Kendini hayata vermek* | Hatice Balcı

Mart 11, 2021

Kendini hayata vermek* | Hatice Balcı

Feridun Andaç’ın üçleme olarak tasarladığı romanı Kaplıcada Son Yaz’ın ilk kitabı Sandım ki Göğün Cennet, Eksik Parça etiketiyle yayımlandı. Anlatının başat kahramanı Kerem’in duygu ve düşünce dünyasına odaklandığımız bu ilk kitapta, hikâye yolculuklar ve bu yolculukların çağrışımlarıyla, zamansal geçişlerle ilerliyor.

Kerem, 1970’li yılların sonlarında aldığı bir mimarlık bursuyla Almanya’ya gider. Berlin’de, sevgilisi Anna’nın babasından devraldığı mimarlık ofisinde birlikte çalışmaktadırlar. Anna ile ilişkisindeki sorunlar Kerem’in yaşadığı şehirle aidiyet bağları kurmasını güçleştirmektedir. Mutsuz kahramanımızın bütün bunların üzerine Esma’yla yakınlaşması, onu ciddi bir açmaza sürükler ve Kerem doğup büyüdüğü şehre doğru bir yolculuğa çıkmaya karar verir. İstanbul’daki dostları Ömer’i ve Şair’i, ona katılmaları için ikna eder. Bu arada, gençlik yıllarında üçünün de hayatlarını derinden etkileyen resim hocaları Fuat İğdebeli de kaplıcaya gelecek, hep birlikte orada buluşacaklardır.

Her yolculuk vaatlerini de yanında getirmez mi? Biz sadece o vaatlerin içeriğini henüz doldurmamışızdır. Kerem de yolculuğunun ilk durağı İstanbul’da, hiç beklemediği bir anda, üniversite yıllarında aşk yaşadığı Aslı ile karşılaşır. Sonraki birkaç günü, ortak geçmişlerinin mekanları, sokakları arasında birlikte gezinerek geçirirler. Bu sürpriz karşılaşma Kerem’i nasıl etkileyecektir? Aslı Kerem’le yeniden yakınlaşmaya yanaşacak mıdır? Doğup büyüdüğü kent, karmaşık duygular içindeki kahramanımıza iyi gelecek midir? Romanı okurken satır aralarında bütün bunları merak ederiz.

Zaman düşlerimizi çoğaltıyor[1]

Sandım ki Göğün Cennet, daha çok Kerem’in iç dünyasını, med-cezirlerini anlatıyor. Ve ayrıca Kerem’in şahsında tüm bir kuşağın büyüme hikayesini, “aşk”ı yaşama biçimlerini; yakın geçmişin politik iklimini, kritik olaylarını, toplumsal duyarlılık noktalarını da anlatıyor. Bunların yanı sıra bağlanma-sürüklenme-kopuş-geçişgenlik; unutuş-hatırlayış-göçebelik; isyan-yok oluş; hatıralar-bellek-şehir; sınırlar-uçurumlar-sanrılar metnin ana temaları arasında sayılabilir. Andaç romanını, birkaç farklı anlatıcının bakış açısı üzerinden Kerem’e odaklanarak kurguluyor. Bu anlatıcılara gelince:

– Kerem’in kendi içsel konuşmaları, satırlara döktüğü yaşanmışlıkları.

– Ömer’in, Necla (Ömer’in eşi) ve Kerem’den alıntıladıklarının da yardımıyla söze döktüğü yaşanmışlıklar, analizler, tespitler, görüşler.

– İsimsiz, “Anlatıcı” olarak anılan dış ses. 

Necla ve “Anlatıcı” okuyucu için bir çeşit üçüncü göz. Hele de Necla, romanın bilimsel aklı. Terapist kimliğiyle de Kerem’in ruh halinin analizcisi. Yapının tuğlaları, bu dört ayrı bakış açısı üzerinden yükseliyor. Anlatıcıların malzemelerini oluşturan epigraflar, alıntılar, notlar, tespitler, analizler, çizimler bizim de yapı içinde ilerlerken yararlandığımız haritalara dönüşüyorlar.

Kayıplar, arayışlar

Kerem Berlin’de, kendi gündelik rutinlerinden bunalmış haldedir. Hayatını bir tür sürükleniş olarak yaşar. Sanki bir şeyler yarımdır. Büyük bir hevesle bir yere, birilerine ait olmayı arzular. Bir başkası tarafından “bulunmak” ister, “tamamlanmak” ister. Roman biraz da modern çağlarda kendini ele veren, o kaybolup gitmiş şeylere dair duygulara götürüyor bizi: Kayıp cennete, kayıp aşklara, kayıp düşlere. Ama böyle dedim diye anlatının nostaljiye yaslandığı sanılmasın. Zira kahramanlarımız günlerini geçmişin kayıplarına hayıflanarak geçirmiyorlar. Onların geçmiş veya şimdiki zamandaki deneyimlerine tanıklığımız, karakterlerin dertleriyle bizimkiler arasında mesafeler oluşturmuyor; aksine tasalarımızla, kırılganlıklarımızla, umutlarımızla birbirimize karışıyoruz. Yanlışlıkla diğerinin ayağına basanın, ayağını çekenden özür dilediği; bazen o özrün yerini bulamadığı, araya küslüklerin girebildiği arkadaşlıkların, aşkların anlatısı da çıkıyor romanda karşımıza.

Ömer’in deyişiyle “buruk aşklar”, kırgınlıklar Kerem’in benliğinin ayrılmaz parçaları. Mesleği mimarlık ise hayattaki en önemli dayanağı. Öte yandan, daha romanın ilk bölümlerinde, “yazı”nın, bir eylem olarak “yazma”nın (ki yazıyı bir bakıma iş edinmiştir), Kerem’in hayatında en az mesleği kadar önemli bir yere sahip olduğunu anlıyoruz.  Defterlerini, kalemlerini, -her an çizim yapabileceğini düşünerek boya kalemlerini de- yanından hiç eksik etmiyor. Hatta öyle ki yazmak, yazarken zihninde evirip çevirdiği düşünceler (sevgiliye mektupları, defterlerine içini dökmesi, çizimleri vs.) karar ve davranışlarına da nüfuz ediyor. Romanda Kerem duygusal açmazlarını, dönüm noktası olayları, diyalogları defterine kaydederken bu kayıtlar o satırlardan aynı anda bize de geçiyor. Şiirler kaleme alıyor, çizimler yapıyor. Bazen geçmişte aldığı notları yeniden hatırlıyor ve bu sayede okura da iletmiş oluyor.  

Aşk

Romanda farklı yaşlarda, farklı iş ve meslekler edinmiş çok sayıda kadın karaktere yer verilmiş. Necla, Aslı, Derya, Esma gibi önde gelen kadın karakterler bilgileri, sezgileri, düşünceleri ile hikâyenin akışında önemli bir yere sahipler. Andaç, kadınların yaratıcı ve yeniliklere açık tazeliğini, dünya ile ilişkilerindeki canlılıklarını, devinimlerini karakterleri aracılığıyla romanına taşımış.

Kerem genel anlamda kadınlarla güçlü duygusal bağlar kurabiliyor. Özellikle kapılıp gittiği kadınlar karşısında aşkını çoğaltarak, kendisi de çoğalarak yaşıyor. Bitmez tükenmez arayışlarını ve ruhundaki boşluğu aşk bir süreliğine yatıştırıyor da. Ne var ki, âşık olduğu kadınları yüceltmesi, kendi mutluluğu uğruna onlardan çok şey beklemesi peşi sıra hayal kırıklıklarını da kaçınılmaz kılıyor. Romanda Anna ve Esma, şimdiki zamanda, Kerem’in yaşadığı savruluşları yatıştırabildikleri yanlarıyla ya da tam tersine, içindeki duygusal boşluğun iyice derinleşmesine neden olan nahoş anı parçacıklarıyla zihninde dolanıyorlar. Kerem’in kadınları Kerem’e yönelik davranışları, görünüşleri, sarf ettikleri sözlerle onu sarsıyorlar. Ne var ki aynı kadınlar kişilikleri, becerileri, yetenekleriyle ilgili bir dolu özelliklerini anımsayacak denli Kerem’in bilincinde yer etmiyorlar.

Aslı, Kerem’in “duygu yadigârı.”[2] Birbirlerine çok değer veriyorlar. Kültürel veya sanatsal meseleler, tanıdıkları kişiler, başlarından geçen acı tatlı olaylar, toplumsal sorunlar vb. hakkında konuşurlarken de birbirlerini anlamakta güçlük çekmiyor, merak ve hevesle dinliyorlar.  Fakat yine de sözcükler birinden ötekine kanatlanarak akamıyor. Şehrin hasar gören belleği, onların dilini de etkiliyor. Hafızası zayıflamış bu kadim şehirde, yürüyerek birbirlerine açılırlarken, kendilerini arzuladıklarının yarısı kadar bile anlatamıyorlar. Aralarındaki konuşmalar kesik kesik. Tıpkı yaşamları gibi; tıpkı bizim yaşamlarımız gibi.

Sınırı geçen eninde sonunda dönüşür[3]

Zaman genel anlamda güçlü ve dönüştürücü bir imge romanda: Çok çeşitli anlamlar içeriyor. Yerine göre şekil alıyor, başkalaşıyor, ufalanıyor, dağılıyor… Somutlaşan, duyumsanan bir deneyim. Kerem arada sırada, başlı başına bir gerçeklik olarak kendi zaman algısının üzerinde yol açtığı etkileri bize anlatıyor. Yazma eylemi de onda zamansal süreçlerle birlikte işliyor. Kalemleri birer zaman makinesi gibi; eline aldığı anda geçmişe dönerek sevgililerine, Ömer’e veya başkalarına yazdıklarını, söylediklerini hatırlayıveriyor. Sanki yazıyla arasındaki yaşamsal bağlar ona güçlü bir bellek oluşturabilme yeteneği bahşetmiş. Kerem’in bu yeteneği, yaşamı boyunca deneyimlediği kimi anların sürekliliğini genişletiyor adeta; zamanın da.

Kahramanımız yaşamını ve ilişkilerini bıkıp usanmadan sorguluyor. Karşılaştırmalar yapıyor, elde ettiği bulgularla yeni çıkarımlara varıyor. Fakat bir yandan da kendi duygularında hapsoluyor. Yine de bir şekilde değişebileceğini, değişmek için büyük bir şansa sahip olduğunu biliyoruz. Elinde değişimi sağlayacak yaratıcı araçlar var. Mesleğiyle haşır neşirliğinin, okumalarıyla (kültürel-zihinsel birikimi), yazıyla, çizimle güçlü bağlarının, entelektüel meraklarının (felsefe, mimari, tarih, resim sanatı vb) onu an ve an başkalaşıma, değişime hazırladığının kendisi de farkında. Memleketine yaptığı yolculuktan beklentisi, belki de bu değişimi somut bir deneyim olarak, tüm farkındalığı içinde hissedebileceği bir alana kavuşma umudundan geliyor. Peki bu kavuşma şifalanmayı getirecek mi?

“İnsan kendisi olmaya çalıştıkça başkalaşır, parçası olduğunuz şey size dokundukça, hayatınızda yer ettikçe değişir, dönüşürsünüz.”[4], “Cennet dediğiniz şey kendi bakışlarınızda, duyuş ve duygularınızda, aklınız ve vicdanınızda.”[5] diyor Andaç ve Kerem’in macerasını salt Kerem adına değil kendi adımıza da takip etmeye davet ediyor bizi. Sandım ki Göğün Cennet bu davetin ilk kitabı.


* Yazının ana başlığı ve alt başlıklardan ikisi romandan alıntılanmıştır. Başlığa kaynak oluşturan cümle kitapta Fuat İğdebeli’nin sesinden bize yansıyor: “İnsan, önce görerek yaşamayı öğrenmeli,” demişti bir gün. Eklemişti de: “Bunun için de kendinizi hayata vermelisiniz. Doğaya, taşa, suya, toprağa, havaya, börtü böceğe…” ,syf.25.

[1] “Zaman düşlerimizi çoğaltıyor her şeye rağmen.”, syf.110.

[2] Syf.47.

[3] Syf.76’da yer alan bir ifade.

[4] Syf.42.

[5] Syf.116

Hatice Balcı – edebiyathaber.net (11 Mart 2021)

Yorum yapın