151437_1Papini’nin aksine, milyon yıllık insanlık tarihinin tüm inançları, insanın bir et hapishanesinden değil bir cennetten geldiğini gözümüze ve kalbimize sokmaktadır. Haz kordonuyla bağlı ölümsüz yaşam sıvısında başlayan ömür, kısa bir yolculuktan sonra cennetten kovulmayla son bulmaktadır. Hiçbir emek gerektirmeyen bu tek beden asalak cennet hayatı, bir ceninin ölümüyle tecelli eden, bir bebeğin fani ve zahmetli kurallar dünyasına doğumuyla sonlanır. Kısa süren bu cennet sefası, henüz canlı denemeyecek kadar biyolojik olan bebeğin hafızasında derin bir iz bırakır. Hazlar dünyasından kovulan insan geldiği ruh hapishanesindeki ömrünü, tekrar geri dönmenin hülyasıyla tamamlar. Doğum insanın hamurundaki Genius’un yok edilmesi amacıyla açılan bir savaştır. İçindeki Genius’u bilinçsiz karanlığa hapsetmeyi amaç haline getiren insan, kendi cehennemini kendi bilinçli iradesiyle, kendisini içeride bırakacak şekilde inşa etmeye başlar. İçine doğduğu, örgütlü, yasalı ve organize toplum biyolojik gerçekliği, Genius’u reddetmektedir. Bu nedenledir ki, insan biyolojik dünyasından ruh dünyasına göç eder. Ana rahmindeki sınırsız haz dünyası, kendi inşa ettiği ruhsal hapishanenin içindeki mahkûmun hayallerini süsleyen bir cennete dönüşür. Cennet yaşamını hayal ederek yaşam yolculuğunu tamamlamaya çalışan insanın aldığı mesafeyi hissedebilmek için, üstünü örtmeye, kapatmaya çalıştığı bilinçsiz Genius’u görmeye, hissetmeye tahammülü yoktur. Onu görmek bütün çabanın nafile olduğunun göstergesidir…

İnsan hiç düşünmez ki aslında hayalinde arzuladığı şey kendi terk ettiği, üzerini kalın örtülerle kapatmak istediği Genius’udur. Görünenin, aşikâr olanın  (ins), örtülü, gizli olana (Genius-Cin-Cennet) kavuşmak için yaptığı yolculuk insan yaşamını teşkil eder. İnsan kendisini yutan ve kusan Ortadoğu’nun yaratıcı yılanı Ouroboros’tur; bir yandan kaçmaya çalıştığı diğer yandan ulaşmaya çalıştığıdır.

Bebek anne karnındaki biyolojik cennetten kültürün rasyonel dünyasına kovulduğunda, kendi gerçeğini bilinçdışına mahpus eden aklın emrine girmek zorundadır. Toplumsal kabul görmüş göstergelerin oluşturduğu geleneksel/yasal dünyaya adaptasyon bir dizi “eğitim” yoluyla mümkün olabilir. Bebeğe büyüdükçe, kendi özüyle arasında bir duvar örebileceği yegane araç olan rasyonel düşünce dikte edilir. Hazlarla örülü kendi biyolojik gerçeğinden vazgeçmesi beklenir ve toplumun onun için hazırladığı akıl dünyasına geçebilmesinin dışındaki bütün tali yollar kapatılır. Geldiği yere geri dönmek isteyen insanın tuttuğu rasyonel yol, aynı zamanda onu geldiği yerden uzaklaştırmaktadır. Akıllı olmak, insanı istediği yere değil, rasyonel örgütlü toplumun yalan dünyasına götürür… Onun dikte ettiği bilgiyle aşk bile aşk olmaktan çıkmış, manasını yitirmiştir…

Agamben ve Papini’den çok uzaklarda filizlenmiş bir başka entelektüel, Dücane Cündioğlu şöyle söyler: 

Akıllı, uslu olmak belki size garip gelecek ama aklın üstüne çıkmak isteyenlerin ayağını bağlayan bağ demektir. Akıl, aklın dairesi içinde dolaşacaklar için destek, onun üzerine çıkmayı taleb edenler için köstektir.

Aklı terk etmedikçe aklın sınırlarını terk edemezsiniz.

‘Uslu olmak’ us sahibi, akıl sahibi olmak demektir. Burası doğru. Fakat unutulmamalı ki ‘uslu (çocuk) olmak’, aynı zamanda sâkin olmak, kımıldamamak, hareket etmemek, başkalarını rahatsız etmemek de demek. Uslu olanlar usun sınırları içinde kımıldamadan duranlardır. Aşk ise harekete geçmeyi, yerinde durmamayı gerektirir” (Dücane Cündioğlu, “Deliliğe Dair”, Yeni Şafak gazetesi, 05.08.2007).

Unutulmamalı ki Kays, aklını Leyla’ya vererek aradığı hakikati çöllerin bilinçdışı seraplarında bulmuştur.

İsmail Gezgin – edebiyathaber.net (29 Eylül 2014)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r