Masthead header

Adım adım distopya… | Burak Soyer

Güray Süngü’nün son romanı ‘Büyük Irmaklardan Bile’, alışkın olduğumuz distopya türünün ezberini bozarak onu tersine çeviriyor ve bitmek bilmeyen kıyamet senaryolarının müsebbibi insanı başrole alıyor. Masalsı anlatımına günümüzün dilini de ekleyen yazar, okura, ‘içeriden’, hayli tanıdık gelecek bir hikâye anlatıyor.

Güray Süngü edebiyatımızın son dönemdeki önemli isimlerinden biri. 1976 yılında İstanbul, Kadırga’da doğmuş. Çocukluğu Ayasofya ve Sultanahmet’te geçmiş. Esnaf olan babası sayesinde çalışmaya erken başlamış ve hayatla da erken tanışmış. Üniversite tatillerini geçirdiği Kapalıçarşı’da yetmiş milletten, dinden, renkten, dilden insan görmüş, tanımış. Uludağ Üniversitesi İktisat bölümünden mezun olan Süngü, 2010 yılında yayınladığı ‘Düş Kesiği’ romanıyla Oğuz Atay Roman Ödülü’nü, 2011’deki ‘Kış Bahçesi’yle Türkiye Yazarlar Birliği Roman Ödülü’nü, 2014 yılındaki ‘Deli Gömleği’ ve ‘Hiçbir Şey Anlatmayan Hikâyelerin İkincisi’ kitaplarıyla Necip Fazıl Hikâye Ödülü’nü almış. 2018 yılında da 14. Kristal Lale ödüllerinde yılın edebiyatçısı seçilmiş. Güray Süngü şimdi de Ketebe Yayınları’ndan çıkan ‘Büyük Irmaklardan Bile’ romanıyla tekrar okuyucu karşısında. Kitap, Serinazman kıyısında kendi halinde yaşayan bir ada halkının düzeninin, ‘yüksek’lerden, adım adım gelen sessizlikle hayatlarının nasıl darmadağın olduğunu anlatan masalsı bir distopya.

‘Büyük Irmaklardan Bile’de çok fazla insanı bir araya getiriyor Güray Süngü. Ama onların arasında biri var ki, hepimiz onun ağzına bakıyoruz ne olup bitiyor diye. Adı Yamuk. Önceden Tohum’muş ama düşünce kafası yamulmuş. O da Yamuk olmuş o saat. Bir dükkanı var Yamuk’un. Seveni de çok ondan habersiz yaşayanı da. Adada dört bucak adımlamadık yer bırakmıyor Yamuk. Her şeyden de haberdar. Ama icraat yok. İzliyor sadece. Herkes giderse, herkes bir şey yaparsa anca o da katılıyor ahaliye. Kısa cümlelerle konuşuyor. Ağzı laf yapmadığından değil, kafasını çok yorduğundan. Korkor’la takılıyor bazen. Korkor ‘her şeyci’. Kolonya, ilaç, bitki ne ararsan var. Ana’ya gidiyor bazen. Adanın bilge kadını. Az ama öz konuşanlardan. İlk onun sofrasında veriyor Yamuk haberi: “Aşağı adadan bir adam gelmiş.” Aşağı ada aşağıda. Adamın adı da Zahir. Savaş çıkmış meğerse orada. Maden yüzünden. Madenler önceleri Zahirlerinmiş. Sonra ‘başkası’ karışmış mevzuya. Ama fitneyi sokan ‘Yüksek Ülke’ymiş. Yedirmiş ‘onları’ ve ‘bunları’ birbirine. Almış, işletmiş madenleri.

Yüksek Ülke yüksekte kalıyor. Halkı da yüksekten. Valisi, Karakol Bey’i, kodamanı, ‘Sivri’si. Öyle tepeden olunca herkes, reva görüyor diğerlerine her şeyi yapmaya ve onların ‘içişlerine’ karışmaya ya. Burada da öyle olmuş. Aşağı adaya sarkmaya başlamış yavaştan. “Tohum vereceğiz,” size deyip kendine yaklaştırmış. Ama tohumu almanın da bazı kuralları varmış elbet. İyi ve kötü tohumların. Kurmuş masayı Yüksek Ülke’nin yüksek adamları adanın ortasına. Kimlik sormuş, kafataslarını ölçmüş insanların. “Biz,” demiş, “size uygun hayatı sunacağız. O yüzden bilim ışığında bunları yapıyoruz.” O yüzden aynı halkı kendi içinde ikiye bölmeyi hak bulmuş kendinde. Utu’lar ve utU diye ayırmış onları. Sıklaşmaya başlamış Yüksek Ülke’nin yüksek insanlarının, Sivrilerinin gidip gelmeleri. Bu sırada aşağı adadan da durmadan akın etmiş insanlar ufak adaya. Hır, gür çıkmasın diye Yüksek Ülke yine el atmış mevzuya. Önceliği ‘herkesin birlik ve beraberliğin bütünlüğüymüş’ çünkü Yüksek Ülke insanlarının. Araya nifak sokmaya çalışanlar olacakmış elbette ama onlar Yüksek Ülke olarak buna asla izin vermeyeceklermiş. Böyle böyle iyice girmiş Yüksek Ülke aşağı adaya. Vazolar vermiş halka pırıl pırıl. Ölenler adına heykel diktirmiş. Hep tabii birlik ve beraberlik içinmiş. Ama nedense Yüksek Ülke her ne kadar fazla yanaşırsa adaya, adada huzur kaçmış. Koskoca Dedebey’i bile tutuklamışlar. Hak, hukuk, adalet varmış çünkü. Kolay değilmiş elbet bunları idare etmek. Sonunda çareyi gerçekten ‘bölmekte’ bulmuş Yüksek Ülke Sivrileri. Herkes evinin, toprağının etrafına çit çekmiş, beton örmüş. Huzur diye bir şey kalmamış adada. Artık Yüksek Ülke gelmez olmuş adaya çünkü bitirmiş işini. Sonrası mı? O da masalın devamında…

Özellikle pandemi sürecinde ve sonrasında hem yerli hem yabancı edebiyatta ‘yükselen değer’ haline gelen distopyayı farklı bir yerden tutuyor Güray Süngü ‘Büyük Irmaklardan Bile’de. Ekolojik sistemin bozulması, salgın hastalıklar, ölümcül virüsler, makinelerden aşina olduğumuz kıyamete, olayın temelinden, yani insan tarafından yaklaşıyor yazar romanında. Ve büyük hadiselere dalmıyor. ‘Yüksek’ insanların alçak uçuşuyla bizi yavaş yavaş nasıl avcunun içine aldığını masalsı bir dille anlatıyor. Ayrıca kitaptaki karakterlerin, özellikle de Yüksek Ülke ‘mensuplarının’ kullandığı dilin bize nedense (!) hiç yabancı gelmemesi, yazarın anlattığı meseleye işaret ettiği yönü gösteriyor. ‘Büyük Irmaklardan Bile’ distopyayı tersine çeviren bir distopya olarak okunmayı hak ediyor.  

edebiyathaber.net (15 Kasım 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r