
Osman Şahin, “esinlerini Yaşar Kemal’in Yörük kiliminden alan bir öykücü” olarak değerlendirilir çoğu kez. O da Yaşar Kemal gibi Toroslar civarında binlerce yıldan beri anlatılan söylencelerin, masallarının izini sürerek halk kültürü zenginliklerini yepyeni dönüştürümlerle sanatın estetik tatlarına ulaştırır. Yerellikten evrenselliğe uzanan çizgide insanın özüne ulaşır, insan dramlarından süzülenleri geleneksel hikâye anlatıcısı edasıyla ve o gelenekten aldığı destansı dille anlatır; anlattıkları yüreklere kazınır, unutulmazlığa evrilir.
Osman Şahin, dile yoğun emek veren; yapıtlarında dil ve yazınımıza yeni dokular kazandırmaya dikkat eden bir yazın sanatçısıdır. O, Yörük kilimindeki motifleri geleceğe aktaran halk sanatçısı gibi hareket eder; hem gelenekten yararlanır hem de geleneğe kendi izini katarak yepyeni bir sanatsal oluşuma imzasını atar. Yörük kilimine kendi motifini, kendi gizli dokusunu ekler. Böylece hem geleneğe eklemlenmiş olur hem de geleceğe yeni bir ufuk açar. Bazı yapıtlarında söylenceleri öyküleştirir, folklorun ne denli canlı ve renkli bir kaynak olduğunun bilinciyle hareket eder. Yörüklerin, antik kentlerin gizemli dünyalarını, kalelerini, Toros dağlarının bilinmeyen yönlerini, Yörüklerin yaşam biçimlerinin nereden nereye geldiğini, nasıl değiştiğini hem şiirsel hem de yalın dil kullanarak anlatır. Osman Şahin, bu dilin içinde müthiş insani tragedyaları işler ve adeta yeni destanlar yazar.

Emin Özdemir “Derler ki ozanların, yazarların, gerçek yurdu, yapıtları yaratılardır. Dilin toprağında oluşturulan, sınırlarını, yaratıcısının düşleri, özlemleri, daha doğrusu yüreğinin sesiyle çizilmiş bir yurttur bu. Aynı zamanda, yaratma bağlamında sanatçının bir tür tanımıdır da; çünkü her büyük sanatçı, yurdunu yüreğinde taşıyandır. İşte Osman Şahin de, bu soy sanatçılar zincirinin halkalarından biridir…” der. Elbette dili güzelleştirenler, Osman Şahin benzeri yaratıcı yazarlardır. Dil, yaşamın üst düzeyde bir yansımasıdır. Öykülerin yoğun dili, imgelerle genişleyen anlamları, yazarın yaşamdan özümsediklerini yeniden yaşama sunması, dil aracılığıyla yaşamı dönüştüren süreçleri harekete geçirir.
Osman Şahin’in çocukluğu ve ilk gençliği Türkiye’nin hem büyülü bir güzellik taşıyan hem de yoksulluğun ve ölümün derin acılarını barındıran iki bölgesinde geçmiştir: Fırat çevresi ve Toros dağlarında. Doğanın büyüleyici güzelliği ve insanlığın acıları, sanki bir çelişki ve çatışma içindedir o coğrafyalarda. Bazen doğa, başlı başına bir öykü kahramanı olarak var olur Osman Şahin’in yapıtlarında. Osman Şahin hem doğaya hem de insanlık acılarına duyarlı bir yazar olarak bu acılarla doğayı bütünleştirir: “Tanık olduklarımı ve yaşadıklarımı aktarmak için birçok nedenim vardı. Fırat bölgesinde her gün acı insanlık gerçekleriyle karşılaşıyordum: Ağaçlar gövdelerini ve dallarını yitirmişti ve pörsümüş kökleriyle yaşamlar zorlukla sürdürülebiliyordu.”der bir konuşmasında.
Öykücülüğümüzde iki ana atardamardan biri olan ve Sabahattin Ali ile başlayıp Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Fakir Baykurt gibi yazarlarla devam eden toplumcu-gerçekçi öykü yazınının içinde Osman Şahin’in önemli bir yeri vardır. Toplumculuk ve gerçekçiliğin yanı sıra Osman Şahin’i alışılagelen köy edebiyatından ayıran başlıca özellik, onun da efsaneleri başarıyla değerlendirmesi, söylence dilini modern dille harmanlayarak farklı bir biçeme ulaşması, anlatı geleneğine kendi kurmacalarını dâhil ederek ona yeni halkalar ekleyebilme yetisidir. Olay anlatıcılığına ağırlık vererek başlayan yazarlık serüveni, yeni öyküler yazdıkça destanlara özgü bir tragedyaya dönüşür. Doğa ile gelenek arasında sıkışıp kalan insanın tragedyası bir Anadolu ağıtı gibidir onun öykülerinde.
Bir söyleşisinde öykülerini besleyen en önemli kaynaklardan biri olan sözlü anlatım geleneğini ayrıntılarıyla dile getirir: “… yaygın bir sözlü halk anlatım geleneği vardı köyümüzde. Her ailenin, obanın ve köyün canlı anlatıcıları vardı. Anlatıcılar yaşlı, saygın ‘Bey-ana’lardan oluşurdu. Biz onlara ‘Biyana’ derdik. Bey-ana’lar, erkek gibi tütün sarar içerler, ayakkabıları olduğu halde giymez, kış yaz yalınayak dolaşırlardı. Sözleri dinlenir, saygın kişilerdi. Ancak askerliğini yapmış olanlarla, evlenerek sorumluluk üstlenmiş olanlar, Bey-ana’ların yanında oturabilirler, cigaralarını yakabilirlerdi. Bey-ana’lar, kendi ailelerinin, obalarının sese dönüşen canlı bir tarihiydiler. Bey-ana’lar, Dedemkorkut’tan, Ezop’tan, (örneğin ‘Sisyphos Efsanesi’ni ben ilkin onlardan dinlemiştim. Efsane kahramanının adı da Memet’ti). Hazreti Ali cenklerinden, Kerem ile Aslı’dan, Sürmeli Bey’den, Köroğlu’ndan öyküler, destanlar anlatırlardı. Anlattıkları öyküleri köyümüzün mekânına, yani Toros’un doğasına göre uydurur söylerlerdi. Bunun sonucunda bizler ormana, oduna veya koyun keçi otlatmaya gittiğimizde, Deli Dumrul’un, Tepegöz’ün bir yerlerden karşımıza çıkıvereceği korkusuyla yaşardık.
“Bey-ana’lar bazen de kendiliklerinden öykü, masal düzerler, kendi iç dünyalarını, çevrelerinde olup bitenleri, yaşanmış olayları, aşkları, düşleri bir masal ve öykü formuna uydurarak anlatırlar, böylece kendi küçük ‘epope’lerini yaratırlardı. Köyümüz sıradağlarla çevrili doğal kale durumunda olduğundan, yüzlerce yıl kapalı kalmış bir yerdi. Bu da, Be-yana’ların düşsel dünyalarını zenginleştiren, yaratıcı yanlarını besleyen bir öge oluştururdu.
“Toroslar’da her şey hareket halindeydi, kıpır kıpırdı. Taş yuvarlanır, su gürültüyle akar, rüzgâr kasırga gibi eser, yağmur hışımla inerdi. Bu doğada insanlar da hareketli ve konuşkandılar. ‘Dil insanın ağzında sesiyle yarattığı bir sudur; konuşmayanın suyu kurur’ sözü onlarındır.
“Ağıtçı soydan gelen kadınlar vardı bir de. Yürek parçalayıcı, içe işleyen ağıtlar yakarlardı. Yalnızca ölen kişilerin ağıtını değil, yitirilen değerli bir eşyanın, ölen bir hayvanın ağıtını da yakarlardı…
“Bu ve buna benzer ortamların çocuğu olmamın yoğun etkileri vardı üstümde.”
Anlatısını sözlü kültür öğeleri ve kodları üzerine kuran Osman Şahin, dinlediği masalları, söylenceleri dönüştüren bir yazar olarak var olur. Yüzyıllar ötesinin çağrışımlarıyla kurgulanan bu klasik öykücülük, insanı masal anlatılarından yakalayıp gerçeğe ulaştırır. Önce ağıtsı bir biçemin içinde akan dil, daha sonraları yazarın çağdaş konulara yönelmesiyle düz bir söyleme doğru gelişir. Bir bakıma masal içinde gerçeği gerçek içinde masalı yaşayan Anadolu köylüsünün ayrıksı dünyasını, tüm zamanların bir arada iç içe yaşandığı büyülü Anadolu coğrafyasını buluruz Osman Şahin’in öykülerinde. Adnan Binyazar’ın deyişiyle “Dil, yeryüzünde yapılmış her güzellik gibi, ihanetlerin unutulmasına da olanak tanımaz. Sonsuz olan sözdür. Osman Şahin, bunu, anasından süt emercesine, beslendiği dilimizin yalınlığıyla başarıyor. Bu beslenme, nice söz geleneğimizden kaynaklanıyor.”
Yazar, öykülerindeki dili, her sözcüğe hak ettiği değeri vererek ve onlara yeni anlam boyutları katarak oluştururken, bir taraftan da yapıtının içinde var olduğu dili zenginleştirip ona yeni açılımlar kazandırıyor. Anadolu’nun renklerini kendisinde toplayan bu dil, rüzgârların esintilerini, uçurumlarının ürpertilerini, kayaların sesini ve yankılarını, doğanın bin bir güzelliğini yansıtırken hem günümüze açılıyor hem de yüzyıllarca ötelere ulaşıyor.
Osman Şahin’in 2003 Yunus Nadi Öykü Ödülünü alan kitabı Ölüm Oyunları’nda da zorlu, geçit vermez dağlar ve oralardaki kişilerin soluk aldığı öyküler çıkar karşımıza. Korku ve ölüm kol gezer ıssız mekânlarda. Kan davalarının yer aldığı öykülerde her an gelebilecek ölümün korkusuyla yaşar öykü kişileri. “Ölüm Oyunu” öyküsünde, yaşamdan bıkan, birkaç kez intihara teşebbüs eden ama bir türlü ölemeyen Lebe adlı saf köylü ile kanlı düşmanlarından kaçan İdris’in, o korkunç, o trajik karşılaşmaları ve birlikte ölüme sürüklenmeleri, okurda inanılmaz bir heyecan ve merak duygusu uyandırılarak anlatılır. Osman Şahin’in pek çok öyküsünde tanık olduğumuz sinematografik özellik “Ölüm Oyunu”nda da kendini gösterir. Dağların, yalçın kayaların, akarsuların tanıklığında yaşanan öykülerde ‘orman’ önemli yer tutar. Özellikle yazarın sözlü gelenekten alıp işlediği “Çolak Osman Ağa” öykülerinde. Osman Ağa ve karısı Zala, Bolkar dağlarına giderken ormanda büyük tehlikelerle karşılaşır her öyküde. Yazar, anlatıcısı üzerinden şöyle der: “Orman deyip de geçmemeliydi; sessiz gibi görünse de değişken, oynaktı orman. Kendine göre dili vardı. İnişini, çıkışını, su yeşili gölgelerini, kendine özgü işaretlerini bilmek, tanımak gerekti. Çeşit çeşit gölgeler, ötüşler, sesler, işaretler ağıydı orman çünkü.” Ormandaki tehlikelerin ve kötülüğün hiçbirinin yabani hayvanlardan gelmediğini, hepsinin insandan, kötücül insanlardan geldiğini görürüz okudukça. ‘Orman, avcı, kuyu’ gibi imgeler önem kazanır metnin içinde. At üzerinde yolculuk eden karı kocanın yaşadığı birçok acı olay, öykülerin üç varyantında farklı şekillerde anlatılmakla birlikte, geçmiş zamanlara ve feodal topluma özgü ‘at, kadın, silah’ gibi kavramlar, üçünde de vurgulanır. İnsanların acımasızlığını, tamahkârlığını, hilekârlığını, düzenbazlığını işleyen oldukça sert ve vurucu metinlerle karşılaşırız. Geleneklerin ve acımasız törelerin ezdiği, yok ettiği kadınlar da vardır bu öykülerde.
Ölüm, bir kör kuyu gibidir Osman Şahin’in öykülerinde. “Gömücüler”de ölü gömücü Ejder sevip saydığı Kırış Ali’yi toprağa verirken şöyle der: “Görüp göreceğin son insan kucağı son insan sıcağı ben oldum böylece. Bundan sonrası ise kara topraktı; en eski, en uzun orada kalacaktı çünkü. Orada insanın gözlerine sabah güneşi doğmazdı. Oranın yılları mevsimleri olmazdı.” Sadece bu cümleleri dikkate aldığımızda bile hem anlatı geleneğine ait sesleri, tınıları ve söylemi buluyoruz; hem de şiirsel dilin derinliğine ve sanatsal güzelliğine ulaşıyoruz.
Söylencelerde doğa varlıklarına can kazandırılır, dağın taşın börtü böceğin duyguları vardır; sanki insanla bütünleşmişlerdir. Söz sanatlarından kişileştirme, söylence dilinin temel unsurlarından biri olur: “Ne zaman dönsem baksam, çığlığı derin oyulmuş ağzının tavanında donmuş kalmış o mağara karşımda. Gözlerimi yumsam, gece yatağıma çekilsem de, gelmiş geçmiş bir zamanevi gibi duran o dev mağara, derin oyucu bakışlarıyla gelir, değişik zaman türlerine doğru alır götürür beni,” cümlelerinde bir ölüme tanık olduğu için çığlık atan mağaranın çektiği acıları anlatır Osman Şahin. “Köstebek” öyküsünde olduğu gibi simge ve alegori zenginlikleriyle örer öykü dilini. Söz ve anlam sanatlarıyla anlam çoğullanması kazandırır öykülerine ve böylece sanatsal bir bütünlüğe taşır onları. Özellikle ilk yapıtlarında daha yoğun olmak üzere, anlatım gücünü yerel sözcüklerle besleyerek yepyeni imgeler yaratır. Dilin olanaklarını genişletirken sözcüklerle ve dilin temel kurallarıyla oynamamaya, dilde yapaylığa düşmemeye özen gösterir. Duruluk, yalınlık, sadelik, açıklık, akıcılık gibi temel anlatım özelliklerine gereken titizliği gösteren Osman Şahin, öykü emekçisi olduğu kadar bir dil emekçisi olarak da dikkati çeken bir yazardır. Çeşitli söyleşilerinde öykülerini yazarken dile verdiği önemi sık sık vurgulamıştır: “Sözcükler önemlidir. Sözcükler öykünün kanı, canı, etidir. Öykü sözcüklerle bir anlam kazanabilir ancak. Bu yüzden her harfin ayrı bir kan grubu olduğuna, ayrı bir rengi, tınısı olduğuna inanırım. Sözcüklerin içini görmeye çalışırım. Sesleri, renkleri birbiriyle sıkıca örüp kenetleyerek gizli iplik ve düğümlerden oluşan öykü kumaşını ağır ağır örmeye çalışırım. Öykülerimde kurguya, dile özen göstermeye çalışıyorum. Edebiyat her şeyden önce bir dil olayıdır çünkü. Her yapıtımda bir önceki yapıtımdaki anlatım dilinden daha farklı, daha işlek, pırıltılı, yeterince fırınlanmış, damıtılmış, adeta dilden dil yaratılmış anlatım biçimleri bulmaya çalışıyorum. Bu da ister istemez bir sözcük ve dil tutkunu yapıyor beni.”
Osman Şahin, işte bu dil işçiliğiyle dokumuştur öykülerinin nitelikli kumaşını. Anadolu’nun sesini, insanının ve coğrafyasının soluğunu, tadını ve renklerini aktardığı öykülerinde, tüm zamanları bir araya getiren büyülü söylence dili canlı bir ırmak gibi dolanarak yazdıklarına can ve ruh kazandırmaktadır. “Bozkırda Vivaldi” öyküsünden aldığımız birkaç paragraf bile bu gerçeği sergiliyor: “Kavalının sesi gittikçe yükseliyor, yemekhanenin oyuklarına girip sokuluyor, pencere pervazlarına, camlara vuruyor, inliyor, uslanıyor, bazen de bağırarak içli bir poyraza dönüşüyordu. İnsan soyu binlerce yıldan beri o kavalın içinde nice soylu ağıtlar kurmuş, yıllarca iklimini, sıcağını, soğuğunu, o delikli kamıştan kavalın içine üflemiş durmuştu. O soluklar hiçbir giysiye, töreye, zamana bağlı kalmadan, sığınıp boyun eğmeden, zamanın her türlü tutuculuğunu da aşarak, günümüze dek gelmeyi bilebilmişti. Ve insan soluğunun o delikli kamıştan borular içinde çıktığı o coşkulu, kederli yolculuğu, Zülküf Baba’nın soluğunda hala sürüyordu. Gelmiş geçmiş bütün kıyımlar, ağıtlar, göçler, tufanlar, çıldırtıcı sıcaklar, uçsuz bucaksız çöl ağızlarının gamlı hüzünleri saklıydı o seslerin içinde.”
Dil ve öykü ustası Osman Şahin’in, unutulmaz yapıtlarıyla edebiyatın sonsuza açılan sayfalarına daha şimdiden adını yazdırdığını düşünüyor; yüreğinde yaşayan bütün öykülerin gün yüzüne çıkmasını diliyorum.
*Bu yazı ilk kez KE Edebiyat Kültür Sanat dergisinin Kasım- Aralık 2021 tarihli 12. sayısında yayımlanmıştır.
















